Kürt sorununa çözüm mü sermayeye "özerklik" mi?

Kürt sorununa çözüm diye "yerel/kültürel özerklik" vb. adlar altında 1989 yılından beri sayısız öneri, plan-proje, girişim yapıldı.

GÜNCEL
Cuma, 20 Ekim 2006 (20 yıl 1 hafta önce)

Avrupa Parlamentosu, 16-17 Ekim tarihlerinde III. Uluslararası Kürt Konferansı’nı gerçekleştirdi. Avrupa'dan liberal sol isimlerin ağırlıkta olduğu geniş bir katılımla yapılan konferansa Türkiye'den de DTP yöneticileri başta olmak üzere çoğunluğunu reformist Kürt çevrelerinin oluşturduğu bir heyet katıldı.

Çözüm dedikleri

PKK'nin ilan ettiği ateşkesten sonra toplandığı için haliyle konferansın asli gündemlerinden biri “bu fırsatın değerlendirilmesi” üzerine kuruluydu. Katılımcılardan Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir'in önerileri de “fırsatın değerlendirilmesi”nden ne anlaşıldığını ortaya koyar nitelikteydi. Dahası AB emperyalizminin de paylaştığı Kürt sorununda düşünülen “çözüm”ün ne olduğu konusunda net fikir veren önerilerdi.

Neydi bunlar? Baydemir'in konuşmasından aktaralım: “Merkez ile yerelin ortaklaşması çok önemli. Hepimiz daha güçlü, daha demokratik bir Türkiye istiyoruz. Ama bu bütün yetkilerin Ankara’da toplandığı bir bakış açısı ile mümkün değildir. Tam aksine, Ankara yerel yönetimlerle bunu paylaştığı sürece istikrara, güce kavuşacaktır.’’ Konferanstan sonra katıldığı çeşitli televizyon programlarında, Baydemir, bu sözlerini biraz daha açtı. Özetlersek: “Belediye başkanı ile valinin yetkileri birleştirilmeli ve bu yetkileri taşıyacak olan valiyi halk seçmeli. Yerel birimlerdeki doğal kaynakları, sözgelimi Batman'daki petrolü, GAP'la kurulan hidroelektrik santrallerinden elde edilen enerjiyi yerel yönetimlerin denetimine bırakmalı”. Bunun literatürdeki karşılığı “yerel özerklik”tir. Bunu tamamlayıcı nitelikte, “kültürel özerklik” bile denilemeyecek, son derece güdük bir kaç kırıntı düzeyinde (Kürt kimliğinin yasal güvenceye alınması, Kürt dili ve kültürünün önündeki yasal engellerin kaldırılması gibi) kısmi kültürel hakların da yerel özerkliği tamamlayıcı diğer yarısı olarak talep edildiğini biliyoruz. Bu tablonun üstüne bir de Kürt sermayesinin mecliste temsilini sağlayacak şekilde seçim barajı düşürüldü mü ortada sorun-morun kalmaz!!! Tabii bunları yapabilmenin öncelikli koşulu bu “çözüm programı”nın asli muhatabı olan PKK'ye bir af çıkartılarak yasal sürece dahil edilmesi gerek. Sonuçta ortaya çıkan tablo bundan başka bir şey değildir. Peki bu tablo neyi anlatır?

Tablonun anlattıkları

Kürt sorununa çözüm diye “yerel özerklik”, “kültürel özerklik” vb adlar altında 1989 yılından beri sayısız öneri, plan-proje, girişim yapıldı. Kürt ulusal mücadelesinin gelişimine paralel olarak bu hareketi devrimci yolundan saptırmak, fazla ilerlemeden reformcu zeminlere çekerek boğmak için zamanında Özal, peşinden Murat Karayalçın gibi burjuva politikacılar tarafından yapılan bu tür girişimler 1992 yılından itibaren PKK'de yankısını bulmuş, bugün ise artık bizzat PKK tarafından öne sürülmektedir. Hem de onlarınkinden daha geri ve güdük hallariyle. Kuşkusuz bu noktaya gelişte asli rol oynayan başka faktörler vardır. Tutarlı bir antiemperyalist mücadele duruşundan ve stratejik bir karşı çıkıştan yoksunluk, emekçi sınıflara dayanma ve bu temelde ilerleme anlayışına uzaklık gibi daha temelde yatan nedenleri şimdilik bir tarafa bırakarak konumuza dönecek olursak...

Bu tür programlar ve çözüm önerileri, kimden gelirse gelsin, “Kürt ulusal sorununun çözümü” iddiasıyla ortaya getirildikleri sürece, bir başka ifadeyle, Kürt ulusal sorununun çözüm yolunun yerel yönetimlere özerklik sağlamaktan geçtiği iddiasıyla ve bu amaçla hazırlandığı sürece, bunlar Kürt emekçilerini aldatmayı, onun özgürlük mücadelesini burjuva reformist kanallar içine hapsederek boğmayı hedefleyen gerici planlar olarak mahkum edilmelidir. Çünkü merkezi iktidar sorunundan -ki ulusal sorunun çözüm yolunun geçtiği yer de burasıdır- burjuvazinin iktidarını yıkmaktan kopartılmış bir “yerel yönetimlere özerklik” istemi ve planı, reformcu bir aldatmacadır. Kürt sorununun kalıcı ve tutarlı çözümü devrimci sosyalist demokrasiden, dolayısıyla iktidar sorunundan geçer. Kim ki Kürt ulusal sorununun çözüm yolunu Kürt ulusunun, isterse ayrılıp bağımsız devletini kurmak dahil, kendi kaderini tayin etme hakkından, merkezi iktidar uğruna mücadeleden, yani devrim mücadelesi olmaktan kopartarak ele alan programlar üretirse, o ve onun programı baştan reformist konumdadır ve bugünün koşullarında bu, Kürt işçi ve emekçilerine karşı kurulmuş bir tuzak olmaktan başka bir anlama gelmez. Kürt işçi ve emekçilerinin sınıfsal ve ulusal özlemlerini kullanarak Türk ve Kürt sermayesine yeni hareket alanı açmaktan başka bir şey değildir bugünkü koşullarda “yerel özerklik” türü öneriler. Kürt sermayesi (Güneydoğu Sanayici ve İşadamları Derneği, Diyarbakır Sanayi ve Ticaret Odası, Polatlar, Akyıllar vd.) ve onun temsilcisi Kürt reformist siyaseti (PKK, DTP, KDP, Şerafettin Elçi, A. Melik Fırat vd.) Kürt halkının temel taleplerinden, kendi kaderini tayin hakkından vazgeçme karşılığında sanki bir lütufmuş gibi sunulan cılız bir “özerkliğe” tabii ki evet diyecektir. Zira düşünülen “özerklik”, savaş yıkımıyla semiren Kürt sermayesine özerkliktir; bu özerklik sermayenin Kürt işçi ve emekçilerini daha rahat koşullarda sömürme özerkliğidir... Kürt işçi ve emekçileri bu yüzden, son olarak Baydemir'in öne sürdüğü burjuva “çözüm” planlarına karşı çıkmalı, reddetmelidir. Batman petrolünü, Fırat ve Dicle'nin enerjisini, bereketli Harran topraklarını, Van'ın meralarını hangi milliyetten burjuvazinin yağmaladığı değildir sorunumuz. Batman petrollerini Kürt sermayesi aldığında, Harran topraklarında kurulan Koç ve Sabancı'ya, İsrail ve ABD tekellerine ait çiftlikler Kürt sermayesinin olunca Kürt sorunu çözülecek mi? Ya da Kürt işçi ve emekçilerinin yaşam koşullarında bir şey değişecek mi? Diyarbakır kentinde vergileri DTP'li belediye toplayınca peki ne değişecek? Cevap verelim: Belediyenin yerel Kürt sermayesine dağıtacağı kaynak büyüyecek. Belki birkaç tane daha çamaşırhane açılır.

Türk tekelci sermayesinin arayışı


Türk tekelci sermayesi Kürdistan'da istikrar arayışındadır. Sermayenin istikrar özlemi karın tokluğuna çalışmaya hazır bu ucuz işgücü pazarına sorunsuzca dalma özlemidir. Bölgesel asgari ücret uygulamasıyla “Türkiye'nin Çin'i yaratma” arayışındaki burjuvazi için Kürt işçi ve emekçilerinin ulusal ve sınıfsal özlem ve talepleri bastırıldığı oranda bu tarz bir “özerklik” arayıp da bulamadıkları türden bir çözümün ifadesidir. Nedir bu? Bölgenin ucuz işgücünü kullanıma açmak. Doğal kaynaklarının kullanımı önündeki idari, siyasi vd. engellerin kaldırılması. Enerji iletim koridorlarının güvenliğini sağlamak. Ortadoğu, Kafkasya, Orta Asya'ya yönelik ticaret için geçiş yolu ve üssü konumundaki Kürt coğrafyasının bu imkanını kullanmak. Politik bağlamda da durum farklı değil. ABD emperyalizminin GOP saldırganlığına “stratejik ortak” yapılan Türkiye'nin ve TSK'nın dışarda rahat hareket edebilmesinin başta gelen koşulu içerde işçi ve emekçilerin taleplerinin bastırılmasına, Kürt emekçilerinin başkaldırı dinamiklerinin olabildiğince kırılmasına, kapitalizmin derinleşmesi ve Güney Kürdistan'daki federasyonla birlikte risk marjı büyüyen Kürt sorununun stabilize edilmesine bağlıdır. Dolayısıyla neoliberal yeniden yapılandırma çabaları doğrultusunda oluşturulan Bölge Kalkınma Ajansları'na denk düşebilecek şekilde idari bir takım düzenlemeler yapmak sermayenin ve onun devletinin çıkarlarıyla örtüşen bir şeydir. Her şeye merkezden müdahale eden, aşırı bürokratik bir merkezi yapı yerine, yerel düzeylerde sınırlı bir özerklik, iç pazarın genişleyip derinleşmesine hizmet edecektir. Dönemin “neoliberal ruhu”na da uygun olan budur.

Fakat bu noktada iki yönlü bir engelle karşı karşıyadır burjuvazi:

Birincisi kitleleden gelen miliyetçi şoven siyasal basınç, Sevr sendromu, bölücülük paranoyası ile geleneksel üniter ve merkezi devlet örgütlenmesinin merkezinde oturan güçlerin direnci. Son dönemlerde Mehmet Ağar DYP'sinin yaptığı çıkışlar bu direncin yumuşatılmasına dönük arayışlar olarak görülmelidir.

İkincisi ise mevcut statüko az da olsa yerinden oynadığında, Ortadoğu'nun son derece hareketli dengelerinde ve kaygan zemininde bir Kürt yükselişine yol açılır mı korkusudur. Bu soru, öngörüye elverişsiz pek çok belirsizliğin iç içe geçtiği bugünkü bölge konjonktüründe Türkiye faşist rejimini olduğu kadar emperyalist efendilerini de temkinli olmaya yönelten bir durumdur. PKK ateşkesinin olsun Baydemirlerin “yerel özerklik” seslerinin olsun, şimdilik cevapsız kalmasının gerisinde yatan şey de budur. En tehlikeli görülen belirsizlik ise, hiç kuşkusuz, Kürt ulusal savaşıyla politikleşmiş Kürt işçi ve emekçi kitlelerinin tutumudur. Devrimci değer ve reflekslerin, militan mücadele biçimlerinin ne kadar aşındığı, yeniden canlanıp canlanmayacağı; Türkiye'ye zorla göç ettirilerek proleterleşen milyonlarca Kürt kitlesinin, Türk işçi ve emekçi kardeşleriyle ortak bir mücadele rotasına girip girmeyeceği; çoğu işsiz ve yoksul Kürt emekçilerinin kimi kültürel hak kırıntılarıyla yetinip yetinmeyeceği... sorularına net cevap verilemiyor.

Tam da bu nokta, devrimci proleter öncülüğe çağrıdır. Çağrıdır, çünkü belirsizliğin hangi yönde çözüleceği siyasi iradelerin müdahalesine bağlıdır. Dünyayı değiştirmeyi önüne koymuş proletarya devrimcileri için sorunun burjuva reformist çözüm(süzlük)lerine karşı devrimci sosyalist çözümünü alternatif kılmanın yolu bu kritik tarihsel geçiş momentinde geliştirilecek siyasi iradeye bağlıdır.