Sosyalist tutarlılığı slogancı keskinlikle karıştıranlar açık ara öndeler...
A. Can
Halk arasında genellikle “kafayı yemek” diye tanımlanan gerçeklik duygusunun kaybı, normal bir insanın başına gelebilecek felaketlerden biri olsa gerek.
Kibarca “uçmak” veya “balataları sıyırmak” tanımları da kullanılır bu hal için.
Bu hal, insanı en başta komik durumlara düşürür. Çünkü herkesin gözlerinin önündeki gerçeklerle bu tiplerin söylem ve iddiaları arasındaki ilişkisizlik o kadar büyük, açık ve derindir ki, bunu ciddiye alıp 'normal' sınırları içinde değerlendirmenin imkanı yoktur. Ortada ya abartının ölçüsünün kaçırıldığı bir şaka ya da dış dünyayı algılamak ve yorumlamakta tedavi gerektirecek boyutta ciddi bir mental sorun olduğu düşüncesi uyanır.
Böylelerine genellikle 'mahallenin neşesi' gözüyle bakılır. Çevresini güldürmeyi amaçlayan 'uçukluk' sınırları içinde kaldığı sürece hayatımıza renk katan bir hoşluk olarak böylelerine de ihtiyacımız olduğu söylenebilir.
Ne var ki gerçekten kopukluğun sonucu her zaman 'sevimli' olmayabilir. Özellikle de siyasette gerçekliğin dışında, 'hayal aleminde', 'paralel bir evrende' yaşıyor olmak, ağır hatta trajik sonuçlar doğurur.
Örneğin dünyada ve Türkiye'de sosyalist-devrimci sol'un prestiji ve güvenirliğinin dibe vurmasında bu kopukluğun rolü çok büyüktür. Bütün çıplaklığıyla ortadaki gerçeklerin yorumlanmasında ya da belirli bir somut duruma ilişkin önerilen strateji, politika ve taktikler bağlamında “devrimcilik” ya da “komünistlik” adına öyle saçma sapan görüş ve öneriler ortaya atılmıştır ki, normal bir zekaya, ortalama bir kavrayış ve mantığa sahip olan yığınlar sol'un aklından şüphe eder hale gelmiştir. Onların sesine ve önerilerine kulak vermek, güven duyarak peşlerine düşmeyi düşünmek şurada dursun, “bunlar hangi dünyada ve zamanda yaşadıklarının farkındalar mı acaba” sorusunu sorulur olmuştur...
Burnunun ucunu dahi göremeyecek ölçüde gerçeklerden kopmanın trajik sonuçlarına ilişkin sol'un tarihinden birçok örnek verilebilir. Mesela Romanya'da Çavuşesku diktatörlüğünün 1989 Aralık'ındaki hızlı çöküşü bunlardan biridir.
O güne kadar Romanya'nın 'mutlak hakimi' olarak görünmenin ötesinde halkın kendisine 'taptığı' yanılsaması içinde olan Çavuşesku ve karısı Elena'nın 4 gün içinde yakalanıp kurşuna dizilmeleriyle sonuçlanan karşı devrimci ayaklanmanın fitilini, “halkın Çavuşesku'ya olan sevgisini ve rejime bağlılıığını dünyaya göstermek” amacıyla bizzat rejim tarafından örgütlenen bir gösteri ateşlemiştir. Devlet televizyonunun “kendiliğinden toplanan halkın sevgi gösterisi” olarak yutturmaya çalıştığı bu devlet mitingi sırasında Çavuşesku konuştuğu balkondan, “sosyalizmin Romanya'da ne denli kökleştiğini ve daha hangi yeni atılımlara hazırlandığını” anlatırken alandan yükselen cılız bir “yuh” sesi, o gece genel bir halk ayaklanmasına dönüşüp rejimin çöküşüyle sonuçlanmıştır.
Tarihi bırakıp günümüze ve Türkiye'ye gelecek olursak;
Davutoğlu'nun muzaffer bir Osmanlı padişahı edasıyla 7 Haziran gecesi yaptığı balkon konuşması, gerçeğin hala farkında ol(a)mayan benzer bir şaşkınlık örneği olarak herhalde kolay kolay unutulmayacaktır.
Peki, 7 Haziran'da ortaya çıkan gerçekliği görmemekte ısrarlı algı bozukluğu, sadece kafalarına taş düşmüş olan AKP yönetimi ve beslemelerle mi sınırlıdır?.. Benimseyip-benimsememek, hoşlanıp-hoşlanmamak ayrı bir konu, ancak rakamlara bürünmüş halleriyle de karşımızda duran somut gerçekleri hala kafalardaki kalıplara göre eğip bükme cambazlığına kalkışanlar sadece felsefi idealistler midir?..
Keşke öyle olsa!.. Hiç olmazsa ucu genel olarak sol'a da dokunan 'pişkinliklerle' karşılaşmamış oluruz. “Bunlar hala ne anlatıyorlar” şaşkınlığı ve iç bunaltısı yaratan beylik kalıpların kabak tadı vermenin de ötesine geçen kısırlaştırıcı etkileriyle uğraşmak yerine, belki anlamlı ve geliştirici tartışmalar yaşar, üzerinde durup düşünmeye değer 'fikir'lerle karşılaşırız.
“Kargadan başka kuş, kendilerinden başka komünist” tanımamakta birbirleriyle de yarışan çevreler, 7 Haziran öncesinde olduğu gibi sonrasında da bu saçmalama yarışında açık ara öndeler. Bu “enn-nnn-nnn sosyalistler”in yazıp çizdiklerini okurken sık sık “acaba biz bunlarla aynı ülkede ve zamanda mı yaşıyoruz” sorusunun yanında “bunlar acaba ne dediklerinin farkındalar mı” sorusunu sormamanın olanağı yok. Balatalar o denli sıyrılmış halde çünkü!..
Örneğin, 7 Haziran seçimlerine “Düzen dışı solun politik varlığını korumak” ve “devrimci sınıf siyaseti kulvarını yeniden şekillendirmek” iddiasıyla katılıp, YSK'nın açıkladığı gayrı resmi sonuçlara göre Türkiye çapında topu topu 13 bin 778 (yanlış okumadınız: 13 bin 778) oy alan Komünist Parti (KP) denilen “beyaz Türk sosyalistleri”nin hala, “..Parti seçim çalışmaları boyunca, tutarlılığı, kararlılığı ve ilkeli siyasetiyle hiçbir sayıyla sınanamayacak bir biçimde iz bırakmıştır”, “Komünist Parti memleketin aklı ve vicdani olmaya devam edecektir” masalları anlatmasını siz nasıl yorumlarsınız?!!!
Hüsranın moral çöküntüye dönüşmesini önleme telaşıyla seçim gecesi parti üyelerine gönderilen mesajda, bir taraftan “...'Siyasetimize seçmen örgütleme' aşamasına geçemediğimiz açıktır... zaten çok sınırlı olan toplumsal ilişki ağını (yani taraftarlarımızı dahi-nba) ayakta tutmayı başaramadık” itirafında bulunulurken, diğer taraftan uğranılan hezimete hala “Partimiz siyasi ve ideolojik hattını, bu hat doğrultusunda aldığı kararları, bir seçimde aldığı oylarla değerlendirmeyecektir...Söz konusu mücadele oyla ölçülmez” şeklinde ideolojik kılıf geçirme çabalarına gülmezsiniz de ne yaparsınız?..
Peki siz sıradan bir işçi ya da emekçi olsanız, gerçeklik duygusunu bu denli yitirmiş, bütün çıplaklığıyla ortadaki gerçeklere bile hala kafasındaki kalıplara göre takla attırmanın peşinde olan böyle “komünistler” ya da “devrimciler”i ne kadar ciddiye alırsınız? Onlara güvenir ve peşlerinden gitmeyi düşünür müsünüz?..