Metalde mevzilenme

Rüzgara göre yelken açmayı “öncülük” zanneden bu kuyrukçuluk işin farkında değil

İŞÇİ SINIFI
Perşembe, 11 Haziran 2015 (11 yıl 2 ay önce)

Serhat Tuna



 



Metal işçilerinin büyük direnişinin yarattığı sarsıntı sürüyor. Sarsıntı içerisinde herkes kendi meşrebince mevzilenme derdinde.



 



MESS'te örgütlü patronlar, direnişin kazanımlarını etkisizleştirme ataklarına girişti. 1998 ve 2012 direnişleri sonrası olduğu gibi yine bir işçi kıyımı dalgası yaratarak metal işçilerini harekete geçtiklerine pişman etmek istiyorlar. Kazanılan direnişlerin yarattığı moral motivasyonun, iç örgütlülüklerini sağladıkları taktirde neler başarabileceklerini yaşayarak gören işçilerin açtıkları yolun önünü kesmek için binbir yola başvuruyorlar. Bunun ilk hamlelerini Türk Traktör, Ford Otosan ve TOFAŞ'ta öncü işçileri işten atarak yaptılar.



 



Oyak Renault'da ise gösterilen örgütlü tepki nedeniyle bunu  başaramadılar. Fakat metal fırtınasının omurgası konumunda olan Renault işçilerinin kurduğu bu barikatı yıkmaya dönük hamleler yapmaya devam edeceklerini de gözden asla kaçırmamak gerekir.



 



İşçi aidatlarıyla saltanat kurmuş, mafyalaşmış gangster Türk Metal (TM) çetesi de yediği işçi yumruğunun sersemletici etkisinden sıyrılmaya, MESS'le işbirliği içerisinde kaybettiği mevzileri geri almaya çabalıyor. İşi eskisi kadar kolay olmayacak belki ama şirinlik gösterileri sergileyerek bilinç bulanıklığı yaratmaya, yakında muhtemelen uzmanı olduğu mafyatik yöntemleri de devreye sokarak yol almaya çalışmaktan geri durmayacak.



 





 



Sendikal anlayış, işleyiş ve örgütlenme tarzı olarak TM'nin ikiz kardeşi konumundaki Çelik-İş ise ölü soyuculuğuna soyunmuş durumda. Fabrikaların birçoğunda öncesinden yaptığı hazırlığa da yaslanarak işçileri kendine çekmek için takla üstüne takla atıyor. Bu kapsamda TOFAŞ'ta belli bir etki de sağlamış görünüyor.  



 



Metal işçilerinin büyük direnişini resmen seyreden Birleşik Metal (BMİS) bürokrasisi ise bilinçli bir uyuşukluk ve ruhsuzlukla gelişmeleri uzaktan izlemeyi sürdürüyor. Arayış içindeki metal işçilerinin karşısına “alternatif benim” iddiasıyla çıkmaya bile mecali ve niyeti yok. Çünkü eylem içinde bilinç sıçraması yapmış o kitle kendisine yönelecek olursa sadece BMİS içinde değil DİSK içinde bile dengelerin altüst olacağının farkında. O yüzden yankesicilikle yetiniyor; ordan burdan kopardığı ve sindirebileceğini düşündüğü küçük parçaları cebine indirmeyi yeterli görüyor. BMİS bürokrasisi, TM'den istifa edip kendisine üye olan EMPAY işçisini “Yuvanıza hoşgeldiniz” gibi söylemle karşıladı. Bu söylem bile BMİS bürokrasisinin işçiyi hala nasıl edilgen kılmaya, bir sığınmacı gibi görmeye devam ettiğini göstermektedir. En ileri söylem olarak işçilere “kendi temsilcilerini kendileri seçecek” diyen, fakat yapı ve işleyişinde hiçbirli  değişiklik işareti vermeyen BMİS “eski tas eski hamam” olmayı sürdürüyor.    



 



Mevcut sendikalara duyulan haklı öfke ve şiddetli güvensizlikten kaynaklı sendikal örgütlenmeyi reddeden bir anlayışın da işçiler arasında uç verdiğinin farkında olmak gerek. Toyota ve Hyundai tekellerinde uygulanan ve sendikal literatürde “Hyundai modeli” olarak bilinen bu görüş, tek tek fabrikalarda sendikasız sözleşme yapmayı öngörüyor. “Bizim işverenle bir sorunumuz yok. Bizim sorunumuz sendikayla” söylemi  bu anlayışla örtüşen yanlış bir yaklaşımı dile getiriyor. Metal fırtınasının ardından tek tek fabrikalarda dünya alemin gözü önünde verilen sözlere rağmen bugün hemen her fabrikada düğmesine basılan işçi kıyımı bu yolun yol olmadığının en somut kanıtı. Kaldı ki bu direniş sendikasızlaşmak için mi yapıldı?..



 





 



Bu tablo içerisinde uç veren bir başka yönelim de bağımsız yeni bir sendika kurma yönelimi. Bugüne kadar yaşadıkları Türk Metal ve Çelik-İş deneyimlerinden ağzı yanmış, diğer yandan BMİS bürokratlarına da haklı olarak güvenmeyen son direnişin öncüleri arasında bu fikre sıcak bakan belli bir kesim var. Onlar daha çok yaşadıkları olumsuz deneyimlerden hareketle bu fikre yakınlık gösteriyorlar. Onun kendilerine olumlu ve kolay gelen yanlarını görürken içerdiği sakıncalar ve tehlikeler üzerinde yeterince durmuyorlar.



 



Hemen hemen hepsi daha önce hiçbir sendikal mücadele deneyimine sahip olmayıp şu son süreçte öne fırlayan bu arkadaşların ruh halini anlamak mümkün. Ne var ki, kendilerini “sınıfın devrimci öncüsü” olarak görüp metal işçilerine de “yol gösterme” iddiasıyla harekete bir yerlerinden eklemlenmeye çalışanlar için aynı şeyi söylemenin olanağı yok. Bunlarınki “devrimci” olmak şurada dursun “öncü” bir tutum bile sayılamaz. Metal fırtınasının yarattığı şu kesitin coşkusuna kapılarak yaptıkları düpedüz kuyrukçuluk.



 



Direniş rüzgarından başı dönen ve ayakları yerden kesilen bu kuyrukçular, yeni bir sendika kurmayı baştan mutlaklaştırdılar. Bunu yaparken de değil sınıfın bütününün ve işçi sınıfı hareketinin bütünsel çıkarları ve geleceği için en yararlı yolun üzerinde düşünmek, metal işçilerinin sektörel bütünlüğünü sağlamanın önemini bile bir kenara bıraktılar. Sınıfın stratejik çıkarlarını merkeze koyan en uygun alternatiflerin neler olabileceğine kafa yormak yerine akıntıya kapılarak sürüklenmenin kolaycılığını seçtiler. Halbuki “öncülük”le kuyrukçuluk arasındaki fark tam da buradan geçiyordu.



 



Rüzgara göre yelken açmayı “öncülük” zanneden bu kuyrukçular, ne sektör çapında etkili yeni bir sendika kurmanın içerdiği zorlukların farkındalar ne de bu başarılacak olsa dahi sınıfın genel çıkarları ve sınıf hareketinin geleceği açısından bunun yol açacağı sakıncaları görüyorlar. İkincisi hiç umurlarında bile değil, birincisine ise sadece pembe gözlüklerle bakıyorlar. Direnişin deneyimi ve esinlediği ruh hali tazeliğini henüz tamamen yitirmemişken bile bağımsız bir sendika yöneliminin direnen fabrikaları dahi kapsayıcı olmaktan gitgide uzaklaşıp tekil fabrika örgütlenmelerine doğru evrildiğini hala göremiyorlar.



 



Kaldı ki, yeni bir sendika kurmanın önündeki tek engel işkolu ve işyeri barajları değil ki... Bunun maliyet boyutu var, kurumsallaşma boyutu var, metal sektöründeki çeteleşmiş diğer üç sendikayla rekabet ve onların saldırılarını etkisiz kılma boyutu var, kendini pratikte göstererek işçilerin güvenini kazanıp büyüme sorunu var... Bunlar daha ilk ağızda sayılabilecek handikaplar. İşin içine girildikçe karşılaşılacak gündelik sorun ve sıkıntıların sözünü dahi etmiyoruz.



 





 



Neoliberalizm, sınıfın sendikal örgütlülüğünü dahi dağıttı, parçaladı, zayıflattı. Bu gerçeği toplam sendikalı işçi sayısındaki korkunç düşüşlerden de görmek mümkün. Diğer yandan ezici bir çoğunluğunu 16-35 yaş kuşağının oluşturduğu Türkiye işçi sınıfı, bugünkü haliyle sendikal bilinç ve mücadele deneyimi bakımından bile henüz çok toy. Sadece bu iki olgusal gerçeği gözönünde bulundurmak bile;



 



1) Sınıfın daha fazla parçalanıp bölünmesi yerine -tabii ki devrimci temellerde, devrimci sınıf sendikacılığı çizgisinde- daha büyük birlikler oluşturmaya teşvik etmenin,



 



2) Bütün kirli sicillerine karşın ellerinde hala büyük maddi imkanlar bulundurmanın yanında burjuvazi ve devletinin de desteğini arkalarına alan mevcut sendikal yapıları sendika ağalarına ve bürokratlarına terk etmenin ne kadar yanlış ve kolaycı bir yaklaşım olduğunu görmek için yeter.



 



Gel gör ki, “öncü” geçinen kuyrukçular bu basit gerçeklerin bile farkında değiller. Kendileri görmedikleri ve düşünmedikleri gibi dünya ve Türkiye işçi sınıfı hareketinin tarihsel deneyimlerinden süzülüp çıkarılmış dersler ışığında uyarıda bulunanları da anlamamakta akıl almaz bir ısrar sergiliyorlar.



 



Alınteri olarak metal fırtınası henüz bütün hızıyla sürerken yeni sendikal arayışlara yol gösterme amacıyla bir hat önerdik (Hangi yol seçilmeli). Önerimizin özünü her şeyden önce alınacak kararların bütün fabrikalarda işçi demokrasisini sonuna kadar işletip bütün olasılıkların enine boyuna irdelenmesi oluşturuyordu.



 



Bunun somut biçimini “fabrika kurultayları”, bu kurultaylarda seçilecek fabrika temsilcilerinin yanı sıra BMİS, hatta Çelik-İş’e üye fabrikaların göndereceği temsilcilerin katılımına da açık merkezi bir “Büyük Metal Kurultayı” olarak tanımladık.



 



Önerimiz, işçi demokrasisinin işletilmesini temel alan yöntemin yanı sıra yine işçi iradesine dayalı sınıf sendikacılığı çizgisinin ‘olmazsa olmazlar’ını içeren bir öze sahipti. Bu öz temelinde ve bu yöntemin işletilmesi sonucu metal işçilerinin sektör bazında birliğini esas alma yaklaşımıyla BMİS’in DE alternatifler içinde değerlendirilebileceğini, fakat bağımsız bir sendika kurma kararına da varılabileceğini söyledik.



 



Önerdiğimiz mekanizma ve koşullar Bilal’in bile anlayabileceği kadar açık ve netti. O koşulların yerine getirileceği bir yapı bugünkü mevcut sendikaların tamamen dışında, yepyeni bir sendikal anlayış ve alternatif demekti. Bu koşulların karşılanacağı bir BMİS, hatta Çelik-İş ve Türk-Metal bile bugünkü BMİS, Çelik-İş ve Türk-Metal olmaktan çıkardı. Bu basit gerçeği görmek o kadar da zor değildi. Lakin sözünü ettiğimiz kuyrukçuluğun kafası bunu bir türlü almadı. Almak ve anlamak şurada dursun, bizi “BMİS propagandası” yapmakla, “İşçileri BMİS’e çağırmakla” suçlayan (!) ucuz polemik ve saldırılara hedef olduk.



 



Sınıfla ilişkilenmeyi sınıfın kuyruğuna yapışmakla karıştıran bu baylar belli ki proletaryanın kızıl sendikacılık çizgisinin teorisinden olduğu kadar tarihinden de habersizler. Her şey bir yana 1980 öncesinin Türkiyesi’nde göreli olarak güçlü olunan fabrika, hatta sektör sendikaları biçimindeki dar tekke örgütlenmelerinin zamanla nasıl eriyip nasıl olumsuz rol oynadıklarını bilmiyorlar. Sadece geldikleri geleneğin İskenderun Demir Çelik Fabrikası’nda (İSDEMİR) kalkıştığı Demir-İş macerasını hatırlasalar belki akılları başlarına gelir ama çoğuna sorsanız bugün Demir-İş’in ne olduğunu bile bilmezler. Sonra da bu cahillikle aleme ve sınıfa akıl vermeye soyunurlar.



 



Bu kuyrukçular, her şeyden önce her somut duruma, an’ın ruh hali ve dar kesimsel pencereden değil de sınıfın bütünü ve sınıf hareketinin stratejik çıkarları açısından bakmaya çalışmalılar. O zaman sorumlu bir öncülüğün ya da öncü sorumluluğunun sınıfı daha fazla parçalayan değil olabildiğince birleştirmeye çalışan, sendikal rekabet ve bölünmüşlüğe devrimci sınıf sendikacılığı çizgisinde darbe vuran bir rol oynamaktan geçtiğini belki o zaman görürler. Sınıf savaşının ustalarının her seferinde işçi sınıfının birleşik mücadelesinin altını çizdiğini akıllarından çıkarmazlar. Marks ve Engels'in birlikte kaleme aldıkları Komünist Manifesto'da farklı bir bağlamda dile getirdikleri “İşçilerin mücadelesinin esas sonucu, o anki başarı değil, sürekli genişleyen birleşmeleridir” vurgusunun ne anlama geldiği üzerine bir parça olsun kafa yorarlar.



 



Türkiye işçi sınıfı hareketinin önüne yeni bir sayfa açan metal işçisi, işçi hareketinde “sürekli genişleyen bir birleşme” sağlamanın zeminini de yaratabilir. Bugün yüklenilmesi gereken halka öncelikle budur.