“...ölüm orucu gibi bizler için yeni olan bu göreve talip olurken, tam bir içtenlikle gönüllü olduğumu bilmenizi isterim. Diğer bütün yoldaşlarımın da kendilerini aynı duygularla önerdiklerini biliyorum"
“TİKB'nin tarihini yazma” görünümünde ortaya çıkıp o tarihi gözden düşürmek için başvurulabilecek en düşkün yöntemlerden birini seçen Yaşar Ayaşlı, kendini “biricikleştirme”nin yanında sırf kişisel kin ve düşmanlık duygularını tatmin için, 1984 ÖO Direnişi'ne dil uzatıp o tarihsel direnişte ölümsüzleşen Mehmet Fatih ÖKTÜLMÜŞ'ün ölümünü bile istismar konusu yapmakta tereddüt etmiyor. O kişisel resmi tarih anlatımında alçalmanın zirve noktalarının başında bu konu geliyor.
İstanbul cezaevlerinin de Mamaklaşması'nın önünü almakta tayin edici bir rol oynayan o görkemli devrimci direniş, Yaşar Ayaşlı megalomanına göre: Kendisinin görüşünün sorulmadığı bu eylemde TİKB 'öncü savaş' zihniyetine sahip olan o zamanki Dev-Sol'un kuyruğuna takılmıştır. Bu asıl olarak Kenan Güngör'den, onun kişiliği ve hırslarından kaynaklanmıştır; öte yandan MK üyeleri içinden o eylemde ölüme yatacak isim olarak Fatih'in seçilmesinin arkasında bazı kuşkulu noktalar vardır, Fatih biraz da oyuna getirilerek öne sürülmüştür. Bu yüzden onun ölümü “ŞAİBELİ”dir! Nitekim o zaman ittifakla onu ölüme gönderen MK üyelerinin hiçbiri, daha sonraki yıllarda -1996 ve 2000 kastediliyor- kendileri bu tür eylemlere katılıp ölüme yatmamışlardır!!!
Ayaşlı'nın '84 ÖO “değerlendirmesi” anahatlarıyla böyledir!.. Açıklamamın girişinde, “TİKB'nin tarihini yazma” iddiası ve görünümüyle ortaya çıkıp gerçekte kendini ilahlaştırmanın peşinde koşan Yaşar Ayaşlı'nın yazdıklarıyla 12 Eylül'ün itirafçılarının itirafları ya da “küfür romanları” arasında ne fark olduğu sorusunu sormuştum ve amaç başta olmak üzere yazılanlara hakim olan ruh hali ve mantık, devrimci örgütler ve örgüt içi ilişkiler hakkında çizilen tablo ve kullanılan yöntemlere kadar aradaki büyük benzerliklere işaret etmiştim. Aynı soruları şimdi somut bir olay özgülünde tekrar soruyorum: '84 ÖO eylemine ilişkin olarak örneğin Adil Özbek bir “değerlendirme” yapacak olsaydı, Yaşar Ayaşlı'nın bu yazdıklarından farklı -ve daha fazla- ne söylerdi?..
Burada söz konusu olan, o gün ya da sonradan yanlış bulunan bir eylemin, tarihsel sürecin akışı içinde ortaya çıkan somut sonuçların ya da zamanla değişen ölçü ve yaklaşımların ışığında tekrar tartışmaya açılıp eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutulması değildir. Böyle bir şey çok normal, çok doğal, herkesin hakkı olduğu gibi devrimci bir niyet ve amaçla yapıldığı sürece herkes için eğitici ve ufuk açıcı bir girişim olur. Buna bir lafım yok ve olamaz da. Ama burada yapılan tamamen farklı bir şey. İleri sürülen tez şu: O eyleme devrimci niyet ve düşüncelerle girilmiş değil; o eylem içten pazarlıklı birinin diğerlerini de etkileyip peşinden sürükleyerek yine başka bir hesap içindeki Dev-Sol'un kuyruğuna takıldıkları, bu arada Fatih'in de ketenpereye getirilerek ölüme sürüldüğü şaibeli bir eylemdir”!!!
İşte bu adiliktir!.. Polis ağzıyla konuşmaktır!.. Polisin, devrimci militan örgütleri ve onların yaptıkları eylemleri değersizleştirmek için çok sık kullandığı kalıplaşmış bir tezi kullanmaktır!.. Hastalıkli bir kin ve garez beslediğin insanları lekeleyip onlar hakkında şaibe yaratabilmek için Fatih'i kullanıp “onun oyuna getirilerek ileri sürüldüğünü” iddia etmek, Adil'leşmektir!.. Bu denli alçalmayı her kim, “ne var bunda bu kadar öfkelenecek canım, adam da kendi görüşünü söylüyor” rahatlığı ve genişliğiyle karşılıyorsa o da aynı iplikten dokunmuş bir kumaş parçası demektir!...
Devrimcilikten ve devrimci değerlere saygıyı korumaktan vazgeçtik, vicdan sahibi dürüst ve namuslu bir insanın bile bu kadar rahat ve kolay ileri süremeyeceği bu kadar alçakça bir iftiranın Mahmut Gürsel Kuş'tan çıktığını biliyorduk. Onun bu dedikoduyu sağda solda yaydığı kulağımıza çalınmıştı. Cezaevinde devrimci direniş kavramından bihaber, 12 Eylül döneminde kaldığı Mersin ve Malatya Cezaevlerinde İstiklal Marşı söylemek ve yemek duası dahil dayatılan her yaptırıma paşa paşa uymuş, direnmesi yönünde gönderdiğimiz bütün haber ve direktiflere kulak asmamış bu fesat ve dedikodu kumkumasının bu kadar ileri giden bir ifdirayı neresinden uydurduğuna da akıl sır erdirememiştik. Ne o dönem ve sonrasında İstanbul cezaevlerinin koşullarını bilirdi ne ÖO sürecinin nasıl geliştiğine dair net ve güvenilir bilgiler alabileceği bir “kaynağı” vardı. “İçimizden kimin Ölüm Orucu'na yatacağını belirlemek için güya aramızda gizli oylama yapmışız, kağıtlar açıldığında 4 oyun da Fatih'e verildiği görülmüş...” MGK alçağı bu dedikoduyu yayıyordu. Her şey bir yana, o koşullarda biz o “sandığı” nereye koymuştuk da gizli oy-açık sayım yöntemiyle bir oylama yapmıştık!!!
Bu rezil iftira, Yaşar Ayaşlı'nın sözde tarih anlatımında şimdi yazılı hale getirilmiş olarak karşımıza çıkıyor. O zaman bu denli düşkünleşen bu iftiracılara söylediklerini yedirme işlemine o sürece ilişkin gerçekleri anlatarak başlayalım:
12 Eylül faşizminin TTE saldırısına karşı TİKB olarak ÖO'na başvurma kararı, ben daha Şube'deyken MK'nın Sultanahmet'ten Sağmalcılar'a nakledilen tutuklu üç üyesi tarafından alınmış (Fatih, Kenan Güngör ve Remzi Küçükertan). Sultanahmet'ten başlayarak fiili direniş ve uzun süreli açlık grevi gibi yollar kullanıldıktan sonra, devrimci iradeyi kırıp Mamak'ta ve o zamanların Diyarbakır'ında olduğu gibi teslim almak amacıyla girişilen saldırının tayin edici bu ilk adımını püskürtmenin başka yolunun kalmadığı düşüncesinden hareketle varılmış bu ortak sonuca (ki kendi adıma hala savunup paylaştığım doğru devrimci bir tespit ve karar bu). Ayrıca bu karar, dışımızdaki devrimci örgütlerle bu konuda aylar boyunca yapılan tartışmalar süreci içinde şekillenip olgunlaşmış. Yani önü arkası fazla düşünülmeden bir çırpıda ya da bir toplantıda alınan bir karar değil.
TTE dayatması karşıma ilk olarak Selimiye'de çıktı. Hakkımdaki tutuklama kararının yüzüme okunduğu mahkeme dönüşü, “TTE giymenin, tutukluların uyması gereken bir kural olduğu“ söylendi. Uymayacağımı belirttim. Daha önce, dayatılan askeri kurallara da uymayacağımı söyleyince 1 haftaya yakın işkenceden geçirildiğim halde tavrımı değiştiremeyeceklerini gördükleri için bu kez dayak zoruyla giydirmeyi denemediler. Fakat üstümdeki bütün giysileri alarak Şubat soğuğunda Selimiye'nin hücrelerinde don-gömlek bıraktılar. 14 Mart'a kadar bu vaziyette tutuldum.
14 Mart günü götürüldüğüm Metris'te doğrudan tecrit koğuşuna konuldum. TİKB'nin Dev-Sol'la birlikte ÖO'na başlama kararı aldığını orada, Dev-Sol'cu devrimcilerden öğrendim. Metris tecridinde kaldığım sürece gelişmelerle ilgili haberleri bu arkadaşlardan öğrendim. Hazırlanan ortak eylem programına göre direniş ilk olarak bizim bulunduğumuz Metris tecrit koğuşundan başlayacakmış; 11 Nisan sabahı biz eyleme başladık. Peşimizden Metris'teki diğer koğuşlar ve kadınlar koğuşu, 14 Nisan'da da Sağmalcılar Özel Tip direnişe başladı.
1 Mayıs günü hepimizi Sağmalcılar Özel Tip'e sevkettiler. H-9 hücresine konuldum. Fatih'le Remzi, karşımdaki G Blok'un benim göremediğim arka yüzündeki hücrelerde kalıyorlardı; Kenan Güngör ise benim bulunduğum blokun arka yüzündeki koğuşlardan birindeydi. Bloklar arası genel iletişim kanalları üzerinden birbirimizle yazışmaya başladık.
Sağmalcılar'a gittiğimde, TİKB adına birinci ÖO ekibiyle ikinci ekipte kimlerin yer alacakları yoldaşlar tarafından belirlenmişti. Sadece ilk ekipte, önder kadrolardan biri olarak MK adına kimin yer alacağı konusunda bir belirleme yoktu. Sürecin gelişimine dair bana iletilen yazılı belgeleri, başka örgütlerle ve Dev-Sol'la yapılan yazışmaları, iç yazışmaları, Metris'tekiler dahil tek tek bütün yoldaşlardan ve sempatizanlardan istenen görüş ve değerlendirmeleri, gönüllülük mektuplarını, vb. peyderpey okuyup inceledikten sonra, MK adına eyleme kendimi önerdim. Bu konuda yapılan ilk yazılı öneri benimki oldu. Öz olarak, “benim henüz yeni yakalanıp geldiğimi, onların yıllardır cezaevinde bir dizi açlık grevi yapıp kötü beslendiklerini, bu yüzden vücut direnci bakımından benim onlara göre daha avantajlı bir konumda olduğumu, ÖO Direnişi'nin doğasından dolayı bu eylemde direnişi olabildiğince uzun sürdürebilecek durumda olmanın önemli bir avantaj olduğunu, bu yüzden bu onurun bana verilmesini” talep ettim.
Buna ilk “tepki” Fatih'ten geldi. “Sen bize lazımsın” içeriğinde kendi adıma sadece gurur verici ve utandırıcı bir dizi övgüye dayalı itirazı dışında, benim gerekçemi “çürütmek” için de, “yeni geldin ama Şube'de de açlık grevi yaparak geldin. Hem gördüğün işkencelerin hem de bunun yıpratıcı etkilerini yaşıyorsun, dolayısıyla bu konuda sen de bizlerden farklı değilsin...” itirazını yöneltiyordu.
Ardından Remzi Küçükertan da kendisini önerdi. O da, “bu direnişte örgütü temsil etmenin bir onur olduğunu, kendisinin bu bayrağı taşımayı çok istediğini ve örgütün yüzünü kara çıkarmayacağından emin olmamızı” istiyordu. O dönem içimizde kendini önermeyen sadece Kenan Güngör oldu. Son aşamada, “kim olsun” sorusuna herkesin artık kesin yanıtını verdiği aşamada “Ben Fatih yoldaşın adaylığını destekliyorum” içeriğinde kısacık bir irade beyanı dışında, bizlerin diğerlerini caydırmak için birbirimize yazdığımız ve herkesi dolaşan yazışmalara bir gün bile katılmadı, tek bir yorum yapmadı, herhangi bir görüş belirtmedi.
Fatih, Remzi'yi ve beni ikna edip kendi lehine adaylıktan çekilmeye ikna etmek için bütün Fatih'liğini kullandı!.. 15 Mayıs'ta aynı arabada mahkemeye götürülmüştük. Hepimiz o gün sabahtan akşama kadar bir arada olabildik (ki bu onunla son görüşmemizmiş meğer); orada bile, konuştuğumuz ve konuşulacak o kadar konu arasında bunu da araya sokuşturarak adaylıktan vazgeçmem için beni iknaya çalıştı. O günden önce ve sonra gönderdiği yazılı notlarla bizi resmen 'bunalttı'. Ağzımızdan girip burnumuzdan çıkmaya çalışıyordu. Bir seferinde, o zamanlar Sağmalcılar'da nadir bulunan pembe pelur kağıda yazılı bir notla birlikte bir kesme şeker gönderdi. Notta yine “bırak bu bayrağı ben taşıyayım...” içeriğinde kulis yapıyordu; kesme şekeri de “rüşvet” olarak gönderdmişti.
Fatih'in tezgaha getirilip öne sürüldüğünü iddia edebilecek kadar küçülen alçaklar, onun son mektubunun daha girişinde şöyle bir konuya değinme ihtiyacını niye duyup şunları neden söylediği üzerine bir an olsun düşünmüşler midir acaba:
(...) Yoldaşlarım, ölüm orucu gibi bizler için yeni olan bu göreve talip olurken, tam bir içtenlikle gönüllü olduğumu bilmenizi isterim. Diğer bütün yoldaşlarımızın da kendilerini aynı duygularla önerdiklerini biliyorum. Askeri faşist diktatörlüğe, teslimiyetçi oportünizme karşı mücadelemizde önemli adım olacak ölüm orucumuza, belki de yoldaşlar benden daha fazla layıktır. Ama onların, örgütümüz TİKB'nin yaşatılmasında, zorlu ve şanlı mücadelesindeki belirleyici konumları ve bu konudaki üstün yetenekleri (onlar kabullenmese de bu böyle) onların kesinlikle böyle bir eylemde yer almamalarını zorunlu kılıyor.
(...) Bugün havalandırmada ölüm orucunun anonsu yapıldı. Bir kez daha yüreğim inançla doldu. Tarihi rolü olan böyle bir görevde TİKB'nin bayrağını diğer yoldaşlarla birlikte taşıyacağımdan dolayı tarifsiz bir sevinç içindeyim. Bir dizi aldığım kutlama mektupları TİKB'yi onurlandırıyor...
Sizler hala “Fatih'in yakın yoldaşları” olarak pazarlamaya çalışıyorsunuz kendinizi öyle mi?.. Gerçekte ona ne kadar uzak, ondaki yüce gönüllülük ve tevazudan ne kadar nasipsiz, ondaki saflık ve temizliğe karşın ne kadar kirlenmiş ve düşkünleşmiş olduğunuz açık ve ortada değil mi? Onun son mektubundan aktardığım şu satırlarla yıllardır dedikodu kazanlarınızda kaynatıp şimdi de “tarih anlatımı” görünümü altında yazılı hale getirdiğiniz bu konudaki iddiaları yan yana koyun, nasıl rezil birer iftiracıya dönüştüğünüz belli değil mi?..
O günlerde, gerek bizim güçlerimiz arasında gerekse Dev-Sol'un saflarında adeta elle tutulabilecek kadar yoğun ve güçlü bir devrimci ruh hali vardı. Bir taraftan, TTE barikatı yıkılacak olursa arkasından neler gelebileceğini tahmin etmekten kaynaklanıyordu bu ruh hali, diğer taraftan yalpalamaları şaşırtıcı olmayan güçler dışında kalan bazı devrimci örgütlerin bu konuda sergiledikleri cesaretsizlik ve ikili tutumlarına duyulan öfkeden besleniyordu. Koca İstanbul cezaevlerinin kaderinin, gelinen noktada ÖO'nun kaçınılmazlığı yaklaşımında birleşen iki örgütün omuzlarına bırakıldığı düşüncesi hakimdi.
Bu haksız ve yanlış bir düşünce de değildi. ÖO konusunda gelgitler yaşayan devrimci örgütlerin hepsi, faşizmin TTE saldırısının aslında bir başlangıç noktası olduğunun pekala farkındaydılar. O güne kadar bütün devrimci örgütlerin omuz omuza direndikleri İstanbul Cezaevleri'ndeki direniş hattı bu noktada kırılacak olursa, arkasının geleceği çok açıktı. Nitekim ÖO eyleminin sağladığı fren etkisi yanında TİKB ve Dev-Sol'un TTE'yi giymemekteki net ve kararlı duruşların devam ettiği bir kesitte bile, uzun süren tereddüt ve yalpalamalardan sonra “TTE'nin giyilebileceği” kararını alan örgütlere anında dayatılan yeni yaptırımlar (Nazilerin Yahudileri aşağılamak amacıyla dayattığı göğüslerine sarı yıldız işlenmiş giysilerle dolaşma mecburiyetine benzer bir uygulama olarak devrimci siyasi tutsakları adi birer suçlu olarak gösteren yaka kartları takma zorunluluğunun dayatılması, mahkeme ve hastane gidiş gelişlerinde arama sırasında pantalonların üst düğmesinin açılmasının istenmesi -arkasından çırılcıplak soyunma talebinin geleceği çok açıktı) eğer o barikat yıkılsaydı neler olacağı hakkında bir fikir veriyordu.
Böyle bir direnişin kaçınılmazlığı yanında haklılığına ve tarihsel önemine duyulan inanç, bir-iki istisna dışında tüm yoldaşlarda müthiş bir devrimci heyecan ve eylemde en önde yer alma isteği uyandırmıştı. Sağmalcılar'a vardığım ilk gece bana iletilen adaylık mektuplarını okurken gözyaşlarımı tutamadığımı hatırlıyorum. Fatih'in, kesme şeker rüşvetiyle birlikte gönderdiği notta yazdığı hala unutamadığım bir cümle, o günlerde hakim olan ruh halini çok çarpıcı bir biçimde yansıtıyordu aslında. Fatih diyordu ki; “Dışarda askeri bir eylemde ya da bir çatışmada vurulup düşecek olursan sonuçta bir örgütün şehitlerinden biri olursun, ama bu eylemde şehit düşen, şu ya da bu örgütün değil TDH'nin şehidi olacak!..” Bu onurun kendisinden esirgenmemesini onun için çok istiyordu. İstediği oldu, öngörüsünde de haklı çıktı!..
Sırf kendi sefil benliklerini, kişisel kin ve garezlerini tatmin için bugün o görkemli tarihsel direnişi bile lekelemeye kalkışıp Fatih'in ölümünü “şaibeli” olarak niteleyecek kadar kendilerini kaybeden kavga kaçığı döküntüler anlayamazlar işte bu duyguyu!..
Yaşar Ayaşlı, Fatih'i işin içine bugün katıyor. Yoksa onun '84 ÖO'na yönelik eleştirisi “niye benim düşüncem alınmadı” tepkisinden kaynaklı ve onunla sınırlıydı. Antep'teyken buna, “Aysel'i neden ilk ÖO ekibine kattınız; yaktınız gencecik kızı...” şekhinde aklın almayacağı ucuzluk ve basitlikte bir “eleştiri” daha eklendi. Aysel'in anne ve babasının -ve sonraları bir de Nurten'in- ağzından duyduğumuz bir tepkiydi bu. Ama onlar sonuçta birer ana ve babaydılar, üstelik bu insanlar ne komünistlik iddiasındaydılar ne de örgüt adamıydılar. Onların bu odaktan bir eleştiri getirmeleri bu yüzden tümüyle anlaşılabilir bir durumdu ama bir zamanlar bu örgütün sekreterliğine kadar gelmiş biri soruna nasıl böyle yaklaşır, sıradan bir aile mensubu ağzıyla konuşabilirdi?.. Bu aslında o zamanlar artık inişe geçmiş olan Yaşar Ayaşlı'daki irtifa kaybıyla bağlantılıydı; onun dünyaya bakış açısında, ekseninde ve ölçülerinde başlamış olan değişimi yansıtıyordu...
'84 ÖO Direnişi'ne yönelik hazımsızlık ve tepkileri asıl olarak kendisine bu tarihsel eylemde bir rol düşmemiş olmasından kaynaklanan Yaşar Ayaşlı'nın bu konudaki “yarasını” kanatan bir gelişme de 1988'de yaşandı. O tarihsel direnişe birlikte başlanan ama sonuç aşamasında bildiğini okuma yolunu seçen Dev-Sol'un, yakışıksız ve çiğ bir tavırla o eylemi kendine mal etmeye yönelik girişimleri sırasında ileri sürdüğü gerçekdışı bazı iddialara yanıt vermek amacıyla Bursa Özel Tip'teyken bir “açık mektup” kaleme aldık. Mahmut Gürsel Kuş, o zamanlar dışarda ve örgütün sorumlusu konumundaydı. Biz altına herhangi bir imza atmadan mektubu gönderdik. O zamanlar çıkan Emeğin Bayrağı dergisinde yayınlatılan bu açık mektubun altına, kendi kafasından, imza olarak sadece ÖO Direnişi sırasında cezaevinde bulunun üç MK üyesinin isimlerini yazmış. Yaşar Ayaşlı bunu da mesele yaptı. Antep'te olduğumuz dönemde, “Siz '84 ÖO kararını alırken de zaten bana sormadınız, sonrasında da beni dışlamayı sürdürüyorsunuz..” şeklinde akılalmaz bir tepki gösterdi.
Hem imza meselesinin bizden kaynaklanmadığını hem '84'te kararın hangi koşullarda nasıl alındığını bir kez daha anlattım '89'daki o tartışma sırasında da. Hatta, “Koşullar elverseydi de bizimkiler sana ulaşıp görüşünü sorsalardı ve sen de eylemi yanlış bulduğunu söyleyip karşı çıksaydın, hatta Sağmalcılar'a gidip durumu öğrendiğimde ben de sana hak verip senin görüşüne katılmış olsaydım ne değişecekti? Devrimci bir örgüt işleyişi açısından sen ya da biz yine azınlıkta kalmış olacaktık, sonuçta yoldaşların almış oldukları direniş kararı uygulanacaktı. Daha ne bunun tantanasını yapıp duruyorsun?..” diyerek işin örgütsel işleyiş boyutuna da işaret ettim. Ama bunu anlamadığını o zaman da biliyordum.
Çünkü onun “örgüt ve işleyiş” anlayışına göre, o bir şeyi yanlış bulup karşı çıkmışsa, diğerleri istedikleri kadar ezici bir çoğunluk oluştursunlar buna karşı çıkma, bunun dışında bir politika ve tutum belirleme hakları yoktu!!! Çünkü o “üstün birey” ve “biricik”ti!!! Yalnız buna sadece tıpta değil siyaset biliminde de 'megalomani' deniyordu ve son kişisel resmi tarih anlatımından da görülebileceği gibi Yaşar Ayaşlı'nın esas problemi, iflah olmaz bir megaloman olmasından ileri geliyordu!..