İstanbul Barosu Genel Kurulu, 14-15 Ekim 2006 tarihinde Lütfü Kırdar Salonu'nda yapıldı. İlk gün başkan adayları kendi grupları adına konuşmalar yapıp oy istediler. Bu sene 5 ayrı liste ile seçime girildi.
Önce İlke grubu 6387 oy alarak tekrar yönetime geldi. Av. Yücel Sayman 4954, Av. Satılmış Şahin 2862, Av. F.H. Baykan 1204 ve Av. Muhittin Köylüoğlu 70 oy aldılar seçime katılan 15 binin üzerindeki avukattan.
İstanbul Barosu Genel Kurulu'nda bir çekişme vardı ama bu çekişme düşüncelerin, projelerin yarıştığı, aydınlık günler için hukuksal alanda bir yapı taşı koyabilecek, ilkeleri belli olan bir baro yönetiminin oluşmasından ziyade ne şekilde olursa olsun yönetimi ele geçirmeye dayalı gövde gösterisine tekabül ediyordu. Temel ve genel hukuk politikaları konusunda hiçbir fikrin ortaya konulamadığı ve böyle bir durumdan kaynağını alan bir projenin olmadığı bu genel kurul, ülkenin hukuk politikasını belirleme konusundaki fakirliğinin açık bir göstergesidir.
Hukukun oluşumunda etki edemeyen, etki edebilecek bir vizyona sahip olamayan bir baro iktidar tarafından oluşturulan hukukun figüranı olmaktan öteye gidemez.
İstanbul Barosu'nun 24 bin kayıtlı avukatının 15-16 bin kişisinin seçime katılmasının yüksek bir oran olduğu görülmektedir. Bu yüksek katılımın baro yönetiminin iradesine yansıyacak ve sorgulayacak kadar takipçisi olmasını dileriz.
Genel kuruldan izlenimler;
Öncelikle belirtmek isteriz ki, her baro başkanı adayı kendi gerekçelerini sıralayıp oy isterken, bir samimiyet sorunu olduğu hem söylemlerde hem de gözlemlerde kendini ortaya koydu.
Avukatın kimliksiz ve kişiliksizleşmesi, etik değer yitiminin nasıl önleneceği, terörle mücadele yasası gibi antidemokratik yasalara karşı hukuk ve demokrasi mücadelesi hattının nasıl örüleceği vb. konularda ön açıcı bir konuşmaya da rastlayamadık.
Belki de en önemlisi avukatlar kitlesi gibi aydın veya yarı aydın bir kesimin bu kadar ucuz ve basit söylemlerle nasıl etki altına alınabildiği ve bunun farkında bile olunmaması.
2 yılda bir yapılan seçimlere bu sene damgasını vuran CHP-AKP çekişmesi oldu. Bir yönüyle yönetime girebilmek için her türlü yolu deneyen AKP, siyasal İslamcı gruplara üstü kapalı ya da açık olmak üzere desteğini sunmuştur. Bir kısmına oy garantisi vermek suretiyle delegelik almak şeklinde cereyan eden bu işbirliği, diğer bir grup açısından tanıtım yemeklerini finanse edip avukat bürolarına poşet içerisinde ajanda ve kalem dağıtımı ile şekilleniyordu. İşçi Partisi tarafından finanse edilen bir grup ise keskin söylemi ile mesaj yağmuruna tuttuğu meslektaşlarını etkilemeye çalıştı.
Döneme başkanlığın verdiği avantajları kullanarak giren "Önce İlke" grubu ise ajanda, masa ajandası ve dergiyi ücretsiz olarak dağıtırken, her türlü seminer ve bayram kutlamasını, propaganda malzemesi olarak kullanabileceği her türlü siyasal ortamı da baro olanaklarını kullanarak kitlesine yaygın biçimde ulaştırma becerisini gösterdi.
Fransa'da Ermeni soykırımının inkarının suç sayılmasına karşı yürüyüş ile seçim öncesi gövde gösterisi milliyetçi damarı şahlandırırken Önce İlke grubunun sadece vitrine oynamadığı bir kez daha genel kurul salonunda görüldü.
90'lı yıllarda Çağdaş Avukatlar Grubu içerisinden ayrılan Önce İlke grubu bu ayrılığın 2 gerekçesi olduğunu belirtmişti. Bunlardan biri Kürt sorununa bakış ve laiklik konusundaki tavır farklılığı idi. Önce ilke grubu ülkenin bağımsızlığı ve bütünlüğü konusunda çağdaş grubun benimsediği ezilen halkların kendi kaderini tayin hakkını kabul etmiyordu. Ve yine laiklik konusunda CHP çizgisini izlediğini açıkça ilan etmişti. Önce İlke grubu Danıştay’a saldırı, toplumda yükseltilen milliyetçi-şoven tavır, başörtüsü konusunda AİHM'nin kararı, Ermeni tasarısı gibi hususlarda CHP çizgisini ve dolayısı ile Kemalist çizgilerinin gereğini rahatlıkla yerine getirebildiler.
Çağdaş Grup ise Avrupa Birliği, laiklik, Kürt sorunu konusunda birbirine zıt görüşlerin kitlesinde bulunması nedeniyle net bir tavır sergileyememiş ve doğal olarak kitlesinin dağılmasının önüne geçememiştir.
İstanbul Barosu dünyanın en büyük 3 barosu arasında yer alan bütçesi 21,5 trilyon olup 1,5 trilyon fazlası olan bir mali güce tekabül etmektedir.
Böyle bir baronun yönetiminde olmak hem ülkenin siyasal politik gündemi açısından tayin ediciliği ve belirleyiciliği açısından büyük önem taşımaktadır. İç ve dış politikaların kurumları ve toplumları etkilediği araçlarından en önemlileri barolardır. İnsan hakları mücadelesinde, savunma hakkının kullanımında ve hukuk mücadelesinde yönetimin iradesi ve bakış açısı önemini hissettirmektedir.
Kemalist bakış açısı ile bakıldığında her saldırıyı Atatürk’e şikayet edip Anıtkabir’e yürütürsünüz kitlenizi. Sosyalist, devrimci bakış açısı ile baktığınızda devletin bu işteki durumunu ortaya koyar protestonuzu kitlesel olarak devlete yöneltirsiniz. İki tavır arasındaki fark bir hukuk fakültesi mezunu için tarife gerek duyulmayacak kadar açıktır. En önemlisi baroların toplum nezdinde sahip oldukları genel saygınlığın siyasal partilerce istismar edilmesine aracı olmalarıdır.