İşçi, “biz savaş istemiyoruz” demeli çünkü savaşta işçinin oğlu ölüyor
Oğlun Ölmeden: Savaş sizce neden alevlendi?
Bekir Taştan: Uzun süreden bu yana bir barış süreci vardı, bu süreç toplumun genelinde prim yapıyordu. Daha doğrusu insanları mutlu ediyordu, umutlandırıyordu; bu umut verildi insanlara. Fakat 7 Haziran seçimlerinden sonra beklenen olmadı, oysa birkaç sene öncesinden başlayarak herkesin kendince barış süreci üzerinden hesapları vardı.
Seçimlerden sonra AKP Hükümeti - buna hiç kimse AKP Hükümeti demiyor, direkt cumhurbaşkanı falan diye yorumluyorlar-, seçim kaybı ya da iktidar kaybı sonrasında, oy malzemesini başka yönlere çekmek, intikam almak, seçimi yenilemek,.. adına ne dersek diyelim birdenbire bu süreç bozuldu. Çocukların, katledilmesi, ailelerin katledilmesi, silahsız insanlara saldırılması yaşanmaya başladı. Seçim öncesinde Diyarbakır patlaması olmuştu. Bu süreç içinde özellikle HDP kanadında “Birileri bizi provoke ediyor, bizi savaşın içine çekmeye çalışıyorlar; sakin olmalıyız, provokasyona gelmemeliyiz” şeklinde çağrılar oldu, bu çağrılar etkili de oldu. Fakat seçimden sonra ülkeyi tekrar seçime sürüklemek, seçime giren bir partiyi terörist ilan etmek -belki- baraj altında kalmasını sağlamak, onun ve diğerlerinin aldığı oylarla istediği milletvekili sayısını çıkarmak adına yapıldı bunlar. Bunun -tırnak içinde- AKP politikası olduğunu düşünüyorum. Mesajlarını da çok açık bir şekilde veriyorlar; “Biz istersek barış olur, biz istersek savaş olur” bence savaşın son dönemlerde alevlenmesinin temeli bu zihniyettir.
Oğlun Ölmeden: Savaşta ölen askerlerin yüzde 99’u yoksul aile çocukları bu konuda neler söyleyeceksiniz?
Bekir Taştan: Bu sadece bugünün ya da on yılların konusu değil. Tarihe baktığımızda bütün savaşlarda hep yoksulların çocukları ölmüştür. Bunun nedeni, yüz küsur yıldır sermayedarların, parayı elinde tutanların en büyük ihtiyacı korunma ihtiyacıdır. Maddi güçleriyle kendilerine koruyucu tutarlar. Koruyucu da ücretlidir. Koruyucuya, yani askere baktığınız zaman -bu arada profesyonellerden bahsediyorum tabii-, belli bir para karşılığı hayatını sürdürebilmek adına yaptığı bir iş bu, bizim açımızdan baktığımızda da sıradan bir devlet memurudur.
Profesyonel olmayanlar da vatan millet aşkına vatani görevini yapan kişilerdir. İşin içine vatan sevgisi, ilkokuldan beri beyinlere kazınanlar girince insanlar da bunu bir şekilde kabulleniyor. Mesela ülke için alınan vergilerin hiçbirini kimse onaylamıyor, bunu açık açık da söyleyebiliyor. Ama hayatının en güzel çağında belli bir süreyi -inanıyorsun ya da inanmıyorsun-, herhangi birinin uğruna hayatını feda etmek, ölebilmek son zamanlarda tartışılan bir konu. Ne maddi ne manevi getirisi olan bir savaşın en ücra noktalarında eğitimsiz olarak savaşmak zorunda bırakılıyor fakirlerin çocukları. Bunu tırnak içinde söylüyorum, fakir çocuğun ırkına bakmıyorlar. Mesela Hakkarili bir çocuk ya da Bingöllü, Bitlisli bir çocuk Hakkari’de ölebiliyor. Yani siz bizim savaşımızın bir parçası, unsurusunuz deniyor. Fakirin çocuğu zaten mecbur, yani belli bir seviyenin üstünden bahsediyorum; mesela bir subay maaşının 3 bin 500-4 bin olduğu bir yerde, bedelliye verilen ve belli zamanlardaki askerliği yapmamanın bedelini verebilecek güçte olan kişi bunu veriyor. Fakirin çocuğu -oransal olarak ne kadardır bilmiyorum- ama normal er ölümlerine baktığımızda başka çıkış yolu olmadığı için, -birincisi parası yok, ikincisi fakirlikten dolayı veya başka bir benzerlikten dolayı okuyamamış-, bir an önce hayata atılması gerekiyor.
İkinci konu is örf-adetlerde fakirliğin bir parçası pek ciddiye alınmasa da -mesela ben Kayseriliyim, hayata atılmayı düşünüyorsan askerlik önkoşuldur- Kayseri’de de “Askere gitmeyene kız yok” gibi söz vardır. Kanunlar değişiyor ama örf ve adetler değişmiyor. Örf-adetlerimiz de doğal olarak, hayata atılmanın bir parçası olarak etkiliyor. Kanunlar değişiyor, askerliğini yapmayan devlet memuru olabiliyor ama hala bizim köylerde ‘askerliğini yap da hayata atıl’ diyorlar. Tamamen fakir çocukları... Bir, ülkelerini seviyorlar; iki, eğitim düşük tutulduğu ve belli bir boyutta verildiği için hangi coğrafyada olursa olsun vatan, millet aşkına da gitmeyi isteyeler oluyor, “Ben gidip savaşmak istiyorum, çatışmak istiyorum” diyen insanlar, bilinci belli bir seviyeye gelmemiş insanlar hep fakirin çocukları, gerekli eğitimi alıp gerekli tartışmayı getirecek bir ortamı yaşayamamış insanların para yokluğu en önemli sebep, hayata atılmak başka bir sebep...
Oğlun Ölmeden: Kürt sorunu sizce nasıl çözülür?
Bekir Taştan: Birkaç cümleyle söylemek istiyorum. Yıllardan beri ismi bile bana değişik geliyor. Yıllardan beri bu ülkede söylenen klişe sözler vardır. 72.5 millet... bu buçuk bile bir ırka hakaret içermektedir ancak ayrı ayrı milletlerden insanların bir arada yaşadığı bir coğrafyada bir ırkın sana sorun olduğunu düşünmende en önemli şey, senin yaptığın politikanda yaptığın ayrımcılık ya da bir arada iç içe yaşa kültürünü almamış olmamız.
Bugün bir yazı okudum çok ilginçti. Bu faşizm bile değil, bu acayip bir şey, aynı bayrak altında, aynı coğrafyada yaşıyoruz diyorsun, karşı taraf da söylüyor. Hala bunu hazmedemiyorsun. Çünkü bundan prim elde ediyor. Senin iktidara taşıdı dediğin şey ırkçılık oluyor.
Bunu tek çözümü vardır. Bunu herkes söyler, demokratikleşmeyi sadece dilde değil, aynı coğrafyada yaşayan insanların birbirlerini eşit görmesi; diline, ırkına, dinine, cinsiyetine hatta cinsel tercihine bakmaksızın hepimiz bir bireyiz deyip üstten ve aşağıdan kabul edilse, çözülecek bir olaydır. Ama ne yazık ki şöyle de bir şey vardır. Türkiyeli insanların birçoğu gider Almanya’da, Fransa’da yaşar, burada sorun kaynağı olan kişiler oralarda bunu sorun kaynağı yapmıyor. O kadar güzel anlaşıyorlar ki, birbirlerine soruyorlar nerelisin. “Ben Rizeliyim, ben Kürdüm, ben Lazım” diye konuşabiliyorlar ve bunu sohbetlerinin bir parçası yapabiliyorlar. Bu coğrafyaya gelince havasından mı suyundan mı nedir bilmiyorum. Ama çözüm gerçek anlamda demokratikleşmek, gerçek anlamda eşitlik.
Oğlun Ölmeden: İşçiler bu savaşa karşı ne yapabilirler, ne yapmalılar?
Bekir Taştan: İnsanlar iki tercih yapmak zorunda kalıyorlar. Ya ırk üzerinden verilen mücadele ve söylem geliştirmeli ya dini üzerinden söylem geliştirmeli ya da hayatını yürüttüğü esas unsur üzerinden söylem geliştirmeli. Ben hayatımı yürütürken kendimi işçi olarak görüyorum. Kendimi işçi olarak gördüğüm zaman, üretimde birlikte çalıştığım insanların ırkı, dili, dini, cinsi ne olursa olsun birlikte çalışıp, birlikte paylaşıp aynı sorunları yaşıyoruz. Yani asgari ücretin 900 TL olduğu da hepimizin sorunu, çocuğumuzun okula başlayacağı sıradaki sorunlar da hepimizin sorunu. İşçiler dinsel, ırksal konuları bir yana bırakıp işçi bilinciyle hareket etmeliler. Mesela pamuk işçileri Adana’da bir kamyon arkasında ölüyor, maden işçileri Soma’da ölüyor, Ermenek’te ölüyor ya da Kürt bölgesinde ölüyorlar. Güney Anadolu’da çalışan bir tarım işçisi servisle giderken ölüyor. Aynı şekilde ölüyorlar. Maalesef son zamanlarda bölgesel asgari ücretler çıkacak ama ücretsel bazda herkesin aldığı ve yaşadığı sorun aynı. O nedenle işçiler öncelikle işçi olduklarının farkına varmalı. Kürt işçi, Alman işçi, Yahudi işçi yok, işçiler bunun farkına varmalıdır.
En önemli boyutlarından biri de -bugün iktidar partisi de, muhalefet partisi de herkes- işçi örgütlerinin söz sahibi olmalarının gerekliliğini, ülke siyasetinde yönlendirici olmalarının gerekliliğini söylüyorlar. Tabii bunu samimi söylediklerini sanmıyorum, kendilerine taraf yaratmak ya da taraftar sendika ve örgütler yaratma amacıyla söylüyorlar; ama işçiler de işçi örgütleri de doğru tanımlamalar üzerinden mücadele talep etmeliler.
İşçi, “biz savaş istemiyoruz” demeli çünkü savaşta işçinin oğlu ölüyor. Ya da kızı... Ben savaş istemiyorum, bir işçi olarak ben savaş istemiyorum. Bu benim hayatımı her açıdan etkiliyor. Ekonomik olsun, annelerin gözyaşları olsun... bunun hangi üniformayla olduğu ya da ne şekilde olduğu hiç önemli değil. İşte bunu en iyi tanımlayacak olanlar da işçilerdir. Ortak mücadele etmeleri gerekiyor bu çok önemli, zaten savaşa karşı platformlar da kuruldu. Kendimizi hangi tarafta görüyorsak kendimizi, o tarafın anasını özneleştiriyoruz, diğer tarafı ötekileştiriyoruz. İki taraf da kardeş, iki tarafta mağdur ve iki tarafın anası da ağlıyor.
oglunolmeden.blogspot'tan alınmıştır.