Faşist Ağar'ın, her tarafa mesaj çekmesine, Büyükanıt ültimatom gibi pençe salladı: "Kürt sorununda tek insiyatif ordudur."
Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülü’nü almasını yorumlayan yazarlar, burjuva politikacılar, aydınlar ikiye ayrılıyor. Ağırlıklı olarak liberal olan birinci kesimde Pamuk’a övgüler, ulusal gurur temalarının yanı sıra bunun liberal düşünce özgürlüğü cephesinden bir kazanım olduğu mesajları yer alıyor. Şoven milliyetçi ikinci kesimden ise Fransa’nın Ermeni soykırımı ile ilgili aldığı kararla birleştirerek "Biz bu ödülün neden verildiğini biliyoruz" içerikli, ödülü "emperyalist ülkelerin ülkemizi karıştırıp parçalama planlarının bir parçası" olarak ele alan diş gıcırtıları geliyor.
Her iki eğilim de, ağzına mikrofon tutulan "önemli kişiler"le sınırlı değil elbette. Politikanın bir biçimde girdiği kahve ve ev sohbetlerinde, öğrenci kantinlerinde de konu tartışılıyor. Nasıl? "Sıradan faşizm"in belirlediği yönde, Ermeni ve tabii Kürt düşmanlığı, bölünme sendromu ekseni ile kafatasçılıkla en fazla dalga geçme, kınama, ayıplama düzeyinde "mücadele eden" bir liberalizm çerçevesinde.
Haltercisinden bilardocusuna, şarkıcısından koşucusuna uluslararası bir başarısını, yabancı bir ülkedeki Türk ilköğretim öğrencisinin kazandığı çöp adam çizme yarışmasını, kendi eğitim sisteminde bile yetişmemiş bir bilim insanının bilim alanında meslektaşlarıyla birlikte geliştirdiği bir buluşu ya da tedavi yöntemini, olmadı dünyanın bir ucundaki kazazede bir Türkü… en masum olanında örtülü bir şoven milliyetçilikle işleyen medya ve rejimin bilumum fikri aygıtları, ilk kez kazandıkları Nobel için tebalarına "Sevin!" komutu veremiyorlar. Ağızlarından çıkan sözler birbirlerine dolanıyor; Fransa’nın aldığı karar ile üstüste gelen Nobel Edebiyat Ödülü’nün yanında bir siyasal kriz promosyon oluyor!
Buna şaşırmak için bile artık çok geç.. Temel dayanakları, felsefesi, ana çizgileri, kırmızı çizgileri gitgide hızlanarak yerinden oynayan, birbirinin üzerine yığılan rejimin bütün sorunlarının kapsamının artık "uluslararasılaşması"nda, emperyalistlerin hegemonya alanlarının içerisine doğru kaymasında şaşılacak bir şey yok. Bu "uluslararasılaşma"nın rejim krizini daha da büyüten, derinleştiren, toplumsal karşılıklarını kitlelerin yaşam bunaltısı ve çıkışsızlığı ile birlikte şiddetlendiren bir etkide bulunmasında da…
Tüm bir emperyalist-kapitalist sistemin tarihi, köleci ve feodal fetihçilik ve yağmacılığı bir yana, ilkel birikim dönemlerinden başlayarak soykırımlarla, katliamlarla, talanlarla, tecavüzlerle doludur. Bu açıdan burjuva sistem içerisinde ancak "Kimin eli daha kanlı" yarışmaları düzenlenebilir. Bu "herkesin hikayesi"nin Türkiye bölümünde ise, sermaye birikimi uzun süre zayıf kalmış, bu ve bir dizi tarihsel-siyasal etmenden dolayı ancak süngü kullanabilen betonarme bir rejimin esneme becerisinden yoksunluğu yazar. Artık tarihsel-siyasal meşruiyeti sorgulamaya tabi tutulan katliamlar, inkar ve imha politikaları, rejimin toplumsal dayanaklarını güçlendirmek için emekçi kitlelerin tabi tutulduğu şoven "eğitim" ve manipülasyon kampanyaları yazar.
Gogol, Ölü Canlar’da Rusya’yı boş bir alanda nereye gittiğini bilmeden ilerleyen bir troykaya benzetiyordu. Gogol’ün benzetmesini, işlediği suçlarla büyüttüğü tüm sorunları onları gizleyerek tarihe gömdüğünü sanan, ama artık bunların birbiri ardına "uluslarasılaşarak" "hortlaması"ndan paniğe kapılan, Cumhurbaşkanlığı da dahil tüm kriz ve kriz adayı gündemlerin "yerel", "Misak-ı Milli sınırları içerisinde" ele alınma olanağını yitirmiş bulunan rejim için yapabiliriz. Ama aynı zamanda, bilinçli bilinçsiz benimsedikleri geleneksel referanslarını yerinden oynayan tüm kesimler için de aynı kör kaos, belirsizlik ve kuşku hali sözkonusu.
Bunu görmek için bazan bardağı taşıran tek bir söz yeterlidir: Mehmet Ağar’ın Kürtlere verdiği "dağda değil ovada siyaset" çağrısı, kendisinin de bir parçası olduğu faşist cenahta infial yaratıyor. Büyükanıt "Benim hükümetim altında hiçbir sivil veya askeri bürokrat kendisini konuşmak mecburiyetinde hissetmeyecektir" diyerek her tarafa mesaj çeken Ağar’ın Kürt sorununda inisiyatif alma girişimine pençe sallıyor. Ağar’ı hala yere göğe koymayan muhipleri, genel af vb. çağrılarını CIA raporlarında geçen "2020 yılında Büyük Kürdistan" projeksiyonu ile ilişkilendirerek kuşku beyan ediyor, bir genel affın siyasal toplumsal sonuçlarına ilişkin senaryolar oluşturuyorlar. Daha yakın vadede ise, AB uyum programının bir bileşeni olan, emperyalist sermaye akışkanlığını artırma amaçlı Bölge Kalkınma Ajansları üzerinden federasyon ve bölünme korkuları yayılıyor. Bölge Kalkınma Ajansları’nın 12 parçasından birinin Kürdistan’a denk düşmesi, bölgenin Güney Kürdistan’la ekonomik entegrasyonu ile birleşik olarak ve sermayenin -emperyalist, işbirlikçi ve bölgedeki Kürt- bu seyrinin siyasal karşılığının ne olacağı sorularıyla korkuyu büyütüyor. İnşaatında Türk şirketlerin çalıştığı Orta Doğu’nun en büyük ABD üssünün Güney’de kurulacak oluşu, AB’nin ateşkes sonrası başladığı yeni yüklemeler… Sismik cihazdaki hareketlenmelerle birlikte faşist ve sosyal faşist cenahta ortak bir belirsizlik hissi ve kabus var!
Aynı referans sorunu, onyılların "solcu" aydınları için de geçerli. Namuslu kalmaya, devrimci direngenliğin yanında yer almaya çalıştığını söyleyen bir aydın, "Yakın zamana kadar birlikte yürüdüğüm dostlarımı tanıyamıyorum, hepsi Kemalizmin, milliyetçiliğin ya da liberalizmin safına girdiler" diyor. Paylaşacağı bir eksenin kalmadığından, yalnızlığından yakınıyor. Gerçekten de aynı kaos, belirsizlik ve revizyonist-reformist geleneğin güçlülüğünden dolayı siyasal-toplumsal devrimci özne konumunun zaten zayıf olduğu "düşün" alanında, "kalelerin" birbiri ardına düşmesine yol açıyor. Güya Marksizmin ideolojik rehberliğinde olduğunu söyleyen, çoğunluğu örgütsüz -ya da revizyonist, en iyi durumda küçük burjuva devrimci örgütlerin çeperinde yer almış, bazıları cami duvarına işeyerek "ün kazanmış" bu kesimler içerisinde emperyalist küreselleşme ve ekonomik-toplumsal dönüşüm zemini üzerinde, antiemperyalizm, bağımsızlık, ulusal sorun, özgürlük ve demokrasi sorunu, din ve laiklik, Doğu-Batı ekseni vb. bir dizi konuda geçmişte sahip olunan küçük burjuva revizyonist reformcu ideolojik referansların yerle bir olması, kendisini en berbat biçimlerde ortaya koyuyor. ‘80′lerde Çetin Altan’ların Özalcı neoliberalizme payeler biçerek gösterdikleri nedametin her iki yönde de envai çeşidi var karşımızda.
Ya bu belirsizlik ve kaos halinin, toplumsal krizin siyasal kriz dolayımından geçip daha da derinleşmesinin geniş kitleler içerisindeki yansımaları? "Ya sev ya terket" ile şimdilik geriye itilmiş AB hayalleri, bir yandan Kürt halkına karşı şoven milliyetçi önyargılarla bir yandan da "katılımcılık, yaratıcı düşünce, etkin şubuo…" adı altında neoliberalizmin şırınga edildiği eğitim sisteminin elinde büyüyen bir neslin kimlik bunalımları? Kölece çalışan, kölece yaşayan, kölece düşünen, devrimci bir politik, toplumsal, sendikal önderlikten yoksun emekçilerin boşta seyreden troykası?
Rejimin ve sistemin üzerindeki en ağır yük de bu değil mi zaten? Yer sarsıntılarının en şiddetlisi daha yaşanmadı. 14-15 saat çalıştırılan, ara vermeden, nefes almadan günlerce gün yüzü görmeden tezgah başında tutulan işçi ve emekçiler, henüz ona tarihin asıl faturasını uzatmadılar! Bekleyin ve görün!
Ufuk Çizgisi, Sayı: 48