Onlar, uğruna ölebilme kudretini gösterdikleri bir yaşamın içinde bilmediğimiz bir dilin grameriyle bize seslenirler
Mehmet Kaplan
Rıfat abi için, aramızda "Ortodoks PKK'li" der gülümserdik; koltuk altında Abdullah Öcalan'ın "Tasfiyeciliğin Tasfiyesi" kitabını taşırdı. PKK'nin artık çok az insanın okuduğu kitaplarını okurdu. Abdullah Öcalan'a karşı güçlü bir sevgi taşıyordu. Ona göre Kürtlerin en büyük handikabı, Öcalan'ı yeterince okumamak, vasat bir Öcalan algısına sahip olmaktı. En büyük sitemi de gençlereydi; bedenleri genç ruhları ihtiyardı gençlerin…
Bazı insanlar mevcut olanla yetinmezler, yerine yeni bir şey kurmayı isterler; Rıfat Abi de bu insanlardan biriydi. Kobanê'nin kuşatma altında olduğu Eylül ayından kurtarıldığı zamana değin sınırda nöbet tuttu. Kader Ortakkaya'ya hem yoldaşlık etti hem de anısına bir kütüphane açan girişimde öncülük etti.
İlk tanışmamız tuhaf bir dizi rastlantının karmaşası içinde oldu; sınıra sıfır bir köyde, sakalımdan duyulan şüphe üzerine gözaltına alınmıştım. Rıfat abi durumu abartan arkadaşlara çıkışmıştı ve kendimi ifade edip durumu açıklığa kavuşturduğum zaman o da rahatlamış, mahcup bir edayla yanıma gelmiş:
- Yoldaş arkadaşlar adına özür diliyorum demişti.
Ertesi gün de yolumuz 15 Şubat'ta Suruç'ta düzenlenen bir yürüyüşte denk geldi, yine bana karşı mahcuptu Rıfat abi, “Arkadaşlar görevini yaptı ya başka biri olaydım? Önemli değil, zaman zaman abartılı tavırlar da mümkün” demiştim. Daha bir rahatlamış, koyu bir sohbete girmiştik.
Uzun uzun konuşmayı, fikir alışverişi içinde olmayı severdi. Suruç'ta olduğum dönemde Amara Kültür Merkezi'inin bahçesinde, aynı çadırda kalıyorduk. Rıfat abi konuyu teorik düzleme taşıdıkça ben de muzip bir edayla konuyu dağıtan güncel şeyleri dile getiriyordum. Bir defasında bana, “Mehmet arkadaş, yaşamına ve tarzına bakıyorum da objektif ajan gibisin, sabahları geç kalkıyor, disiplin adına hiçbir şey yapmıyorsun” dedi. Bu konuşmalar kasvetli bir hava içinde değil, aksine şen bir havayla geçiyordu. 'Objektif Ajan' kavramı da PKK'nin eski külliyatı içinde kullanılan bir jargondur. Kişi direkt karşı tarafla bir bağı bulunmasa da yaşam tarzı ve duruşuyla karşı tarafın lehine bir yaşam sürüyorsa, bu durumda objektif ajan oluyordu. Rıfat abi, kendinden geçip bu yorumları benim için yaptıkça ben de katıla katıla gülerdim.
Rıfat abinin politik bir geçmişi, uzun bir cezaevi süreci vardı. Yaşamının önemli bir kesiti içerde geçmişti. İçerde uzun süre kalanların, ortak özellikleri olur: Uzun ve dolu sohbetlerde bulunmak, her şeyi neden-sonuç bağlamı içinde bir ilk ve son mantığı örgüsünde konuşmak çok sevdikleri bir özellik. Rıfat abi de uygarlığa girişi Sümer ve Mısır'la başlatır Kapitalist Modernite'ye gelirdi. Her seferinde konuyu yine muzip bir yerden bölerdim. “Mehmet yoldaş seni sorgulamak gerek” derdi ve sonra, o da şen bir tavırla bana eşlik ederdi.

Bir gece yine aynı çadırdayız; Mem ve Seyfettin de yanımızda. Kitap okumaya ara verdi, bize dönüp, “Düzenli olun, devrimci insan sabahları battaniyelerini katlar, ortalığı derleyip toplar öylece mekanı terk eder”, dedi. O an, ben de “Rıfat abi, her şey bir yana da aşktan haber ver bize” dedim. “En son ne zaman aşık oldun” diye sordum. İlkin bana kızacağını sandım, hafif temkinli durdum. Kitabını bir kenara bıraktı. “Sahiden neredeyse hiç aşk yaşamadım, dedi. Bir anda güldü, sanırım hayata biraz katı baktım” dedi. Sonrasında da uzun uzun aşk üzerine sohbet etti, aşk üzerine, içeriği siyasi bir metni çıkardı okudu. O gece benim için ve diğer arkadaşlar için sonsuz bir sabit olarak bellekte dursun. Aslında ne ben muziptim ne de Rıfat abi katı bir insandı.
Kobanê'ye geçip orada kalıcı olmayı çok arzu ediyordu. Benimle bu fikrini paylaştığında yaşının uygun olmadığını, savaşta performansın önemli olduğunu, bu konuda aksi bir yanıt alması durumunda da sitem etmemesini istedim. Fakat Rıfat abi bir şekilde bir yolunu bulup Kobanê'ye geçmeyi ve orada da savaş atıklarından bir müze kurmayı başardı. Orada da anlamlı bir şey yapmıştı; ölüm kusan havan mermilerini vazo haline getirdi. Onlardan müthiş bir müze oluşturdu. Adeta savaşın ölüm odaklı materyalini hayatla birleştirdi. Zaman zaman söyleşileri oldu, gururla okudum/okuduk. Mutlu olduğu yüzündeki tebessümden belliydi. Zaten gülümsediğinde mutlu bir çocuk gülüşü yüzünü kaplardı.
Suruç'ta Kobanê'nin yeniden inşası üzerine ekoloji çalışmalarında yer aldı, aktif bir şekilde çadır kentleri dolaştı. Kürtçe bilmediği için birlikte yaptık bunu. Kadınlı erkekli kimi kez yüzlerce insana dilimiz döndüğünce ekolojiyi anlattık. Rıfat abi bazen araya girerdi “şunu da söyle”, derdi. Biz anlattıkça kadınların gözleri ışıl ışıl olur içlerinde ağlayan olurdu. Dönüp Rıfat abiye baktığımda onun gözlerini de nemlenmiş buluyordum. O yaşamını artık Kobanê üzerine kurmuştu. Bütünleşmişti adeta, başka bir yaşam düşünemiyordu.
En son Amed'de yolumuz Newroz arifesinin olduğu gece kesişti ve bir daha da görüşemedik...
Bazı insanların öz-yaşam öyküsü uzak bir mesafeden bakan biri için anlaşılmaz bir durum, vakıf olunamaz bir bilgidir. O insanları ancak başka bir uzağa; zamansız bir zamana, mekansız bir mekana, bir devrim tahayyülü peşinde biri olarak anlamak mümkündür. Gözlerimiz onun ritmine kapalı, kulağımız onun melodisine sağırdır. Onlar uğruna ölebilme kudretini gösterdikleri bir yaşamın içinde, bilmediğimiz bir dilin grameriyle bize seslenirler. Onların görüp bize uzak olan düş nedir? Onların bir keçi inadıyla dosdoğru patikalara sürükleyen nedir? Nietzsche'nin anıştırdığı üzere, uçurumda kanatlandıkları kudreti nasıl alırlar? Rıfat abi, dönüşsüz ve tekrarsız bir yola, yolun bizzat bedenine dönüşerek aramızdan ayrıldı. Onun anısı, onun emeği, onun sabrı ve azmi, onun kudreti ve cesareti üzerimizde olsun.
Ölülerimiz, yani biz yaşayanlara can olmuş yoldaşlarımız, yolunuz yolumuzdur!