Bu dava burada bitmedi!

Türk Traktör direnişinin sözcüsü Emre Cevizoğlu'yla konuştuk

İŞÇİ SINIFI
Çarşamba, 3 Haziran 2015 (11 yıl 2 ay önce)

Türk Traktör’ün 13 günlük direnişinin örülmesi, direniş boyunca yaşanılan sıkıntı ve güçlü yönleri değerlendiren Emre Cevizoğlu ile konuştuk.





Emre Cevizoğlu direnişin sözcüsüydü. Direnişten sonra temsilci diğer altı arkadaşı gibi o da işten atıldı.



 



Kendi kendini örgütleyen bir grev oldu bu



 



Alınteri: Direniş öncesinde bir hazırlık var mıydı?

EC: 2 haftalık bir mazisi vardı. Ya aslında birden oldu. Ama arkadaşlarla önceden oturup biz ne yaparız, ne ederiz demiştik. İşin gerçeği tüm arkadaşlarda bir hazırlık vardı, her an bir şey olabilir diye. Kendilerini hazırlamışlar yani, tuhaf bir grev oldu. Kendi kendini örgütleyen bir grev oldu bu. Dışarıdan bir müdahale yoktu, farklı farklı bölümlerin kafasında bir şey varmış fakat diğer bölümlerden destek alır mıyız diye soru işaretleri de vardı. Ne yapılacağı konusunda herkeste bir soru işareti vardı. O yüzden kendi kendini örgütlemiş, kendi kendini hazırlamış bir grev. Çok öyle uzun bir mazisi yok. Ama kökeni derin tabiî ki.





Alınteri: O zaman bu kadar işçiyi direnişe iten şey ne?

EC: 3 yıllık bir sözleşme var, ama onun da derininde TM’ye karşı birikmiş bir öfke var. Son 10 sözleşmede, ta 2000’lerden bu tarafa yaptığı hiçbir sözleşmede doğru düzgün bir zam alamamış. Yüzde 2, yüzde 3, yüzde 4, en fazla yüzde 14 ama komik zamlar yani. Her sözleşmede geriye itilmiş.



 



Bir de bunların işyerlerinde yaptıkları resmen artık patronun çavuşluğu halini almış. Hiçbir soruna çözüm bulamıyorlar, senede bir aldıkları 300 liralık çekle cenneti almışlar gibi övünen bir şey vardı yani.



 



Aslında TM’ye karşı bir öfke patlamasıydı bu grev, sonradan patrona yönelmiş bir şey. Önce TM’ye yönelmişti, sonradan patronla yüzleşmek zorunda kaldılar. İşçiler, sendikayı devirince sendikanın arkasında da patronun olduğunu fark etti bu grev süresince. Aslında o, TM’yi devirince her şey bitecek zannediyordu ama sonra patronun öfkeli yüzünü görünce işin değiştiğini anladı yani.



 



Aslında bir sendikal olaydı yani, memleketteki TM’nin halini anlatmama gerek yok. Adamlar tiranlık kurmuşlar, yani saltanat kurmuş, haremler kurmuş... Adamın hiçbir seçilme şansı yok, işçinin hiçbir isteğine değinme yok, yukardan atamalarla falan gelmiş çöreklenmiş. Birde çapulcu tayfası yani, pavyondan çıkmayan adamları toparlamış etrafına, sendikanın s sini bilmeyen-yapmayan adamlar. Aslında ona yönelmiş bir öfkeydi. Çoğu arkadaş öyle diyordu, yani bizim işverenle bir sıkıntımız yok, bizim sıkıntımız sendika diyordu. Ama sonradan ikisinin aynı şey olduğunu anladı.



 



Fakat şurada sıkıntı oldu tabii. Sendika ile sendikacıyı ayırmak lazım. Aslında o ters bir tepkiydi yani, sendikayı değil sendikacıları alaşağı etmekti. Çoğu arkadaşta şimdi sendikasız devam etme düşüncesi var, o da ters bir durum bana göre.



 



Kelleyi koltuğa alanlar öne çıktı





Alınteri: İç örgütlülüğü sonra nasıl yarattınız?

EC: Tamamen birkaç arkadaşın inisiyatif almasıyla, kelleyi koltuğa almasıyla. Bu adamlar belliydi yani, lanet olsun bıktım diyen adamlardı. İnisiyatif  tamamen doğallığında gelişti. Yani şöyle bir şey olmadı, sen, sen, sen çık öne, bağır çağır diye bir şey olmadı. Hareketi tamamen kendiliğinden yönetmiş arkadaşlardı.



 



Bende de aynı şey geçerli. Grevden önce inisiyatif alayım, liderlik yapayım, elimi şaklatınca bin kişi arkamdan gelsin değil yani. Tamamen orada birilerinin bir şey demesi gerekiyordu. Onu da biz dedik yani, başka bir şey yok.



 



Zaten zayıflığımız da oydu. Önceden planlanan, tasarlanan, diyelim ki grevden önce komiteler oluşturduğumuz, temsilcileri grevden önce seçtiğimiz, diyelim ki işte montaj bölümünde sen, motor bölümünde sen, yanında üç beş adamın orayı yönettiği şekilde olsaydı grev daha farklı sonuçlanırdı.



 



Alınteri: Yani iç örgütlülüğü de biraz zayıf bir direnişti diyorsun?

EC: Tabii ki, gözünüzü seveyim, 13 gün grev yapıyorsunuz, Koç’a karşı yapıyorsunuz, MESS’e karşı yapıyorsunuz. Bunun öncesini örgütlemek bayağı zor iştir yani,  birden öyle ha deyince olacak bir iş değil. Zor meşakkatli bir iştir.



 



Solcularişçiyi tanımıyor





Alınteri: Orada çalışan işçilerin çoğunluğu MHP eğilimli. Aslında TM’ye ters olmayan anlayış. Bu işçileri bile TM’le karşı çıkaran şey nedir?

EC: Ben ona karşı çıkıyorum. Bu grevin bana öğrettiği bir şey var: O da “solcu” işçiden uzak duracaksın. Benim aldığım en büyük ders budur. Her şey lafta yani ağzı lafta.



 



Bakın bu işte gördüm, beş vakit namazlı milliyetçi işçiler en dirayetli adamlar çıktı. Ya ben hayret ettim, şu adam namaz kılıyor, AK partiye vermiş, çay ocağında otururken konuştum, adam sonuna kadar çadırda kaldı. Bizim bu “solcu” dediğimiz işçilerin hepsi döküldü patır patır. Adam milliyetçi ya da muhafazakar ama hak mücadelesinde farklı bir şeye evriliyor yani.



 



Bizde şöyle bir şey var: Milliyetçi, dinci, muhafazakar bir adam hiçbir şey yapmaz. Bu “makarnacı” diye tabir edilen, o halkın aşağıladığı tayfa tam da grevin belkemiğiydi. En öfkeliler de onlardı. Size de onlar karşı çıktı, gelmenize falan. Fakat milliyetçi olmasına rağmen İstiklal Marşı'nı da okumadılar. Çok arkadaştan öneri geldi ama “İstiklal marşı başka, burası başka” dedik ve uydular.



 



Burası başka bir kavga. “Solcu” işçilerde şöyle bir şey var genelde: Özellikle '80 dönemini görmüş olanlarda, “yav bu işlerden bir şey olmaz, biz zamanında çok yaptık...”. Eleştiri her şeyi eleştiri. Sonra bir şeyde de yoktur.



 





 



İşçi saf görünür ama...





Alınteri: O zaman soruyu şöyle soralım: İşçileri bir araya getirip böyle bir eyleme sürükleyen şey neydi?

EC: Tam da ekmek meselesi. Şimdi bakın, TM’nin milliyetçiliğinin hikaye olduğunu biliyorsunuz. Biz işçilerde şöyle bir şey görürüz, saf, kandırılmaya müsaittirler. Tırnak içinde salak, kandırılmaya müsait olarak görürüz ya, o öyle değil işte.



 



Şimdi bakın, adam “ben milliyetçiyim” diyor, ama pavyondan çıkmıyor. İşçi bu adamın yaşadığı lüks hayatı görüyor, mesela bizim baştemsilci önceden beş vakit namaz kılıyordu, temsilci olduktan sonra namazı bıraktı. Şimdi işçi bunu görüyor, görmüyor mu yani? Yaşadığı o refahı, lüksü görüyor, işyerinde ikiyüzlü davranışlarını görüyor ve bundan şunu çıkarıyor, “Ben Müslümansam, bu adam da Müslümanım diyor ama aykırı davranıyor, bu değil” diyor, tam tersine karşıtını yaratıyor. İşçi diyor; “Daha düne kadar bizim mescide gidip beş vakit namaz kılan ağabeyler, şimdi yaptığı şeye bak” diyor. O ayrım keskinleşiyor yani, biraz koşullar insanları gerçeği görmeye itiyor yani. Perde kendiliğinden kalkıyor, yırtılıyor gibi bir şey. Aslında işçi hiçbir zaman kanmıyor böyle şeylere, işçide her zaman ekmek korkusu vardır. Yüzü güler, aslında da içinden şunu der “yüzüne gülüyorsam bu mecburiyetten”.



 



Bizim orada sağcısı, solcusu, milliyetçisi, emekliliği gelmiş olan da bizimle birlikte çadırda yattı. Adam dilekçeyi verecek, emekliliğini alacak ama çadırdaydı. Bakın adamın grev yapması için neden yok. Gidecek dilekçesini verecek, çekecek gidecek. Bu adam da oradaydı, dedi ki bu ekmek mücadelesidir, bu hepimizindir dedi ve kaldı. İki yıllık arkadaşımız da çadırdaydı. Bizi birleştiren de senelerin haksızlığına, ezilmişliğine, sendikanın tutumuna öfkeydi. Artık kimse kimseyi kandıramıyordu yani.



 



Ne yapacağımızı hala bilmiyoruz





Alınteri: Çelik-iş ya da BMİS sizce bir alternatif olur mu?

EC: Olamaz! Biz bu konuyu çok tartıştık, nasıl bir sendika falan filan diye. Al birini vur ötekine.



Zaten Çelik-İş’i anlatmaya hiç gerek yok. Burada bu sendikayı anlatmama gerek yok. AK Parti’nin sendikası. Devletin ya da patronun verdiği zammı bile çok görüp, “ya işçiye bu kadar zam verilir mi, bunun birazını al” diyebilen bir sendika.



 



BMİS’de yağmasa da gürlüyor derler ya, gürlüyor ama yağamıyor. Meydanlara çıkıyor, grev yapacağız, sermayeyi yeneceğiz falan filan. Ama bir grev kararının arkasında bile duramıyor. Bir de işçi deminki hassasiyetten dolayı DİSK’i sol bir sendika olarak görüyor ve korkuyor. Solculuk meselesinden korkuyor yani.



 



Bizim de hala bir soru işaretimiz var ne yapacağımıza dair. Hala ne yapacağımızı bilmiyoruz.





Alınteri: Peki bağımsız bir sendika kurmanın avantajları ya da dezavantajları neler sizce?

EC: Onu araştırdık biz. Bağımsız bir sendika kurmak için 47 bin üye lazım. Şu anda öyle bir adam yok. Şu anda istifalar herhalde 30-35 bin civarı. Ama 47 bin insanı bulamıyoruz, yüzde 3 barajı var. Bir konfederasyona dahil olmak lazım. O da yüzde 1 barajına tekabül ediyor. Bu da 16 bin-17 bin kişi yapıyor. Valla bir konfedasyon bağımsız bir sendikayı tutup da kabul eder mi? Ben olsam kabul etmem. Tutup DİSK’e gitsem, “ben bağımsız bir sendika kurdum, sana dahil olayım” desem, “BMİS var” der, “git ona üye ol” der. Türk-İş hiç kabul etmez zaten kendi sendikasını yıkıp gelmişim.





Alınteri: Peki bunun mücadelesini vermek...

EC: O ayrı bir kavga, onun için kelleyi koltuğa alıp sıkı bir mücadele gerekiyor. Yani hem o sendika bürokrasisine karşı mücadele edip hem de MESS’e karşı mücadele etmen lazım. Ayrıca o sendikayı işyerlerine kabul ettirmek de ayrı bir kavga, o uzun bir süreç yani. Valla o da farklı bir şey, senelere yayılacak meşakkatli bir iş. Fabrikalarda onu göze alabilecek babayiğitler var mı? Ben bilmiyorum. O öyle dernek kurayım, gideyim başvurayım gibi bir şey değil yani. Onu kurmak, büyütmek ayrı bir şey, onu kabullendirmek ayrı bir şey, onu büyütmek ayrı bir şey uzun bir süreç; onun için de işçiyi buna hazırlamak lazım.



 



İşyerindeki çoğu arkadaş şunu bekliyor mesela: Bu ay TM’den istifa ettik, gelecek ay yeni bir sendika kurduk, ondan sonraki ay her şey cillop gibi olacak, her şey bir imza yani. Bu ay bu sendikadan istifa ettim, gelecek ay yeni bir sendika kuracağım. Ondan sonraki ay güzel bir toplusözleşmeye imza atacağım, böyle güllük gülistanlık bir beklenti var ama işçiye bunun senelere yayılan bir mücadele olduğunu anlatmak lazım. Ben bilmiyorum, biraz araştırdım ama DİSK’in kurulması öyle kolay olmamış.



 





 



Sosyal medyanın rolü





Alınteri: Metal sektöründeki patlama umulmadık bir hızla yayıldı, genel bir dalga haline geldi. Birçok yerde grevler başladı, TM’den istifalar çoğaldı. Şimdi ne yapacağız sorusu var gündemde. Tutulacak yolun bu birliği ve mücadeleci ruhu koruyarak hep birlikte belirlenmesi için Alınteri fabrikalardan başlayarak örgütlenecek bir kurultaylar dizisi öneriyor. Başka öneri ve çağrılar da var bu konuda. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Yapılan öneriler nasıl bakıyorsunuz?

EC: Böyle çağrılar birkaç cepheden geliyor. Örneğin MİB diye bir site var, oradan da geliyor bu çağrılar. Farklı yerlerden çağrılar var ama bunları işçiler mi çağırıyor yoksa farklı gruplardan gelen çağrılar mı bilmiyorum.



 



Fakat şu MİB denen siteyi bir gün bulsam gırtlaklarına çökerim. Resmen eylemimizi baltaladı herifler. Bugün planladığımız (2 Haziran) eylemleri internetten duyuruyor. İyi de sen takip ediyorsun da patron takip etmiyor mu? Bazı şeyleri de gizle be kardeşim! Öyle her şeyi internet sitesinde ayan beyan yayınlaman mı gerekiyor? Tamam açıklanacak şey vardır, ama bazı şeyler de vardır yazmazsın. Sen el altından bir şey yapmaya çalışıyorsun, adam da zırt diye internetten yayınlayınca... Sanki patronun facebooku yok, bir sen kullanıyorsun facebooku. Adam da yığmış polisi oraya, resmen bitti yani, bu resmen provokatörlük. 



 



Aslında MİB’in şöyle bir etkisi oldu, haberleşmeye yarıyordu. Ama asıl etkili olan bizim kendi içimizde birbirimize güvenimiz tamdı. Birbirimize güveniyorduk, asıl etki oydu yani. MİB’in çokta bir şeyi yoktu, haberleşme konusunda biraz işe yarıyordu, site olarak vardı, öyle örgütleyici olmak gibi bir şeyi yoktu. Asıl örgütleyicisi bizdik.



 



İşçi tedirgin



Alınteri: Şu an atılan işçilerin hukuki durumu ne? İşten atmalara karşı nasıl bir hat izlemeyi düşünüyorsunuz?

EC: İşin gerçeği şöyle: Biz bu tazminatı alamayacağız. Çoğu arkadaş da şöyle bir şey vardı, en fazla atılırız, tazminatımızı da alırız. Fabrika da iki sene sonra taşınacağı için ha şimdi ha sonra diye düşünülüyordu. Ama bu arkadaşların tazminat alamayacağı öğrenilince şimdi bir hayal kırıklığı oldu, ama sonuna kadar gideceğiz. Sonuçta tazminatın bizim hakkımız olduğunu düşünüyoruz.





Alınteri: Bu direnişlerle MESS’e ve patronlara iyi bir tokat attınız. Bunun acısını çıkarmak isteyeceklerdir. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

EC: Valla onu biliyoruz zaten, tedirginlik biraz da o yüzden. Şimdi bakın, işçi cesur bir adım attığının farkında fakat bir sonraki adımı da çok kestiremiyor. Sendika falan dediniz ya, o da  sezinliyor yani bizim boşluğumuzda bu adamlar bize çöker, Türk Metal de alttan girer üstten çıkar bu fabrikaya girer yani. İşçi onun farkında, görüyor.



 



Fakat bir şey daha var: Türk Traktör'de 13 gün grev oldu. Fabrika tarihinde yok böyle bir şey. Üstelik işçilerin çoğu genç. Çoğu 20-25 yaş arasında işçi, yani sendika ne, mücadele ne, nasıl kurulur nasıl edilir hiçbir bilgisi yok. Adam galeyana gelmiş, öfke ile başlarım demiş sendikaya falan filan greve çıkmış, ama ondan sonrasına dair bir bilinç yok.



 



Şu anda işçilerde şöyle bir şey var; kaldırıp attı sendikayı, e ne olacak, sendikasız devam ederim düşüncesinde. Sendikasız işyerleri var. Koç’un birçok fabrikasında var ama Sabancı’nın birçok fabrikasında sendika yok. Sabancı'da falan sendika yok, Toyota’da sendika yok. Biz de yapabilir miyiz sendikasız diyor. Ya da nasıl bir sendika? Bizde de hala bir soru işareti var. Bilmiyoruz, daha doğrusu biz de bilmiyoruz.



 





 



Grevi kötü bitirdik





Alınteri: Peki işbaşı yapıldı, bugün (röportaj 2 Haziran gecesi yapıldı -nba) iki direniş yapmaya çalıştınız, ikisi de boşa düştü. Özellikle çalışan arkadaşların, atılan işçilere destek olma noktasında kararlılar mı?

EC: Gerçekçi olalım, grevi kötü bitirdik. O da deneyimsizliğimizden kaynaklı, özellikle benim yanlış kararlarımdan ötürü. Daha iyi bitirebilirdik. Bitirseydik içeri girişimiz farklı olurdu. Sorumluluk duygusu yani, orada inisiyatif alan bir kişi vardı, bitirip bitirmeme benim elimdeydi. Sonuçta biraz daha iyi bitseydi, içeri girişimiz de daha farklı olurdu. Havası daha farklı olurdu, kötü bitirdik.



 



Kendiliğinden dağılan bir şey, ama şöyle bir gerçek var: Bazı işçilerin ruh hallerinde moral bozukluğu var. Bazı işçilerde ise tam tersi. Onlar da öğrendi, biz de öğrendik işin içinde, bir grev nasıl başlatılır, nasıl yönetilir, nasıl bitirilir.



 



İşçilerin ruh hallerini tam bilmiyorum ama öfkeliler hala, bizim işten atılmamıza kızgınlar. Bazı kesiminde de böyle bitmemeliydi şeyi de var. Hayal kırıklığına uğrayan da var, karışık, genel bir şey tarif edemem size.





Patron içimizdeki çözülmeyi farketti



 



Alınteri: Anlaşmayı tam özetleyebilir misin?

EC: Şimdi o biraz çetrefilli bir şey. İçerde biz bayağı bir direndik, işin gerçeği patronu da bir noktaya getirdik. Bizimle tekrar anlaşma noktasına getirmişken, çözülme oldu aramızda işin gerçeği, bu çözülmeyi de patron görünce geri çekildi. Uyanık yani adam, gördü tabii kopmaları falan filan, geriye çekilince de resmen dağılmamızı bekledi. Ondan sonra şu sözü verdi; TOFAŞ’ta ve FİAT’ta ne aldılarsa aynısını size vereceğiz. 1000 tl ikramiye, bir ay içerisinde maaşlarda iyileştirme, bir paket, ondan sonra da işimize devam hadi çalışalım.





Alınteri: Peki TM’den istifalar konusunda?

EC: Patron orada ikiyüzlü. Şunu diyor suratınıza bakarak açık açık, “kardeşim o senin sendikal meselen, ben karışmam” diyor. Bir taraftan da telefonla görüştüğünü ve TM ile birlikte çalıştığını biliyoruz. Adam ne desin yani, şunu mu bekliyoruz yani “hadi git, BMİS’i ben arıyorum” mu desin yani. “Sen ayrı bir sendika kur, parasını ben mi vereyim” desin?.. Onu da demez yani.



 



Bu dava burada bitmedi





Alınteri: Başka söylemek istediğiniz birşey var mı?

EC: Valla bu iş devam ediyor. Bu dava bitmedi burada. Atıldık falan ama bunu göze alarak yapmıştık. Şu kesin: Bu cesur bir adımdı. Daha da ileri adımlar atacağıma kuşkum yok.



 



Çoğu genç bir işçi kuşağı idi metal fabrikalarında çalışanlar, bu işten öğrendiler. Şundan eminim: Bundan sonra daha da deneyimli olacaklar, çoğu bir grevin nasıl yapılacağını, nasıl yönetileceğini öğrendi, ben bir şey fark ettim grev süresince: İlk başta birkaç arkadaşın inisiyatifiyle başladı. Ama bir baktım, slogan attıranlar ortaya çıktı. Hem de cesur sloganlar... Ondan sonra hiç tahmin etmiyordum, iki üç çocuk çıktı, grubu yönlendirmeye başladı. Buradan gidelim, şuradan gidelim, megafonu benden alıyor, slogan attıracağım diye...



 



Hareketin kendinde bir şey, şu olayda gördük yani, liderler seçilmez, liderler doğar. Gerçekten de öyle, ben atıldım ama arkadan gelen arkadaşlar muhakkak olacaktır, onlar da elbet bir gün cesaretini toplayıp yapacak yani. Biz nasıl yaptıysak onlar da aynısını yapacak.



 



Ben yenildik diye bakmıyorum, biraz moral bozukluğu var ama onu da atlatırız.