Nobel edebiyat ödülünün Orhan Pamuk’a verilmesi ve bunun tam da Fransa Parlamentosu’nun Ermeni soykırımı üzerine kararının Türkiye’de yarattığı çalkantılara denk gelmesi, onu bir kez daha tartışma gündemine oturttu. Pamuk, Nobel ödülünü almadan önce de giderek büyüyen ve uluslararasılaşan hayranlar kitlesi -yoksa "piyasası" mı demeliydik?- kadar özellikle milliyetçilerden oluşan nefret edeni olan; hemen her romanıyla, son yıllarda da hemen her yaptığı ve söylediği ile siyasal ve eğer denilebilirse edebi, felsefi ve kültürel olarak gündem olmayı ve yaratmayı başarmış bir kişilik, vaka ya da daha doğrusu "marka"dır.
Orhan Pamuk vakası ve markasının "önlenemez yükselişi"nin tarihsel arka planına bakıldığında yapılacak ilk tespit şudur: Onun bir "süper edebiyat starı" olarak yükselişi, neoliberalizm ve post-modernizmin dünya çapında ve Türkiye’de yükselişinin bir ürünüdür ve giderek yetkinleşen yeniden üreticisidir.
Zengin bir ailenin çocuğu olarak İstanbul’un nezih burjuva ve üst orta sınıf semtlerinden Nişantaşı’nda büyüdü. Sınıfsal kökeni itibarıyla da, Türkiye burjuvazisi ve orta sınıflarının, neoliberalizmle geçirdiği dönüşümü ve bu sınıfların dünyaya bakışındaki değişimi içinden yaşadı. Onun romanlarının kronolojisi, bu sınıfsal bakış açısındaki değişimin, kültürel-felsefi plana uyarlanmasının ve bir adım önden yansıtılıp yeniden üretilmesinin kronolojisidir. Bu büyük toplumsal dönüşümü, burjuvazi ve orta sınıfların gözünden, gözlem ve koku alma yeteneğiyle en hızlı yakalayan, arka planındaki yükselen neoliberalizmin edebi-kültürel temsiliyeti misyonu ile birlikte yeni türden bir bireysel başarı hırsıyla ona damardan giren en birinci liberal aydınlar arasında yer aldı.
Gözlem ve "public relations (halkla ilişkiler ve pazarlama)" yeteneğini geliştiren mimarlık ve gazetecilik eğitimlerini yarım bıraktı. Geçim gibi bir sorunu olmadığından tüm zamanını büyük bir hırsla roman yazmaya adadı. İlk romanı "Cevdet Bey ve Oğulları"nı 1979′da tamamladı.
Türkiye’de neoliberalizm ve post modernizmin pek esamisinin okunmadığı bu yıllarda, roman, yazım tekniği olarak klasik ve belgesel gerçekçilik tarzındaydı. Fakat içeriği, karakterleri ve bakış açısı olarak Türkiye romancılığında bir devrimi değil ama bir tür "devirmeyi" temsil ediyordu. Kendi ailesi ve yakınları temelinde Pamuk, bu romanında Osmanlı'nın sonlarından itibaren bir burjuva ailesinin üç kuşağının yaşamlarını öykülendiriyor ve Türkiye tarihini de bu burjuva ailesini merkeze koyarak, onların gözünden ele alıyordu. Türkiye roman ve edebiyatında toplumcu gerçekçiliğin halen ağır bastığı bir dönemde, Pamuk, roman tekniğinde gerçekçi olmakla birlikte, içerikte neoliberalizm ve postmodernizme doğru bir adım atıyor, ve romanlarda ağır basan "halkçılığı" bir darbeyle devirerek, burjuvaziyi ve onun bakışını romanının ve fakat "tarihin de" merkezine yerleştiriyordu!
Milliyet yayınlarıyla sözleşmesine karşın roman, yayınevi tarafından, o dönemin sınıf mücadeleleri ve halkçı demokratizm ruhu ve kültürüne uygun olmadığı için satmayacağı kaygısıyla olsa gerek yayınevi tarafından basılmadı. Sınıfsal güç dengelerini ve toplumun ve orta sınıfların "ruhunu" dehşetle değiştiren 12 Eylül askeri faşist darbesinden sonra yayınlandığında ise 1982′de Milliyet, 1983′te Orhan Kemal ödüllerini aldı!
1983′te yayınlanan "Sessiz Ev" romanın da ise, neoliberal ve post-modern izleği serpilmeye başlamıştı. Bir devrimci genç, bir burjuva çocuğu ve bir yaşlı tarihçinin kahramanlarını oluşturduğu romanda, eksene devrimci ile burjuvanın çelişkisinden ziyade, "kuşak çatışması" ve yaşlı tarihçinin devrimci ve burjuva gençleri "bir potada eriterek" yazacağı ansiklopediyle "doğu-batı arasındaki uçurumu" kapatmayı hayal etmesi üzerine kuruluyordu. "Modern batı" ile "geri kalmış doğu" arasındaki ikilem, bilgi ve kültürle kapatılacaktı! Bu romanda Pamuk, kendi önüne koyduğu misyonla birlikte Türkiye’nin gelişim yönünü yine bir adım önden yürüttüğü gibi, kişisel olarak kendine "misyon" edindiği şeyi de ortaya koymaktadır. Aynı zamanda en uzlaşmaz sınıfları ve karekterleri bu yönde "melezleyerek" ve metin ile söylemi (romandaki ansiklopedi) tarihi yapan gerçek toplumsal çelişkilerin yerine geçirerek post-modernizme büyük bir adım daha atar.
1985 tarihli "Beyaz Kale" romanında, post modernist doğu-batı melezlenmesi iyice netlik kazanır.
17. yüzyılda İstanbul’da geçen romanda bir Osmanlı bilgini ile Venedik'ten satın aldığı kölenin ilişkisinde, karekterler birbiriyle öyle iç içe geçirilir ki, hangisinin hangisi olduğu tamamen belirsizleşir.
1990 tarihli "Kara Kitap" romanında, neoliberalizm ve post modernizmin bayıldığı küresellik-yerellik, modernlik-geleneksellik, batıcılık-islamcılık teması iyice mistikleştirilen bir eklektizmle bulamaç edilir.
Ancak post modernizm edebiyatta adet olduğu gibi, bu romanla konu ve içerik artık iyice arka plana itilmeye, “çok katmanlı”, “çok perspektifli”, “çok parçalı”, isteyenin istediğini alacağı, yazım teknikleri ve dil oyunlarıyla okurun içine çekildiği atmasfer yaratma ön plana çıkar. Gerçek onu kim nasıl düşünüyorsa ve istiyorsa öyledir ve dil oyunlarından ibarettir! Bu kitapla aydınlarının post modernist belirsizlik felsefesi ve edebiyatının başını çeken Fransa’da Kültür ödülünü kazanır.
1994 tarihli "Yeni Hayat" romanıyla, Can yayınlarından İletişim yayınlarına geçerken, artık bir “star”dır ve aldığı “transfer parasıyla” gündem alır. O artık “iyi piyasa yapan bir marka”dır ve şimdiki “öncülüğü” de edebiyat ve kültürün de tam piyasalaşmasıyla birlikte çok satan markalara bağlanarak bir de “edebiyat starları piyasası”nın oluşmasında başı çekenlerden biri olmasıdır.
Burada artık kimin ne yazdığı ve içerik bir yana, biçim de giderek bir yana bırakılmakta, sadece kimin ne kadar “sattığına” bakılacaktır. Kitap büyük bir reklam kampanyasıyla 100 binler satar, ancak sonuna kadar okuyabilenlerin, okuyanlardan da bir şey anladığını sananların çok sınırlı olduğu bilinmektedir. Post modernizmin zaten bir şey anlatmak ve anlaşılmak gibi bir kaygısı yoktur, “ne olsa gider!” “Bir gün bir roman okudum hayatım değişti” cümlesi de, pek derin felsefi-edebi tartışmalar görünümünde, büyük reklam kampanyasıyla milyonların zihnine kazınan bir “logo”dan ibarettir. Post modernizmin en zıt şeyleri en eklektik şekilde birbirine karıştırma adeti gibi, iyice piyasalaşan edebiyat da, futbol veya holywood sektörleriyle iç içe geçmektedir.
1998 tarihli "Benim Adım Kırmızı" romanında, yine mistik geçmişe dönüş labirentleri içerisinde iç içe geçirilmiş ve hangisinin gerçek olduğu bilinmeyen dünyalar ve rüyalar eşliğinde, minyatür sanatı sanat minyatürü tarafından satışa çıkartılır. Bu tür eski, yerel kültürler hele ki üzerine “çok katlı dolambaçlar ve mistisizm” dökülünce Batıda çok satmaktadır. Nitekim kitap Fransa, İtalya, İrlanda’da ödüller kazanır, Türkiye’de de iyi tüketilir.
2002 tarihli "Kar" romanı ise, Pamuk’un post modern yazım tekniklerindeki kısmi ustalığının da artık iyice sönümlenmeye yüz tuttuğu, en pespaye romanıdır. Pamuk, bu romanda, post modernizmin her türlü “büyük anlatıyı” ve solcu, kürt yurtsever, islamcı, kemalist, milliyetçi ideolojik dünya görüşünü “yapı bozuma” uğratmaya ve tersyüz edip birbirine katıştırmaya çabalar.
Örneğin islamcı kendindeki ateisti, laik ise tanrı inancını keşfederler! Ancak romanın asıl büyük “olayı”, Pamuk ve kitabının sinemalardaki reklam filmlerine ve bilboardlara çıkması, dev çaplı bir reklam ve promosyon kampanyasına konu olmasıdır. Roman, ABD’deki en büyük uluslarararası yayınevlerinden biri tarafından, “dünyada yılın en iyi 10 romanından biri” seçildi. Ermeni ve Kürt sorunu üzerine yaptığı açıklamalar nedeniyle, devletten ve şovenistlerden baskı gören Pamuk’a, geçtiğimiz yıl da Avrupa’da barış ödülü verildi.
Pamuk’un sahip olduğu yaygın “uluslararası ilişkileri” ve PR yeteneğiyle yıllardır Nobel için lobi yaptığı, ödülün bu yıl ona verilmesinde de Ermeni ve Kürt kırımları üzerine söylediklerinin, yani AB’nin siyasi etkisi olduğu vb. ileri sürülmektedir. Kendisinin böyle bir şey yapıp yapmamış olmasının hiç bir önemi yok, Nobel edebiyat ödülü de tıpkı Nobel ekonomi ve barış ödülleri, Erovizyon, Oscar, Grammy vb. ödülleri gibi, uluslararası kültür-sanat piyasasını genişletmek ve derinleştirmek, ona yeni “açılımlar” kazandırmak, bu açıdan yeni trendler oluşturmanın, piyasayı yönlendirmenin bir aracıdır, ve bu zaten “star sistemi” üzerinden, fakat piyasayı elinde tutan uluslararası büyük kültür-yayın vd. tekeller tarafından belirlenir. “Nobel’e siyaset karışıp karışmadığı” tartışmasına gelince, uluslararası politik stratejilerin etkilemediği tek bir uluslararası piyasa ödülü var mıdır? Ödülün diğer adayının da Ortadoğu menşeili olması yeterince açıklayıcıdır. Nobel’in Pamuk’a verilmesinde, uluslararası edebiyat piyasasının Latin Amerika vd. ülke ürünlerine yeterince doymuş olması, Pamuk’un neoliberalizm ve post modernizm egemen kültürünün halisene bir temsilcisi olması, “medeniyetler çatışması” stratejisi, Doğu ve Ortadoğu’ya ekonomik, siyasal, askeri nüfuz edişle iç içe kültürel nüfuz ediş ve çözüş yöneliminin güçlenmesi, Türkiye’ye bölgede biçilen uluslararası ekonomik, siyasal, askeri, kültürel rol, Türkiye’de işbirlikçi burjuvazi içindeki çelişki ve dirençlere müdahale gibi bir dizi siyasal etkenin bir rolü büyük olasılıkla olmuştur. Pamuk, yalnızca sınıf kökeni itibarıyla değil, başından itibaren oldukça bilinçli olarak işbirlikçi burjuvazinin neoliberal dönüşümünden hem sebeplenen hem de bunda kültürel planda rol oynayan organik bir aydını ve temsilcisidir. Kuşkusuz işbirlikçi burjuvazinin iç çelişkilerinde ve rejim krizinde de net olarak bir taraftır. Bu işbirlikçi güçler çatışmasında, her iki tarafta birbirine karşı her türlü ekonomik, siyasal ve yanısıra ideo-kültürel kamuoyu mühendisliği araçlarını kullanmakta, bu çerçevede doğrudan-dolaylı olarak temsilcileri ve sözcüleri olan aydınları da çatışmaktadır. Pamuk ise, en baştan sahip olduğu sınıfsal kökeni, kişisel hırsı ve fırsatçılığı, siyasal-kültürel koku alma yeteneği ve uluslararası piyasaya en hızlı entegre olmuş olması gibi avantajlarıyla, liberal politika da yaparak, bu fırsatları iyi değerlendirip, büyüyen uluslararası bir marka olmaya tahvil etmiştir, hepsi bu. Pamuk’a karşı “bir Nobel’e vatanı sattın” diye uluyan ırkçı-şovenist, neokemalist, kızıl elmacı güruha gelince, hiiiç üzülmesinler, önümüzdeki yıllarda Nobel barış ödülünü de Mehmet Ağar veya “Ortadoğu barışına katkıları nedeniyle” Büyükanıt alır!
Ufuk Çizgisi, Sayı: 48