Kürt düşmanlığı genlerine işlemiş Kemalist “beyaz Türk” şovenizmi ne yapacağını bir süredir iyice şaşırmış durumda
A. Can
Kürt düşmanlığı genlerine işlemiş Kemalist “beyaz Türk” şovenizmi ne yapacağını bir süredir iyice şaşırmış durumda. Omurgasını Kürt emekçilerinin oluşturduğu HDP’ye hangi kulpu takacaklarını bilemiyorlar. Son seçim kampanyası sırasında MHP bile bunlara kıyasla daha “ılımlı” bir profil sergiledi bu konuda.
Uzun süre, “HDP AKP ile anlaştı. Bazı hak kırıntıları karşılığında Tayyip'in başkanlık arzusuna destek olacak. Barajı aşamayacağını bile bile seçimlere parti olarak katılma kararını da bunun için aldılar zaten” yaygarası yaptılar.
HDP temsilcileri net ve samimi tutumlarıyla çürüttüler bu iftirayı. Ama bunlar utanıp en azından dürüst olmaya çalışmak yerine “çamur at, izi kalsın” yaklaşımıyla hareket etmekte ısrarlı oldular. Çamura sarıldıkça da çamurlaştılar... Seçime sayılı günler -hatta saatler- kala bu düşkünlüğün en mide bulandırıcı örnekleriyle karşılaşıyoruz.
Son günlerin “modası”, HDP'yi bu kez bir “proje partisi” olarak göstermek.
Bu noktada çok 'ilginç' bir ortaklık, fiili bir işbirliği çıkıyor karşımıza: AKP sözcüleri ve “havuz medyası” ile sözde amansız AKP ve Tayyip düşmanı geçinen kimileri aynı telden çalıyorlar. Aralarındaki tek fark, birinciler, yani AKP ve medyadaki tetikçileri HDP'yi “yeni bir Haçlı projesi” olarak göstermeye çabalarken; kendilerini “uzlaşmaz bir antiemperyalist” ya da “herkesten daha fazla komünist” olarak pazarlama çabasındaki şoven milliyetçiler “projenin sahibi” olarak ABD'yi ya da Soros Vakfı'nı işaret ediyorlar.
Bu son iddia, revize edilmiş bir Kemalizmi, onun bağımsızlık ve laiklik anlayışını “sosyalizm” olarak yutturma çabasındaki güya komünist bir çevreye ait. Gezi gibi 'farklı olanların dahi' yan yana gelip birlikte dövüşmeyi başarabildikleri tarihsel bir deneyimin ardından aralarındaki kariyer savaşı yüzünden bölünmeyi başarabilmiş kliklerden birinin sesi SoL.org sitesi iki gündür bu tezi işliyor.
İddianın dayanağı, eski revizyonist ülkelerde “renkli devrimler” adı altında tezgahlanan karşı devrimci darbe süreçlerindeki karanlık rolüyle ünlü Soroscu Açık Toplum Vakfı’nın internet sitesinde yayınlanan bir yorum yazısı (https://www.opendemocracy.net/harriet-fildes/rise-of-hdp-elections-and-democracy-in-turkey// Seçilmiş bölümlerin kısa Türkçe özeti için: http://haber.sol.org.tr/türkiye/sorosculardan-7-haziran-analizi-hdp-barajı-aşamazsa-türkiye-için-vahim-sonuçlar-doğar-118759). Yorumun konusu 7 Haziran seçimleri ve olası sonuçları. Yani başka herkes gibi Soroscular da seçim öncesi Türkiye'deki siyasi manzarayı nasıl gördüklerini ve sandıktan çıkacak sonuçlara göre neler yaşanabileceğini kendi cephelerinden ortaya koymuşlar.
Yazının orijinalinin başlığı “HDP’nin yükselişi – Türkiye’de seçimler ve demokrasi”.
Ancak “HDP'nin Soroscular tarafından (da) desteklenen bir proje” olduğu izlenimi yaratmayı baştan kafasına koymuş olan soL.org, “Sorosculardan 7 Haziran analizi: HDP barajı aşamazsa Türkiye için vahim sonuçlar doğar” yorumunu başlığa çıkarmayı seçmiş. Halbuki makalede HDP hakkında özetle şunlar söyleniyor:
Önceleri Kürt haklarını korumayı amaçlayan marjinal bir parti olan bu parti, Gezi Parkı'ndan bu yana Türk toplumunun çok daha geniş kesimlerine açılmaya başladı ve Haziran seçimlerinde joker olacak. (Bu parti) Türkiye’de 'toplumla toplum ve toplumla devlet arasındaki sosyal sözleşmede bir dönüşüme neden olan' Gezi sonrası doğan siyasi boşluğu doldurmaya aday.
HDP'nin “coğulcu” ve “kapsayıcı” bir parti olduğunun vurgulandığı yazıda, seçim sonrası ortaya çıkabilecek olasılıklar kapsamında şunlar söyleniyor:
...Türk siyasetinde son yıllarda en önemli ve eksik olan kavram meşruiyet oldu, ki bu kavram özellikle Gezi Parkı’ndan bu yana daha da büyük önem kazandı. [Seçimde] HDP kaybeder ve AKP daha da güçlenerek çıkarsa, mevcut hükümetin ve özellikle de son derece bölücü Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın karşı karşıya olduğu meşruiyet krizi, tehlikeli bir şekilde bölünmüş olan bu toplumda ideolojik taraflaşmaları daha da güçlendirecek.
Dolayısıyla HDP’nin başarısı sadece Kürtler ve solcular açısından değil, toplumun hayli parçalanmış dokusuna biraz olsun birlikçi bir görünüm kazandırmak açısından da önem taşıyor. Esas itibarıyla HDP Türkiye’nin yıpranmış sosyal dokusunu bir arada tutan malzemenin ta kendisi; o olmadığı takdirde devletle toplumu, yönetenle yönetileni birbirine bağlayan sosyal sözleşmenin parçalanması kaçınılmaz. Ve bunun istikrar, demokrasi ve insan hakları açısından sonuçları çok vahim olur. (agy)
Sonuçta bu burjuvazi cephesinden yapılan bir yorum. Üstelik bu cephede bile tek bir yorum yok. Dünya ve Türkiye burjuvazisi içinde dahi HDP'nin barajı aşmasını isteyen çevreler de var, “barajı aşamaması süper olur” diye düşünenler de. HDP’ye baktığı zaman “kalaşnikofun şarjörünü” gören Yılmaz Özdil gibi insanlıktan nasipsiz şovenler de var, “barışın geleceğini” HDP'nin güçlenmesinde görenler de...
Toplumun bazı kesimleriyle diğer kesimleri ve toplumla devlet arasındaki “sosyal sözleşme”nin aslında Gezi'yle bozulduğunu düşünen dünya burjuvazisinin bu karanlık işler yuvası da, bugünün Türkiyesi'nde bu kopuşmanın daha da vahim sonuçlar doğuracak bir parçalanmaya dönüşmesini önleme imkan ve potansiyeline sahip etkili bir güç olarak demek ki HDP'yi görüyor.
Soroscu beklentinin sınıfsal anlam ve içeriğinin irdelenip tartışılması ayrı bir konu. Ancak bu onun, “HDP barajı aşamazsa Türkiye için vahim sonuçlar doğar” tespitinin tümüyle isabetsiz ve yanlış olduğunu mu gösterir? Dahası HDP'nin “Soroscu bir proje” olduğu anlamına mı gelir?..
Kürt düşmanlığı iliklerine işlemiş Kemalist sosyal şovenlerin yaratmaya çalıştıkları imaj bu ikincisidir. Bugün bunlardan biri (Alper Birdal) köşesinden soruyor: “Soroscularla aynı fikirde misiniz?” (http://haber.sol.org.tr/yazarlar/alper-birdal/soroscularla-aynı-fikirde-misiniz-118780).
Proletaryanın ölümsüz önderlerinden Lenin'in ünlü sözlerinden biridir: “Siyasette dürüstlük güçlülüğün, küfür ve iftira ise güçsüzlüğün (ve yüzsüzlüğün -nba) belirtisidir”. Bir zamanlar Ergenekoncuların çok kullandığı bir yöntemle siyasi muhaliflerini “Soroscu” olarak damgalayıp değersizleştirmeye çalışılan bu “komünist” özentisine sormak gerekiyor:
HDP'nin ne olup olmadığının belirlenmesinde onun programı, açıkladığı seçim bildirgesi, yürüttüğü kampanya ve bir bütün olarak pratiği mi esas ve belirleyicidir yoksa birilerinin ona dair yorum ve beklentileri mi?...
Siyasette asgari bir dürüstlük ve nesnellik birinciyi esas almayı gerektirir. Yoksa “dilin kemiği yoktur” sözünün anlattığı gibi herkes herkes hakkında ağzına ve aklına gelen her şeyi söyleyebilir. Özellikle de politik-toplumsal yaşamda belirli bir etkiye ulaşmış, cürmünden fazla yer yakar hale gelmiş ve bunu büyütmenin potansiyellerini taşıyan her güç, sadece onu destekleyenler ya da ona dostça bir yaklaşım içinde olanlar tarafından değil; düşmanları tarafından da -çoğu zaman- daha fazla ciddiye alınır. Onun gelişiminin kendileri açısından doğuracağı muhtemel sonuçlar kestirilmeye çalışılır. Bunun üzerine varsayımlar ve projeksiyonlar geliştirilir. Onun gelişimi bu doğrultuda etkilenmek istenir.
Bunda yadırganacak bir taraf yoktur. Bunun temelinde sınıf mücadelesinin temel bir yasası yatar: Bu alanda güç olan dikkate alınır.
Sınıfsal karşıtlık ve düşmanlık temelinde şekillenen bu ilgi -dediğimiz gibi-, pasif bir izleyicilik ve kaydedicilikle de sınırlı kalmaz. Bazen “şekere bulanmış mermi” misali “ılımlı” görünümler altında kendini kusabileceği gibi; tehlikeli potansiyeller taşıdığı düşünülen karşıtını kitlelerin gözünde değersizleştirip lekelemek amacıyla yürütülen iftira ve çamur kampanyaları biçimine de bürünebilir. Soroscu Açık Toplum Vakfı’nın yaptığı analiz birinci biçime örnekse, onun yorum ve beklentilerini gerçeğin yerine geçirerek HDP’yi bu kez bu silahla vurmaya soyunan “komünist” kılığındaki sosyal şovenlerin yaptıkları ikincisidir.
İster dolaylı ve yumuşak isterse ar damarı çatlamış bir pespayelik biçiminde kendini açıkça kussun bu tür karalama ve değersizleştirme kampanyaları kimi zaman ve durumlarda sınıfın ve emekçi yığınların geri kesimleri üzerinde de etkili olabilir. Zaten amaç onların zihnini bulandırıp gerçeği kendi gerçekliği içinde kavramaktan uzak tutmaktır.
Burjuvazi, Nazilerle birlikte “bilim düzeyine” yükselttiği bu kirli yöntemle savaşımın ustasıdır. Burjuvazinin egemenlik tarihi, iktidarı ve kapitalist sistem açısından tehlikeli gördüğü devrimci ideoloji, parti, örgüt ve liderler hakkında bu tür iğrenç kampanyalarla doludur. Bunun tarihte en bilinen örneklerinden biri de Lenin’in “Alman ajanı” olarak gösterilmesidir.
Rusya’da 1917 Şubat Devrimi patladığında Lenin İsviçre’de siyasi sürgündür. Tarihin değişmeye başladığı o günlerde devrimin içinde olabilmek için bir an önce Rusya’ya dönmenin yollarını aramaya başlar. Sonunda bir tren ayarlanır. Ancak trenin o sırada Çarlık Rusyası’yla savaşta olan Almanya topraklarından geçmesi gerekmektedir.
Alman Genelkurmayı ve gizli servisi, Lenin’in Rus devriminde oynayabileceği rolün farkındadır. Öte yandan Çarlığın Rusya’da yayılan grevler ve kitle gösterileriyle boğuşmak zorunda kalacak olması onlarin da isine gelmektedir. Bu kisa vadeli yarardan hareketle Lenin’in bulunduğu trenin Almanya’dan transit geçişine izin verirler. Lenin bu sayede o zamanki Petrograd’a ulaşır, partinin ve devrimin başına geçer ve ona yol göstermeye başlar.
Proleter devrimin düşmanları, sadece burjuvalar değil onun sınıf içindeki ajanları olan Menşevikler de Lenin'in giderek artan prestijini ve devrimin seyri üzerindeki etkisini engellemenin yolunu onun bir “Alman ajanı” olduğu iftirasını yaymakta görürler. Bu iftira, henüz yeterince bilinçlenmemiş işçiler arasında bile etkili olur. İşçi ve köylü kitlelerini bu iftira temelinde kıvama getirildikten sonra burjuva Menşevik hükümet harekete geçer ve 1917 Temmuz'unda Lenin hakkında tutuklama kararı çıkarılır.
Bu yüzden devrimin en kritik günlerinde yeraltına çekilip aylarca saklanmak zorunda kalan bu “Alman casusu”, çok geçmeden Büyük Ekim Devrimi’nin önderi olarak tarih sahnesine çıkar.