“Varlığım 'devlet dersinde öldürülen’ tüm Kürt çocuklarına armağan olsun”
“Çocuklara işkence yapılan bu dünyayı sevmeyi ölünceye kadar reddedeceğim”
Albert Camus
Hayatında tavuk bile kesmemiş biriyim. Evde bir koloni dolusu karınca arkadaşım var toz şekerle, bisküvi kırıntısıyla, çekirdek içiyle beslediğim. Ne var ki Lazistanlı bir enternasyonalist sosyalist olarak Kobanê’ye gidip savaşmaya karar verdim, belki tek bir Kürt çocuğunun daha yaşamasına katkı sağlayabilirim diye. Laz Kemal’in (Kemal Pir) yolundayım, Che Guevara’nın, Haki Karer’in, Subcomandate Marcos’un yolundayım. Kimlikteki adım Serkan Engin, ailemin ve rejimin bana uygun gördüğü isim, anne tarafım Türk, baba tarafım Laz. 40 yaşıma kadar “Serkan Engin” diye bilindim, hem ulusal hem uluslararası alanda yayımlanan şiirlerim, poetik yazılarım ve politik makalelerimle. Yakın zamanda “Serkan Engin”i tarih sayfalarına yolcu edip atalarımın dili Lazca’daki “Barva” adını seçtim kendime, politik ve kişisel nedenlerle. Lazca’da “Fırtına” anlamına geliyor adım ve doğrusu kişiliğimi çok daha iyi yansıtıyor uyduruk “Serkan” adına göre. “Paramaz” olarak kendime seçtiğim soy ad ise Ermeni Soykırımı’nın başlangıcında Beyazıd Meydanı’nda 19 yoldaşıyla birlikte korkusuzca ölüme yürüyen Ermeni devrimci ve özgürlük savaşçısı Madteos Sarkisyan’ın kod adı. Hem kendisine saygı ifadesi hem de Ermeni Soykırımı gerçeğine vurgu yapmak amacıyla “Paramaz”ı soy ad olarak seçtim kendime. Kobanê’ye gittiğimde de ikisinin arasına, yine “Fırtına” anlamına gelen Kürtçe “Bahoz” adını ekleyeceğim kod adım olarak, yani: “Barva Bahoz Paramaz”, enternasyonalist sosyalist mücadelenin önemine vurgu yapabilmek amacıyla. Benden önce bir başka “Paramaz” Kobane’de dövüştü ve can verdi: Suphi Nejat Ağırnaslı (Paramaz Kızılbaş), sıra şimdi bir başka “Paramaz”da. Kendisiyle şahsen tanışma onuruna erişememiştim, ama benzer yönlerimiz varmış, en çok da “Peter Pan” olabilme seçimi ortak paydasında. Ne güzel demiş son mektubunda: “Tek derdim asla büyümemek, büyüklerin dünyasının bir parçası olmamaktı, hep çocuk kalmak yani…Şimdi tıpkı Peter Pan gibi Neverland’e gidiyorum, asla büyümemek üzere.” Peter Pan hep kötü kalpli Kaptan’la savaşırdı Neverland’de (Yokülke), çocuk kalıp masumiyette ısrar ederek. Suphi Nejat da çocuk-adam kalarak, zulme karşı masumiyeti savunmak için dövüşüp can verdi. Ardından kalan fotoğraflarında yüzündeki çocuksu tebessüm de zaten kalbindeki masumiyeti ele vermeye yetiyor.
Uzun zamandır düşündüğüm bir şeydi bu, Kobanê’ye savaşmaya gitmek, ama kararsızlıklar ve kişisel nedenler engel oluyordu bana. En son bir yazar dostuma “Şimdi kalemle mi mücadeleye devam etmeliyim yoksa silahla mı” diye sorduğumda, “Elbette” silahla diye karşılık verdi ki o da Kürt değil Ermeni bir dostumuzdu, Ermenistan’da yaşamakta olan. Hak verdim kendisine, evet bir noktadan sonra, vahşi realitenin karşısında kalemi bırakıp silaha sarılmak gerek, çocukların canını kurtarabilmek için. Şiirlerim ve şiir üzerine kuramsal yazılarım, ayrıca Ermeni-Süryani-Pontos Rum soykırımlarına dair yazılarım ve İslam eleştirisi içeren makalelerim dünyanın dört bir tarafında yayımlandı, hatta İngilizce olarak kaleme aldığım yazılar pek çok dile de çevrildi, özellikle İslam eleştirisi içeren yazılarım, Fince’den Endonezya diline, Danca’dan İspanyolca’ya. Şiirlerim de Japonya’dan Kanada’ya, Çin’den A.B.D.’ye pek çok ülkedeki uluslararası dergide yayımlandı İngilizce ve Japonca olarak, ama tek bir Kürt çocuğunun hayatını kurtarabilirse benim dövüşüp ölmem, yazdığım ve yazacağım tüm şiirlerden ve yazılardan daha değerlidir, hem benim için hem de insanlık için…”Herkes savaşabilir, ama ben çok yetenekli bir şair ve yazarım, ölüp harcanmamalıyım insanlığa katkı açısından” diye düşündüğüm zamanlar olmuştu, peki daha mı az değerliydi Nikola Vaptsarov’un, Federico Garcia Lorca’nın canı, benden daha mı az değerliydi bu devrimci şairler ya da Ernest Hemingway’in canı daha mı az kıymetliydi benimkinden bir yazar olarak…Pek çok politik kitabı çevirmiş, onca politik makaleyi yazıp yayımlatmış olan benden bir önceki Paramaz, yani Suphi Nejat Ağırnaslı daha mı az değerliydi benden bir aydın olarak…Tek bir çocuğunun canını kurtarabilmenin yanında benim canımın, yazdığım ve yazabileceğim tüm şiir ve yazıların ne değeri var ki…
Ben nerede bir mazlum varsa ondan yana olmayı seçtim. O yüzden Alevi olmadığım halde Alevilerden yana oldum, Kürt olmadığım halde Kürtlerde yana, eşcinsel olmadım halde LGBTİ bireylerden yana. Zaten hepimiz Kürt olmadan Kürtlerin, eşcinsel olmadan LGBTI bireylerin, Alevi olmadan Alevilerin hakkını kendi hakkımız gibi savunmaya başladıkça bu dünya daha da güzelleşecek ve bizimki gibi uygarlığın çok gerisindeki ülkeler daha yaşanır hale gelecek. Henüz daha Subcomandante Marcos’un hiçbir sözünü okumamışken “Bütün Ötekiler Benim” başlıklı, dörtlük formunda bir slogan yazmıştım, sonra da bunu dostlar aracılığıyla çeşit dillere çevirip 12 dilde yayımlamıştık. Kendisini “sözde” karalamak adına CIA tarafından hakkında çıkartılan “eşcinsel” iddiasına tarihi bir yanıt vermişti güzel insan Subcomandante Marcos:
“Marcos, San Francisco’da bir eşcinsel, Güney Afrika’da bir karaderili, Avrupa’da bir Asyalı, San Ysidro’da bir Chicano yerlisi, İspanya’da bir anarşist, İsrail’de bir Filistinli, San Cristobal sokaklarında bir Maya kızılderilisi, Ulusal Üniversite’de bir rockçı, Almanya’da bir Yahudi, Savunma Bakanlığı’nda bir halk temsilcisi, soğuk savaş sonrası dönemde bir komünist, galerisi veya mevkii olmayan bir sanatçı, Bosna’da bir barış taraftarı, Meksika’daki herhangi bir şehrin herhangi bir mahallesinde bir cumartesi gecesi evde yapayalnız bir ev kadını, arka sayfalara yer dolduracak haber yazmak zorunda bırakılan bir muhabir, gece saat 10’da metroda yalnız başına bir kadın, topraksız bir köylü, işten atılmış bir işçi, mutsuz bir öğrenci, serbest piyasa ekonomisinin tam ortasında bir muhalif, ne kitabı ne de okuyucusu olan bir yazar ve tabii ki Meksika’nın güneydoğusundaki dağlarda bir Zapatistadır.
Yani Marcos bir insandır, bu dünyadaki herhangi bir insan. Marcos; bütün sömürülenler, kenara itilmişler ve ezilen azınlıklar, direnenler ve yeter diyenlerdir. “
Subcomandante Marcos
Kendim dahil tüm “Allahın üvey çocuklarının”¹ dili olmaya çalıştım edebiyat düzleminde yazılarım ve şiirlerimle, “bütün ötekilerin”, kara derililer dahil “bütün zencilerin” dili olmaya çalıştım, bütün mazlumların öfkesini dillendirmeye çalıştım. Lakin, sözün denizi bir yere kadar, bir yerden sonra mecbursun silahla mücadeleye, eğer vicdanlıysan, kendinden başkasının yarasını, derdini, acısını, çilesini önemseyebiliyorsan hâlâ, hepimizi kuşatan, kapitalizmin yoğun yabancılaştırmasına rağmen. Eğer Che’nin belirttiği gibi “Başkasına atılan tokadı kendi yanağından hissedebiliyorsan” bir komünist olarak, mecbursun dövüşmeye yeri geldiğinde, önceden kalem ile olduğu gibi şimdi de silah ile.

Kimse ardımdan annemle-babamla falan konuşmaya da kalkmasın. Ben onları, onlar beni reddedeli yıllar oluyor. Hemen hemen hiçbir orta paydamız yoktur. Babadan kalma devrimci değilim ben, aileden gelme ateist de değilim. Ailede, sülalede, mahallede hep bir “boyalı kuş” oldum, tırnaklarımla kazıyarak kendimi inşa ettim adım adım, sürekli yeni bilinç sıçramalarına birikerek. Ölürsem Kürt yoldaşlarım uygun gördükleri yere gömsünler beni, diğer yoldaşların yanında, ilerde bir gün “uyarına gelirse”, ortam huzura kavuştuğunda, kollarını açarak tebessüm eden palyaço figüründe bir mezar taşı yaparsa birileri benim için, iyi olur doğrusu, öldükten sonra da çocukları gülümsetebilirim, bir parça mutlu edebilirim böylece.
Gencecik çocuklar ölüme gidiyor 16 yaşındaki İsmail Hakkı Kol gibi, bir yandan onlar ölmesin diyedir benim savaşmaya gitme kararım. 40 yaşındayım, benden çok bu gencecik çocuklara yakışır yaşamak. Biraz da benden sonrakilere rol-model olabilmektir amacım, tıpkı bizim öncekileri örnek almamız gibi.
Ben bir anti-militaristim aslında, hatta BirGün Gazetesi’nde ve Savaş Karşıtları sitesinde “Alenen Sizleri Askerlikten Soğutmak İstiyorum” adlı bir yazı da yayımlatmıştım geçmiş yıllarda, hapis yatmayı da göze alarak. Ne var ki savaş karşıtı olmam, insanın en doğal hakkı olan “nefsi müdafaa” hakkına karşı olmam, savunma savaşına karşı olmam demek değildir, masum çocukları korumak için savaşmama engel değildir elbette anti-militarist olmam.
Yaptığım/yapacağım şey bir “fedakarlık” değildir, “lütuf” hiç değildir. Zaten insan olarak yapmam gereken bir görevdir. O DAİŞ barbarları gibi cennet ödülü beklentisiyle, hurilerin koynuna girme, şarap nehirlerinde yıkanma hayaliyle de değil bizim ölümü göze alışımız. O korkak zavallıların teki bile savaşmazdı cennet beklentileri olmasa, biz ise vicdanımız gereği ölürüz, zaten insanlık adına yapılması gereken görevimizi ifa ederek, ne bir ödül, ne de teşekkür beklemeden. Kahramanlara gerek kalmayan bir dünya yaratmaktır düşümüz, ama ille de kahraman arıyorsanız, merdiven silerek çocuklarına bakan kahraman kadınları düşünün, çöpten karton toplayarak evine bakan kahraman ablaları düşünün.
Yukarıda pek çok saygıdeğer politik şahsiyeti, şairleri ve yazarları andım. Sanılmasın ki kendimi onlarla aynı kefeye koyarak yüceltmeye çalıştım, belki “Toplasan bir küfür bile etmem”², ama hep iyi kalpli, vicdanlı bir insan olmaya çabaladım, ne kadar başarabildimse artık.
“Varlığım”, Uğur Kaymaz, Ceylan Önkol, Canan Saldık, Rozerin Aksu, Enes Ata, Abdullah Duran, İsmail Erkek, Şemsettin Yavuzkaplan, Yahya Menekşe, Fatih Tekin, Mehmet Akbulut, Ahmet Araç, Mahsuni Mızrak ve daha niceleri gibi ‘devlet dersinde öldürülen’ tüm Kürt çocuklarına “armağan olsun”.
Barva Bahoz Paramaz
(Serkan Engin)
1 Temmuz 2015
¹ Yılmaz Odabaşı
² Fadıl Öztürk
devrimcikaradeniz