Tehlikenin farkında mısınız?..

Teoriden vazgeçtik, 12 Eylül ya da 1930'ların Almanya deneyiminden de mi bir şey öğrenmediniz?..

GÜNCEL
Cuma, 5 Haziran 2015 (11 yıl 4 ay önce)

A. Can



Seçimlere 3 gün kaldı. Bu seçimin sonucunu HDP'nin barajı aşıp aşamaması tayin edecek.



 



Yaptığı büyük atağa rağmen HDP hala bıçak sırtında. Normalde barajı aşmış görünüyor. Ancak alçaklıkta artık sınır tanımayan Tayyip Erdoğan ve çetesinin bu kez çok daha pervasız seçim hilelerine başvurma olasılığının yüksekliği göz önüne alınacak olursa 'daha da yükseltilmiş baraja' takılma olasılığı az değil.



 



Önümüzdeki alternatifler neler?



 



HDP barajı aştığı taktirde, parlamento aritmetiği farklı oluşacak. AKP'nin tek başına hükümet kurması bile mümkün olamayacak. İşin aritmetik yönü daha tali bir konu. Asıl önemli kazanım, AKP'nin Tayyip Erdoğan şahsında cisimleşen küstah zorbalığına net bir siyasal ve moral darbe indirilmesi olacak. Türkiye cephesinde üzerindeki ölü toprağını atmakta yıllardır zorlanan işçi hareketinde bile metal fırtınası gibi kitlesel hareketlenmelerin artmasının üzerine gelen böyle bir sonuç, genel bir umut ve cesaret iklimi yaratacak. Türkiye cephesindeki sınıf ve demokratik kitle hareketiyle Kürt özgürlük hareketi ve emekçi kesimleri arasındaki yakınlaşma ve ortak mücadele zemini ve imkanları  güçlenecek.



 



HDP'nin barajı aşamaması, daha doğrusu 'aştırılmaması' durumundaysa tam tersinin yaşanacağı ortada. En başta Tayyip Erdoğan'ın başkanlık rejimi ısrarında somutlanan faşist rejimin neoliberalizmin ruhuna uygun bir saldırganlık ve pervasızlık çizgisinde tahkiminin önü daha fazla açılmış olacak. Bu kez AKP'nin arkasında mevzilenmiş olan burjuvazi ve gerici güçler yeni bir moral ve cesaret kazanmış olarak atağa kalkacaklar. Nazi liderlerinden Goebbels'in  oyların sadece yüzde 43,9'unu  aldıkları Mart 1933’teki Almanya'daki son seçimin ardından günlüğüne düştüğü notta dediği gibi, “Sayıların ne önemi var? Devlette efendiler artık biziz!” diyecekler.Türkiye Ortadoğu'da çok daha beter maceralara kalkışmakla kalmayacak, artık İstanbul'un göbeğinde bile cirit atıp “kurtarılmış mahalleler” kuracak kadar pervasızlaşmış IŞİD türü çetelerle daha çok ve daha sık karşı karşıya kalınacak.



 



Sandıklardan çıkacak sonuca göre doğacak siyasal ve toplumsal sonuçlar burada andıklarımızla sınırlı değil elbette. Ancak bunları üç aşağı-beş yukarı kestirebilmek o kadar da zor bir iş değil zaten. Yeter ki ideolojik ilkelerimizi ve temel referans noktalarımızı bir kenara bırakmamakla birlikte 'hayattan' kopulmamış olunsun!.. Kafamızdaki önyargıların (özellikle de bazılarının artık genlerine işlemiş “Kürt düşmanlığı”nın), çoğu kez  'başkalarından farklı görünme' merakının da işin içine girmesiyle kendi kendimize oluşturduğumuz önvarsayım çerçevelerinin tutsağı haline gelerek gözümüzün önündeki gerçekleri dahi göremeyen bir körleşme yaşanmasın!..



 



Gel gör ki...



 



Gel gör ki “solculuk”, “devrimcilik”, “sosyalistlik”, “komünistlik” iddiasındaki bazı çevrelerin hala hangi tellerden çaldıklarına bakınca bu tür hatırlatma ve uyarılar fazla 'naif' kaçıyor. Gerçek nedenlerle ona geçirilmeye çalışılan “teorik” kılıflar arasındaki tutarsızlık o denli bariz, sergilenen ikiyüzlülük ve ukalalık o kadar mide bulandırıcı ki, “bu kafasızlık ve kazmalığın neresini, nasıl düzeltebilirsin” umutsuzluğu baskın çıkıyor.



 



Düşünün ki bugün  HDP’nin 12 Eylül faşizminin yüzde 10’luk barajını zorlamasını, “devrimin yok sayılması, burjuva reformizmine yelken açılması” vb. olarak yorumlayanlar var hâlâ. Bunları gören-duyan da bu ülke sanki devrimin eşiğinde zannedecek!!! Devrimden vazgeçtik sınıf ve kitle hareketinde sanki devrimci bir kabarış yaşanıyor da, birileri işi gücü bırakmış yığınları sandığa yöneltmeye çalışıyor, kavgayı salt yüzde 10 barajını aşmaya indirgiyor!!!



 



Bu “sol” keskinlikleri sergileyenler, diğer her şeyden vazgeçtik, 20 gündür süren metal fırtınasını bile uzaktan seyretmemiş olsalar insanın içi yanmayacak!..



 





 



Ne teoriden ne tarihten bir şey öğrenmemiş olmak



 



İşin kötü yanı bu pespayelik, Lenin’den alıntılarla, ML devrim teorilerine göndermelerle yapılıyor. Bu da “sosyalist aydın” geçinen bu dar mahfil solculuğunun raconlarından biri. Lenin'i ve Leninizm’in militan sosyalist ruhunu kavrayıp özümseyemedikleri zaten ortada. Bari doğru “okumayı” becerseler... O da yok!..



 



Örneğin Lenin, parlamento seçimlerini “boykot” taktiğini hangi temel koşula -devrimin güçlü bir yükseliş içinde olması- bağlamış, bunun dışında en gerici parlamentolar içinde çalışmayı bile neden savunmuş, Rusya'nın birçok yerinde yeni grevler ve kitle gösterilerinin sürmesine bakarak 1905 devrim dalgasının özünde kırılıp geri çekilmeye başladığı gözden kaçırıldığı için Witte Duması seçimlerinde de “boykot” taktiğini savunmaya devam etmenin sonra neden özeleştirisini yapmış... Lenin'i bari bu bütünlük içinde 'okusalar', belki kafalarını biraz çalıştırma ihtiyacı duyarlar.



 



Bu “sol” keskin kafasızlık teoriden olduğu gibi tarihten de bir şey öğrenmemişe benziyor. Örneğin 12 Eylül yenilgisini bu kadar yıkıcı hale getiren en büyük etkenin ne olduğu üzerine bir fikirleri var mı bunların? Ya da komünistlerin Almanya'da 1932 seçimlerinde izledikleri tek yanlı taktiğin bir devamı olarak o seçimin sonuçlarını 'okuyuş' biçimlerinin daha sonra yol açtığı sonuçlar hakkında hiç düşünmüşler mi acaba?..



 



Faşizmin 12 Eylül saldırısı kuşkusuz çok şiddetli bir saldırıydı. Devlet terörünün zincirlerinden boşanmasıydı. Kapitalizmin neoliberal temellerde yeniden yapılanmasının Türkiye'de de önünü açmayı hedeflediği için kural tanımayan bir zorbalıkla hareket etti. Ama o saldırı, daha sonra korkunç bir tasfiyecilik dalgasına evrilecek ağır ve ezici bir yenilgi olarak yaşanmışsa eğer bunun en önemli nedenlerinin başında, dönemin sayıca en büyük örgütleri başta olmak üzere TDH'nin böyle bir saldırıya hazırlıklı olmak şurada dursun “yakın devrim” hayalleriyle kendinden geçmiş olması vardı. Bağıra bağıra gelen bir darbeyi göremeyecek, daha doğrusu gördüğü halde korkunç bir aymazlık sergileyecek kadar derin bir akıl tutulması yaşayan TDH, bu “hayalcilik” ve ondan beslenen kayıtsızlığın faturasını bilindiği gibi çok ağır ödedi.  Benzer bir aymazlık bazı çevrelerde bugün tekrar hortlamış durumda.



 



Nazizmin yükseliş sürecinde Almanya'da son serbest genel seçimler 1932 yılının Temmuz ve Kasım aylarında yapıldı. Temmuz 1932 seçimlerinde Naziler  13 milyon 750 bin (yüzde 37,2) oyla birinci parti oldu. Aynı seçimlerde Sosyal Demokratlar 7 milyon 250 bin (yüzde 21,5) oy, Komünistler ise 5 milyon 282 bin (yüzde 14,3) oy aldılar. Bunun yanında bazıları neredeyse tek kişilik onlarca “sol” parti vardı.  Bunlar hem birbirleriyle uğraşıyor hem de kendi içlerinde fraksiyonlara, hiziplere bölünüyordu; bazı aşırı sol gruplar, kendi aralarında uzlaşma yerine “rejimi yıkmak” adına Nazilerle işbirliğini bile tercih  ediyordu.



 



Kasım 1932 seçimlerinde ise Nazi oylarında kısmı bir düşüş yaşandı, yüzde 37,2’den yüzde 33’e düştü. Sosyal Demokratlar da oy kaybettiler; oyları yüzde 21, 6'dan 20,4'e düştü. Sadece Komünistlerin oyları arttı ama bu artış da öyle aman aman bir artış değildi ( bu kez yüzde 17 civarında oy aldılar).



 



KP adına bu elbette siyasal bir başarıydı. Ama Komünist Parti (ve dönemin III. Enternasyonal yönetimi) seçim sonuçlarının sadece bu yönünü gördüler. Toplumdaki kutuplaşmayı ve uçlarda toplanmayı tekyanlı okudular. Komünist Parti'ye olan destek artmıştı ama özellikle Temmuz seçimlerinde Nazi Partisi komünistlerden daha büyük bir sıçrama yapmıştı ( Ondan önce yapılan 14  Eylül 1930 seçimlerinde Naziler yüzde 18.3 oyla ikinciydiler. O zaman en güçlü parti olan SPD (Sosyal Demokratlar) oyların yüzde 24.5’ini  almış, Komünistler yüzde 13’te kalmıştı) ; bu gücü ve birinci parti konumunu Kasım seçimlerinde de büyük ölçüde korumuştu. Sonucun bu yönü ve doğurabileceği sonuçlar gözden kaçırıldı. Bu tekyanlılığın bedelini ise sadece komünistler değil, Alman işçi sınıfı ve emekçileriyle birlikte dünya halkları da ağır ödediler.



 



Bugünkü Türkiye somutunda ne bekleniyor?



 



Bu hatırlatmalardan sonra bugünkü Türkiye somutuna tekrar dönecek olursak, Haziran İsyanı'ndan bu yana Soma, 17-25 Aralık yolsuzluk süreçleri, Berkin’in cenazesi, sonrası kabaran dalga göreli olarak düşüşe geçti. Cesaret ve inatçılıkla dövüşülen anlar ve kesitlere rağmen eylemlerin çoğu kez talepler elde edilemeden, somut bir kazanım sağlanamadan noktalanması kitlelerde genel bir moral bozukluğu yarattı, umutsuzluk ve karamsarlık eğilimlerine güç taşıdı. Gezi'nin bile 2 yıl içinde nostaljiye dönüşme tehlikesi ortaya çıktı.



 



HDP'ye ilişkin eleştiri ve kaygılarımız ne olursa olsun ortada bir realite var: Sol sosyal demokrat bir 'koalisyon' olarak tanımlanabilecek bir odak olarak HDP, bugün ilerici-demokrat kesimler içinde  kitlesel bir heyecan, umut ve beklenti yaratmayı başarmıştır. Eğer HDP -ona yönelik olarak fiilen biraz daha yükseltilmiş olan- barajı aşamayacak olursa, bu heyecan ve beklentilerin büyük bir moral çöküntü ve karamsarlığa dönüşeceği de açıktır. İşçi ve emekçi kitlelerden de önce görece öncüleşmiş ilerici-demokrat kesimler içinde yaşanacak bu hayalkırıklığı ve çöküntünün kime ne yararı olacaktır? Bu psikolojik-siyasal ortamda -daha baskın bir eğilim olarak- boğucu bir yılgınlık ve teslimiyet eğilimlerinin güç kazanmasıyla -daha sınırlı hatta tekil ölçeklerde görülebilecek daha zayıf bir olasılık olarak- umutsuzluktan kaynaklı maceracı kimi savruluşların yaşanması dışında neyin filizleneceği umulmaktadır ?..



 



Ortada, ideolojik kimlik ve stratejik perspektif anlamında HDP'yi aşan, yani kapitalizme cepheden ve kökten karşı, bu anlamda ondan daha devrimci, diğer yandan HDP kadar olmasa dahi kendini işçi ve emekçi kitlelerin görüş alanı içine sokmuş, güçlenme potansiyeline de sahip alternatif bir çekim merkezi olsa bu soruları sormak -hatta HDP'nin desteklenmesi bile- abes sayılabilir. Fakat bugün kendi aramızda bile yüzler, en fazla binlerle sayılabilir cılızlıktaki 'göreli üstünlükler' dışında sol ya da devrimci hareket adına ortada böyle bir çekim merkezi de yoktur. O halde ?..



 



Felaket kapıyı çalınca iş işten geçmiş olacak



 



HDP barajı aşamayacak olursa hangi toplumsal ve siyasal sonuçlarla karşılaşılacağı işin bir boyutu. Bunun bir de genel anlamda sol hareketin saflarında yol açabileceği sonuçlar boyutu var. Lafı hiç dolandırmadan söyleyelim: O durumda sol içinde de yeni bir tasfiyeci dalganın ortaya çıkması yüksek bir olasılıktır. Bu tasfiyeci dalgaya hazır olmak şurada dursun, bunun farkında olanların bile azlığını düşünürsek yaşanacak tahribatın boyutlarını kestirmek de zor olmasa gerektir.



 



Ve korkarız, bugün seçimlerde HDP’nin desteklenmesini bile  “reformizme kaymak” sığlığıyla ele alan slogancı dar mahfil solculuğu, böyle  bir tasfiyeci dalganın ilk kurbanları arasında olacaktır.