İnsan, sosyalizmde insan...

GÜNCEL
Salı, 24 Ekim 2006 (20 yıl 4 gün önce)

İnsan hakları mücadelesi insanların eşitliğinin önündeki en büyük engel olan ücretli kölelik sisteminden kurtulup sınıfsız topluma ulaşmak için veridiği mücadeledir. İnsan haklarına, sığ bir perspektifle seçme, seçilme, düşünme, örgütlenme, yaşama vb. özgürlükler silsilesi olarak bakamayız. Böylesi bir yaklaşım onu tek yanlı, dar ve tarihsel gelişiminden kopararak ele almaktır. İnsan hakları mücadelesi, bireylerin bir bütün olarak onurlu, insanca bir yaşam sürdürebilmesi için gereken şartları yaratabilme mücadelesidir. Dahası, insanlığa benliklerinde var olan zenginlikleri ortaya çıkarıp geliştirme olanağı sağlama, insan kişiliğinin uyumlu ve sağlıklı gelişiminin koşullarını yaratma mücadelesidir. Kısacası insan hakları ancak kişiyi özüne yabancılaştıran kurumların, bireyler arası eşitliği yok eden baskı ve sömürü sistemlerinin ortadan kalktığı; ekonomik-sosyal-siyasal tüm farklılıkların sona ererek sınıfların tarih sahnesinden silindiği anda gerçek anlamda yaşam bulur.

Günümüze dek insan hakları kavramı ve mücadelesi çeşitli sınıf ve katmanlarca farklı algılanmıştır. Üretim araçlarını ele geçirerek insanlık ailesi içinde kendisine ayrıcalıklı bir yer açanların insan haklarından anladığıyla kölelerin bu konudaki talepleri arasında derin görüş ayrılıkları mevcuttur. İlki, daha çok köle emeğini kullanarak üretim araçlarını ve ayrıcalıklarını geliştirmeyi kendine bir hak olarak görürken; köle için temel istem, sahip olduğu yaşama hakkının sürmesi ve yurtaş olarak tanınma istemiydi. Bu istekle ayağa kalkan köleler çıkardıkları isyanlarla mücadele tarihinde yerlerini almışlardır.

Feodalizmin bağrında doğup gelişen burjuvazi feodal aristokrasiye karşı açtığı savaşta ilerleyişine engel olan tüm anlayış ve değerleri yıkarken kitleleri de etkilemeyi unutmuyordu. Kendi çıkarlarını gerçekleştirip sınıf olarak iktidarı ele geçirebilmek amacıyla işçi ve köylülerin desteğine gereksinimi vardı. Kendi çıkarlarıyla kitlelerin çıkarları aynılığını savunarak bir yandan ilerlemesinin önünde engel olarak gördüğü kiliseye saldırıyor, diğer yandan "özgürlük, eşitlik, kardeşlik" şiarıyla insan haklarını savunuyordu. Siyasi iktidarı ele geçirdikten sonra tüm insanlık için geçerli olması gereken insan hakları kavramı, burjuvazi için kendi çıkarlarını korumaya yönelik bir araca, kitleleri dilediğince sömürme ve yönetmede bir demogoji malzemesine dönüşmüştür.

İnsan haklarından söz ederek savaşlar başlatan, insanlığa büyük kıyım ve yokoluşları yaşatan burjuvaziden başkası değildir. O, yaşama hakkı başta olmak üzere çalışma, düşünme, örgütlenme vb. insanlığın kullanması gereken tüm hakları insanlık adına kendi kullanır, onlar adına kendisi karar verir. Anayasaları, hukuku ve yaşamı çıkarlarına uygun bir tarzda yeniden yeniden düzenler. İktidarının devamı için yapamayacağı şey yoktur. Kuralsızlık burjuvazi için kuraldır. Hazırladığı anayasalar kitlelerin mücadelesi karşısında güdükleştiğinde kendi haklarını perçinlemek için yeni yasa ve kararnameleri gündeme getirir. İnsan haklarını savunmak adına Irak'a yağdırılan tonlarca bomba kadın, erkek ve çocuk sayısız insanın ölümüne yol açarken aynı anda Etiyopya'daki aç çocukların beslenmesi için gözyaşartıcı demeçler veren aynı "insan hakları savunucuları"dır!

Egemen sınıf olan burjuvazi kitleler üzerindeki politikalarını yarattığı tüm erkleri örgütlü bir biçimde kullanarak hayata geçirir. Yüzyılların deneyiminden edindiği tecrübe burjuvaziye ancak örgütlü olduğu oranda iktidarını koruma ve sürdürmesinin devam edeceğini öğretmiştir. Bu bilinçle egemen sınıflar örgütlenmeye büyük önem verirler. Emperyalist-kapitalistlerin kendi aralarındaki dünya pazarından pay kapma kavgası çıkar çatışmalarına yol açar. Kendi içlerinde çelişkiye düşerler. Ne ki soruna sınıf mücadelesi açısından yaklaşıldığında bu çelişkiler uzlaşmaz ve çözümsüz değildir. Bu noktada egemen sınıflar kendi devlet sınırları içinde halk katmanlarına karşı gerçekleştirdikleri örgütlülüğü uluslararası planda da dünya halklarına karşı kullanırlar. Kısacası emperyalist-kapitalist sistem dünya ölçeğinde kendi içinde birbirlerine kopmaz örgütlülük bağlarıyla bağlanmıştır. AET, NATO, İMF, AGİK vb...

Günümüzde "Yeni Dünya Düzeni" adı altında sosyalizmin öldüğü, Marksizmin ebediyen mezara gömüldüğü çığlıklarıyla emperyalizm, dünya halklarına bir kez daha pazarlanmaya çalışılıyor. Bir yandan ML'e alternatif olarak liberal ekonomi, demokratikleşme paketlerinden dem vurularak sosyalizmin, komünizmin karşısına insan hakları ideolojisi konmaya çalışılıyor. Diğer yandan Bosna-Hersek, Azerbeycan, Ermenistan vb. örneklerinde olduğu gibi halklar birbirlerine kırdırılıyor. Bu kanlı hesaplaşmalar emperyalizmin düzenlediği onun çıkarına uygulamalardır. O, hem yutmada kolaylık sağlamak için küçük lokmalara böldüğü pazar alanlarına savaş politikalarını dayatıp el altından silah satarken yanı sıra bu insanlık dışı vahşet durdurulmalıdır yollu diplomatik mesajlarla insan haklarının mümtaz savunucusu rolünü pişkince oynamaktadır.

Günümüzde sınıflar ve siyasetlerüstü insan hakları savunuculuğu yaygındır. Sicili darbelerle, işgallerle ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelelerini bastırmak için akıl almaz vahşet örnekleriyle dolu emperyalist burjuvazi bile "insan hakları ve demokrasi" havalisi kesilebiliyor. "Yeni Dünya Düzeni"nde kendilerine muhalif hiçbir sesin kalmaması için giriştikleri bu saldırı ve katliamları meşru gösterme ve destek sağlamanın bahanesi bile "insan hakları ve demokrasi" savunuculuğu olabiliyor.

Sınıf mücadelesinde tercihini burjuvaziden yana yapmış bazı aydınlar ve devrimci-demokrat olduğunu iddia eden bazı anlayışlar insan hakları ihlallerini onları yaratan emperyalist - kapitalist sistemden ayırarak ele alıyorlar.

Tarihsel çıkışından farklı olarak, insan hakları kavramını, üretim ilişkilerinin belirlediği sınıfsal ve sosyal koşullardan kopararak, hukuki ya da idari bir mevzuat derekesine indirgiyorlar. Bu durumda insan hakları ihlalleri ya "keyfi yönetim sorunu", ya "münferit" kimi olaylar, ya da "yasaların üç beş kendini bilmez tarafından yanlış uygulanması" diye önemsizleştirerek, sınıfsal özünden soyundurulur.

Hal böyle olunca soyut sınıflar ve siyasetlerüstü insan hakları savunuculuğu, bu hakları ortadan kaldıran ya da uygulamasını fiilen olanaksız kılan sınıfsal, sosyal ve ekonomik koşulları irdelemekten ve buna uygum mücadele, örgütlenme ve çalışma biçimlerini belirlemekten özenle kaçınarak, burjuvazinin ekmeğine yağ sürmenin, egemenliğini sürdürmesinde yardımcı olmanın dolayılı yoludur.

Egemen sınıf politikalarının egemen sınıf ve devleti ile birlikte teşhirinden ve insan haklarının mücadele hedefi haline getirilmesinden özenle kaçınılması burjuvazinin arayıp da bulamadığı bir şeydir. Bu yüzden kurulu düzeni ve iktidarını hedeflemeyen bir "insan hakları" mücadelesini desteklemesinde, hatta öncülüğünü yapmasında garipsenecek bir yan yoktur.

Bizim insan hakları anlayışımız ve mücadelemiz proletarya ve ezilen tüm emekçilerin sömürücü sınıflar ve onun devletinin gaspettiği haklarını kazanması ve bunları gözünün bebeği gibi kıskançlıkla korunması kavgasına hizmet etmelidir. Eğer sınıf savaşında emperyalizme karşı başarı kazanmak istiyorsak, ezilen ve sömürülen toplumsal kesimlerin siyasal, ulusal, kültürel vb. haklarını savunması, desteklemesi ve mücadeleye bu perspektifle önderlik etmesi gereken örgütlenmeleri yaratmak durumundayız. Bunu gerçekleştirecek olan başta proletaryanın öncü partisi olmak üzere diğer kitle örgütleridir.



Fotoğraflar: Uluslararası Af Örgütü'nün kampanyasından
Metin: İnsan Hakları Mücadelesi ve Yüklediği Görevler - Devrimci Proletarya Broşür Dizisi - 1992