Oğlun Ölmeden Kampanyasının yürütücülerinden Sevilay Koçbulut’la ikinci röportajımızı yayınlıyoruz
Oglunolmeden.blogspot.com.tr'tan alınmıştır
Oğlun Ölmeden: Tekrar merhaba, “Oğlun Ölmeden” ekibi olarak bu sizinle yaptığımız ikinci röportaj. İlk röportajda bir asker annesi olarak son sürece ilişkin bir değerlendirme yapmıştınız ve yine bir asker annesi olarak duygularınızı bizimle paylaşmıştınız. Sizinle yaptığımız röportajın sonunda da bir çağrı yaparak Barış Anneleri ile birlikte Ankara’ya gittiniz ve bir dizi eyleme katıldınız.
Yıllardır mücadele eden Barış Anneleri ile ilk defa buluşarak İstanbul’dan Ankara’ya birlikte gittiniz. Yolculuk boyunca Barış Anneleri ile bir Türk asker annesi olarak neler konuştunuz? Neler paylaştınız? Bu yolculuk esnasında neler yaşadınız? Duygu ve düşüncelerinizi bizimle paylaşır mısınız?
Sevilay Koçbulut: Merhaba, daha önceki röportajda da belirtmiştim ama güncel önemi açısından belirtme ihtiyacı hissediyorum. Size teşekkür ederim, tam zamanında geldiniz, yol açtınız ve başta ben olmak üzere başka anneleri de biraz daha cesaretlendirdiniz. Bu anlamıyla Oğlun Ölmeden’e teşekkürü bir borç biliyorum.
“Oğlun Ölmeden” olarak kamuoyuna yaptığınız çağrınızı dinleyerek yola koyuldum. Bu konu zaten içimde çok büyük yaraydı ve bir şeyler yapmak gerekiyordu. Hakikaten bir şeyler yapılmalıydı. Ama yapılması gerekenlere inanmam lazımdı ve bu konu hep inandığım bir şey olarak önüme geldi. Asker annesi, gerilla annesi el ele verecek ki bu ülke de barış adına bir şeyler değişsin ve savaş bitsin.
O gün görüştüğüm arkadaşlar beni dükkanımdan aldı ve Barış Anneleri’nin Ankara’ya gideceği otobüse götürdü. Büyük bir otobüstü ve annelerle doluydu. Hepsi Barış Annesi’ydi. İstanbul’da yaşayan ama memleket olarak Doğu’nun ayrı ayrı illerinden insanlardı. Çoğu bilmiyordu benim bir asker annesi olduğumu. Araca bindim, selamlaştık. Arkada bir yer vardı, oraya buyur ettiler. Görüşme yaptığım arkadaşlardan biri benim asker annesi olduğumu söyleyince hepsi “şok” geçirdiler. Önce dik dik baktılar ve sonra bir tebessümle mutlulukla doldu gözleri. Benden çok çok büyük insanlardı. Ben bir asker annesiydim ama oradakilerin çoğu benim annem yaşındaydı. İnanılmaz derecede mutlu oldular, hepsi ayağa kalktılar ve yürek dolusu sevinçleriyle tekrar hoşgeldin dediler. Beni böylesi bir mutluluk ve heyecan dolu duygularla karşıladılar.
“Oğlun Ölmeden” kampanyasının çağrısına uyarak harekete geçtim ve çalışmalarına katılıyorum. Ve ben “Oğlun Ölmeden”in kampanyasına destek verilerek bu mücadelenin büyütülmesi gerektiğini düşünüyorum. Barış Anneleri ile birlikte yürüttüğümüz bu mücadelenin daha da büyütülerek amacına ulaşmasını istiyorum. |
Yılların mücadele deneyimi ve savaş koşullarının o kavurucu ateşi altında tam anlamıyla pişmiş bir ananın yanında oturdum. Sohbete başladık; “Barış Anneleri olarak neden bu yoldayız, neden Ankara’ya gidiyoruz” üzerine sohbetimiz derinleşmeye başladı. Kürt halkının yaşadığı baskı ve haksızlıkları anlatmaya başladı. Gerçi politik yapımdan kaynaklı yaşadıkları zulüm ve baskılara yabancı biri değildim. “Yaşadıklarınızı ve neler çektiğinizi gayet iyi biliyorum anacığım,” deyince “öyle mi yavrum, seni yüreğinden öpüyorum bizi mutlu ettin, bize ışık oldun ve bizim için bu çok önemliydi” dedi. Elimi sımsıkı tuttu, gözleri doldu. Benim de gözlerim doldu. Karşılıklı ağlamaklı olduk ve bir süre konuşmadık. Tekrar konuşunca anlatmaya başladı; “20 yıldır Barış annesiyim, bu otobüsün içinde 30-40 yılını barış için mücadeleye vermiş analar var kızım; bizim yaşadıklarımız çok ağır şeyler, çok bedel ödedik, hala ödetiyorlar ve ödüyoruz. Bak sen bunların farkında olan birisi olarak bize katıldın.” Sürekli bir teşekkür etme hali vardı yani…
Onları zaten tanıyordum. Barış Anneleri’nin yanında olmaktan da gurur duyuyorum ama benim onlar için o kadar önemli olduğumu ben orada anladım. Önemli olan benim sahsım değildi tabii ki. Orada önemli olan bir Türk olarak, bir Türk asker annesi olarak onların yanında olmamdı.
İlk molamızda otobüsten aşağı inince herbiri ayrı ayrı sarıldı. Sarılmaların altında yatan o sıcak ve samimi duygular buradan kelimelerle anlatılmaz. Aralarında hiç Türkçe bilmeyenler de vardı. Ama dilin burada bir önemi yoktu. Duygularla, yaşadıkları acılarla ve beni aralarında görmenin çocuksu mutluluğuyla konuşuyorduk. Ankara’ya gidene kadar anaların bana sarılarak gözlerinin dolduğunu gördüm ben. Yüreğim iki parçaya bölündü. Zaten bunu sürekli yaşıyordum kendi hayatımda. Her sabah kalktığımda haberleri açıp asker ya da gerilladan ölümler olduğunda iki tarafa da düşen acıyı aynı oranda hissediyordum. Bu acı çok ağır bir acıdır. Ben bu duyguları yaşıyordum ama oradaki analar bu acıların tanıkları olmuşlar, birer parçası olarak evlatlarını yitirmişler. Bu acının kendisiyle beraberdim ben otobüste.
Oğlun Ölmeden: Ankara’ya indiğinizde sizin dışınızda başka illerden de gelen anneler var mıydı?
Sevilay Koçbulut: Ankara’ya vardığımızda buluşma noktamız İnsan Hakları Derneği’ydi. Oraya geçtik. İstanbul grubu olarak İHD’ye geçtiğimizde bizden önce oraya varan birçok ana vardı. Basın açıklaması yapılacağı söylendi. Sonrasında da meclise yürüneceği ve görüşme talep edileceği bilgisi verildi. Beklemeye koyulduk. Bir süre bekledikten sonra ne kadar bir süre daha bekleyeceğimizi sorunca da “Diyarbakır, Mardin, Van ve Roboski’li anaların yolda olduğu ve onların gelmelerinin bekleneceği” söylendi. Zaten içerisi çok kalabalıktı.
Oğlun Ölmeden: İHD’de beklediğiniz süre içerisinde neler yaptınız? Diğer illerden gelen Barış Anneleri ile görüşmelerde bulundunuz mu?
Sevilay Koçbulut: Hep birlikte kahvaltı hazırlamaya başladık. Analar alışık olduğu için çantalarında ekmek, domates gibi kahvaltılıklar getirmişti. Bir yandan kahvaltı hazırlanırken bir yandan da analar birbirine sarılıyor, tokalaşıyor, özlem ve hasretin yarattığı duygularla ağlaşıyorlardı. Ben de onları gözlemliyordum.
İstanbul’dan bir Türk asker anasının geleceğini öğrenmişlerdi ve herbiri o ananın kim olduğunu soruyorlardı. Kürtçe konuşuyorlardı. Beni işaret ediyorlardı ve anaların hepsi tek tek gelip boynuma sarılarak öz çocuklarını öper gibi öpüyorlardı. Türkçe bilmeyen renkli gözlü bir anne vardı; yıllar önce erkek kardeşini kaybetmiş bu kirli savaşta. İki yıl önce de ikinci bir erkek kardeşini kaybetmiş. Gözümün içine bakıyordu oturduğu yerden. Çok acılı bakışları vardı. Gözümün içine baktıkça ben de kendimi tutamadım ve ağlamaya başladım. Aynı şeyleri düşünmüş olacağız ki, o da ağlamaya başladı. Yaşadıklarım çok farklı duygulardı. İnsanın insanı anlaması kötü bir duygu mu anlamadım. Sonra diğer analar geldi. Aynı şeyler yeniden yaşandı. Birbirlerine sarıldılar, hasret ve özlem giderdiler ve ağladılar.
Burada acılarını paylaştıklarını hissettim. İnanılmaz derecede sımsıkı sarılmalar gördüm. Bu sıkı sarılmalarda yaşadıkları acılar vardı. Herbirinin yüzünde yaşadıkları acılardan izler vardı. Gelenler de beni sordular. Anlatılmaz bir duyguydu; Barışı nasıl istediklerini ve barış noktasında gerçekten samimi olduklarını orada bana hangi duygularla sarıldıklarından görebiliyordum. Analarla yaşadığım duygulardan bana kalanın özü özeti barışa olan inançlarıydı.
Oğlun Ölmeden: Ankara’ya bir dizi eyleme katılmak için gittiniz. İHD’de olduğunuz süre içinde de yapılacak eylemler hakkında bir plan oluşturulduğunu ifade ettiniz. Eylemler esnasında yaşadığınız duyguları bizimle paylaşır mısınız?
Sevilay Koçbulut: Planın ilk sırasında basın açıklaması vardı. Basın açıklamasının ardından Meclise yürünecek ve taleplerimiz iletilecekti. Aramızdan seçilen bir heyet ile meclis içinde yer alan ve önceden belirlenmiş belirli partilerle görüşülecek ve barış taleplerimizi iletecektik. Basın açıklaması için İHD’den aşağı indiğimizde polisleri gördük. Oldukça kalabalık bir sivil polis yığınağı vardı. İnsan ürküyor açıkçası. İçimde bir tedirginlikte vardı; ‘bunlar bizi yürütmezler’ diye de aklımdan geçirdim. Bugün 1 Eylül ama bunların tavrı belli, yürümemize izin vermezler ve meclise gitmememiz için her türlü engellemeyi yaparlardı. Oluşturduğumuz heyet ile polisler arasında sert tartışmalar başladı. Kararlığımız sonucunda polise geri adım attırarak yürümeye başladık. Pankartımız açıldı. Bu sefer de yoldan yürümemize engel olmaya çalıştılar. Oldukça kalabalıktık ve analarımızın çoğu yaşlı ve yürümekte zorluk çeken insanlardı. Polis sürekli kaldırımdan yürümemiz için bize baskı uyguluyordu. Pankartımız uzunca bir pankarttı ve bizler pankartsız yürümeyeceğimiz söyledik. Buna rağmen polis eşliğinde yürümeye başladık. Yol boş olmasına rağmen yola inmemize izin vermemek için her türlü dayatmayı uygulamaya çalıştılar. Bunun üzerine tepkiler başladı. Analar isyan ederek “bugün 1 Eylül, bunu neden yapıyorsunuz? Neden yolda yürümemize izin vermiyorsunuz?” gibi sorular yönelttiler. Polisin tavrı çok netti: Yürümemizi istemiyorlardı. Ama kararlıydık ve neticesinde zor da olsa yürüyerek Meclise ulaştık. Meclisin önüne geldiğimizde karşımızda çevik kuvvet yığınağını gördüm. Koşuşmaya başladılar. Biz nereye doğru yürüyorsak onlar da kenardan oraya doğru koşuyorlardı. Analar bu duruma alışık oldukları için çokta tepki vermediler. Meclis önünde oluşturduğumuz bir heyet ile daha önceden randevu kesilen HDP ve CHP ile görüşecektik. AKP’den henüz görüşme ile ilgili bir haber gelmemişti.
Sonra 20 kişiden oluşan bir heyetle Meclise alındık. Burada şunu belirtmem gerekiyor; içeri alınırken polislerin bakışları o kadar rahatsız ediciydi ki, orada barış talebinde bulunmamız sanki onları çok fazla rahatsız ediyordu. Bana karşı bakışları da çok rahatsız ediciydi. Giyim ve kuşamımdan tutun da, yaşıma kadar, Türk olmamdan ve asker anası olmama kadar orada bulunmam polisleri çok rahatsız ediyordu.
İçeriye alınmaya başladık. Daha girişte, aranma noktasında sıkıntılar yaşanmaya başlamıştı. Koca mecliste giriş ve çıkışımızla ilgilenen tek bir çalışan görevlendirmişlerdi. Bu yanıyla hem ona eziyet ediyorlardı hem de biz analara. İnce aramaya varana kadar onur kırıcı bir dizi arama gerçekleştirdiler. Tüm bu engellemelere rağmen istemeseler de meclise girmiştik. İçimizde barış talebinin güçlü bir şekilde yanıt bulacağına dair duygular oluşmuştu. Hatta İHD’de yaşadığımız küçük bir olayı da buradan sizin aracılığınızla anlatayım. İHD’de analarla birlikte kahvaltı yaparken cama bir güvercin kondu. Analar güvercini gördüklerinde çok sevinmişlerdi ve onu ürkütüp kaçırmamak için bizden hassas davranmamızı istediler. Kimi analar, “bu bize gelen bir barış haberi, bu güvercin Sevilay anayı getiren güvercin” diyerek güçlü bir barış temennisi yaşadılar.
İçeri girdiğimizde ilk olarak bizi HDP karşıladı. Zaten HDP’li vekiller arama noktasından itibaren hep yanımızdaydı. Analara sahip çıktılar, yaşlı analar da vardı ve kollarından tutarak yürümelerine yardımcı oldular. İlk HDP’nin misafiri olduk.
Oğlun Ölmeden: Meclise girdikten sonra HDP, CHP ve AKP ile görüşmeler yapıp barış taleplerinizi kendilerine ileteceğinizi söylediniz. Sırasıyla bizlere partilerle neler görüştüğünüzü, barış taleplerinize karşılık partilerden nasıl bir karşılık aldığınızı kısaca aktarabilir misiniz?
Sevilay Koçbulut: İlk görüşmeyi HDP ile yaptık. HDP’nin bizi ağırladığı yere, yani toplantı odasına geldiğimize birçok basın kuruluşu orada hazır bekliyordu. Oldukça kalabalık bir gazeteci grubu da vardı. Birçok anne ayakta duruyordu, bir kısmımızda oturuyorduk.
HDP olarak bizi çok iyi karşıladılar. Yani kendi evimize gelmiş gibiydik; hatta yakın aile ve akrabalarınızı ziyaret edersiniz de onlar sizi güçlü bir misafirlikle karşılarlar ya işte öyle bir misafirlik ilişkisi vardı. İlk olarak Grup Başkan Vekili bir açıklama yaptı. İlk konuşmasında; “Analar bu ülkede ağlıyorsa bu bütün siyaset kurumunun ayıbıdır, utancıdır” diyerek “asker anası da, polis anası da, gerilla anası da, sokak ortasında infaz edilen insanların ve gençlerin anası da bugün aynı acıyı yüreğinde hissederek buraya, meclise barış talep etmek için gelmişse buna hiçbir siyasi partinin kayıtsız kalmaması gerekir” dedi.
Sonrasında mikrofon bana uzatıldı. Neden orada olduğuma dair görüşlerimi merak ediyorlardı. Çok heyecanlıydım. Yani, ilk sözü alarak konuşmanın yanında gerilla annelerinin içinde bir asker annesi olarak ilk sözü almak inanın çok farklı bir duygu. O da bir anne sen de bir annesin ve benim çocuğum onun çocuğunu, onun çocuğu da benim çocuğumu öldürebilir. Tüm bu duygulardan sonra şunu anlıyorsunuz; eğer buraya gelmişseniz ve gerçekten barış konusunda ısrarlıysanız bu sorunu çözmeden buradan gidemezsiniz. Bu sorun burada çözülmeli. Bu sorun burada başladıysa ve savaş kararlarını AKP burada alıyorsa, bu sorunu biz burada çözmeden geri dönmemeliyiz.
Bunun yanında Barış Anneleri de benden çok umutlandılar. Yanlarında bir Türk asker annesinin olması onlarda bu sorunun çözümüne dair güçlü beklentiler yarattı. Hep birlikte barış talebini güçlü bir şekilde dile getirmeliydik. Aklımda hep bu düşünceler vardı. Dediğim gibi mikrofon bana uzatılmıştı. “Ben bir Türk anneyim. Ve bugün benim yerim Dünya Barış Günü’nde Kürt anneleriyle birlikte burada olmak. Bir evlat kolay yetişmiyor, 20 yaşındaki çocuğumun elinde bir roketatar var, hayatında silah yüzü görmemiş bir çocuğun elinde roketatar var. Kimi öldürüyor? Kime uzatılıyor bu silah? Bu savaş neden? Kimin savaşı? Geçerli bir açıklaması yok. Ben burada bir vatan savaşı görmüyorum. Eğer öyle olsaydı önce ben giderdim ama bunun bir vatan savaşı olduğunu düşünmüyorum” dedim.
Bu açıklamalar yapılırken CHP’nin bizi beklediğini öğrendik ve onların yanına geçmemiz gerektiği söylendi. Burada CHP Grup Başkanvekili bizi karşıladı ve ayaküstü kısa bir konuşma yaptı.
Oğlun Ölmeden: Ayaküstü yapılan bu konuşmadan bahseder misiniz?
Sevilay Koçbulut: “Biz de sizi bekliyorduk” dedi. Sonra, “biz de barıştan yanayız” gibi laflar etti. Ama basından kimse yoktu. Bu duruma tepki gösterdik. Sadece biz ve Grup Başkanvekili vardı. Birkaç kişi neden basının olmadığını sormak istedi. Başkanvekili ise; “böylesinin daha iyi olduğunu, görüşmeleri not alacağını, mesajlarımızı ileteceğini” söyledi. Bunun üzerine analar olarak konuşup konuşmama üzerine kararsız kaldık. Ama sonuçta oraya kadar gelmiştik ve birçok zorluğu aşmıştık. Verdiğimiz bir kararla konuşmaya başladık.
Birkaç anamız yaşadıkları sıkıntıyı anlattılar. “Doğu’nun yaşanacak bir halde olmadığını, her gün silah sesleri altında insanların öldüğünü ve taş üstünde taş kalmadığını ve bir an önce ateşkes olması gerektiğini” ifade etti. CHP’nin de bu konu üzerine üstüne görev düştüğünü ve yardımcı olması gerektiğini söyledi. Hatta bir anne direkt söze girerek; “Siz de bir insansınız, sizin de evlatlarınız var bunu yapmayın, yeter artık, bizler yıllardır acı çekiyoruz bitsin bu savaş” diyerek duygularını anlattı. Bunun üzerine ben kendi yaşadığım duyguları öfkeli bir şekilde anlattım. Eskiden yıllardır CHP’ye de oy vermiş bir insandım. Beklentim az da olsa farklıydı. Orada CHP’nin samimiyetsizliği ile yüz yüze kaldık. CHP’nin de barış konusunda samimi bir yaklaşımı yoktu. Çok kısa sürdüğü gibi niyetsizdiler ve sırf gelmişiz de bir merhaba diyelim tarzı hakimdi.
Oradan ayrıldık ve tekrar HDP grubunun bulunduğu alana geçtik. AKP’den hala cevap gelmedi. Bunun üzerine 15-20 kez aradık ama yine bir cevap alamadık. Bu durum anaları çok kızdırdı. “Biz buraya kadar geldik ve her şeyi göze aldık, artık yeter, bu savaş bugün burada bitmelidir” diye tepkilerini dile getirdiler. “Bize bir cevap vermek zorundalar” dedik. HDP’nin toplantı salonunda beklerken hiç beklemediğimiz bir anda AKP’den bir cevap geldi. Analarla çok kısa bir süreliğine görüşeceklerini söylediler.
Görüşmeye gideceğimiz esnada görüşecek heyetin önce beş kişiden oluşacağı sonra ise üç kişi olmasını istediler. Sonra bunun tartışmasını yaptılar bizlerle. “Üç kişi geliyorsa gelsin gelmiyorsanız siz bilirsiniz…” gibi hiç hoş olmayan bir dayatmada bulundular. Bu nasıl bir inat, bu nasıl bir yaklaşım ben anlamadım. Anladığım tek şey ise, bu görüşmenin de barışa dair bir şey içermeyeceğiydi. Buradan da bir barış çıkmayacağı hissi içime güçlü bir şekilde oturdu. Zaten anlıyorsunuz. Ama bu kapıya geldiysek eğer barış talebimizi yüzlerini söylememiz gerekiyordu. Çocuklarımız ölmesin diye barış taleplerimizi söylemeliydik. Üç kişi ile görüşmeyi kabul etmek zorunda kaldık.
Görüşmek için içeri geçtiğimizde sanki kendi evinin salonunda oturuyormuş gibi televizyon keyfi yapan bir erkek vardı. Kim olduğunu bilmiyorum. Bu adam bizi gördü ve samimiyetten uzak alaycı bir tarzla gülmeye başladı. Biz üç ana içeri geçtik. Bunlardan biri Cumartesi Annesi, biri gerilla annesi üçüncü olarak da bendim. Karşımızda da bir kadın vardı. Bu kadını görünce üç anne olarak biz de mutlu olduk. Birbirimizin gözünün içine baktık ve gülümsedik. Ve içimize birden farklı duygu ve düşünceler düştü. “Barışı getirdik” diye umutlandık.
“Hoşgeldiniz” diyerek bize oturacağımız yeri gösterdi. Oturduktan sonra ilk sözü ben aldım: “Karşımızda muhatap olarak bir kadını görmek bizi mutlu etti. Çünkü bizler birer anneyiz muhtemelen siz de bir annesiniz ve bir anne olarak bizleri çok iyi anlayacağınızı düşünüyorum. Bugün 1 Eylül Dünya Barış Günü ve biz buraya barış talebiyle geldik,” dedim. O da “Evet ben de bir anneyim” dedi. Ama bunu söylerken ön plana çıkan bir annelik duygusu değil de daha çok politik bir yaklaşım vardı. Gülümsemelerinin altında bile “politik gülümsemeler” vardı, yapmacıktı yani. Bunu hissettim ve düşüncelerim birden değişmeye başladı. Kim olduğumu sordu ve ismimi aldı. Evet dinliyorum dedi. Bizim buraya neden geldiğimizi biliyorsunuz dedim. Ben bir asker annesiyim, yanımdakilerde bir anne ve bizler anneler olarak barış talebinde bulunmaya geldik, dedim. Türküm ayrıca; talebimiz çok net, ateşkes olsun istiyoruz. Çocuklarımızın daha fazla ölmesini istemiyoruz, bu savaş bitsin istiyoruz, dedim.
Bana çok sert baktı. Ben de kendisine “bu savaş niye başladı?” diye sordum. “Bunun nedeni nedir, gerçekten biz bunun nedenini merak ediyoruz?”, “Ben bir asker annesi olarak bunun nedenini çok merak ediyorum?”, “Bana bunu açıklar mısınız?” dedim. “Başbakan, Cumhurbaşkanı bu sürecin kendisinin seçime kadar devam edeceğini söyledi. Ya bizim çocuklarımız seçime kadar ölürse ne olacak? Biz bunun için buradayız, hiçbir canlının ölmemesi için buraya geldik. Savaşın durmasını ve bitmesini istiyoruz”, dedim. “Bugüne kadar hangi bakanın, milletvekilinin oğlu şehit oldu? Bunu bana söyler misiniz? Ya da hangi zenginin oğlu askerlik yaptı? Ya da Doğu’da askerlik yaptı? Bana bunu söyleyebilir misiniz?” dedim.
Diğer analar da kendi yaşadıkları acılardan bahsettiler. Bizim bu insani sorularımıza bile hep samimiyetsiz politik cevaplar verdi. Lafı başka yere çekmeye çalışan açıklamalardı bunlar. Ben artık oradan bir şey çıkmayacağına dair daha net bir fikir edindim. Biz orada laf olsun diye alınmış, eylem uzatılmasın diye kısaca konuşulmuş ve bir an önce gitsinler diye muhatap alınmış olduğumuzu gördük.
Gözümüzün içine baka baka bu savaşın devam edeceğini söylemek istedi. Son konuşmalarından da bu durum daha iyi anlaşıldı zaten. “Birçok şeyi başlatan PKK, Suruç’ta olan patlamayı da PKK yaptı zaten. Direkt PKK olmasa bile ona bağlı farklı güçler de olabilir” dedi. Hangi güçler diye sorduğumda “bilmiyorum farklı güçler işte” diyerek geçiştirmeye çalıştı. Sonra bize “Siz buraya ana olarak mı geldiniz PKK’nın sözcüsü olarak mı geldiniz?” deyince işin gerçek yüzü orta çıktı ve bize dair gerçek niyetlerini ele vermeye başladılar. Analar ise, “Bizler buraya yıllardır katledilen bir halkın, masum çocukların anaları olarak geldik. Hala katlediliyoruz, sokak ortasında öldürülüyoruz bunun için geldik buraya,” dediler. “Bu savaş devam ederse eğer oturduğun o kırmızı koltukta sen de kalmayacaksın, bugün analar olarak biz yanıyorsak yarın da sen yanarsın. Biz bu yangını durdurmaya geldik buraya. Bu savaş bitsin istiyoruz, bak yanımızda bir Türk anası, bir Türk asker anası var, o da bu savaşın bitmesini istiyor,” dedi… Bu sözleri hiç ciddiye almadılar.
Bunun üzerine başımızda olan ve barışı simgeleyen beyaz tülbentleri masanın üzerine bırakarak konuşmada yaşanan gerginliğe bir son vermek istedik. Zaten kendisi de işinin olduğunu, görüşmenin burada bitirilmesi gerektiğini söyledi. Tüm bu görüşmelerde yaşananlara konuşma boyunca sürekli içeri birilerinin girip çıktığı, görüşmeyi baltalayan ya da önemsizleştiren yaklaşımlarda bulunulduğunu eklersek buradan barış çıkmazdı.
Son olarak ananın birisi masa üstüne bıraktığımız tülbentlerden birisini görüştüğümüz kadının boynuna asarak biz barış talebini sana iletiyoruz. Umarım siz de üstünüze düşen görevi yerine getirirsiniz diyerek görüşmeden çıkıyorduk ki, tekrar bize bakarak son bir sert konuşma yaptı. “Ben sizin mesajınızı aldım, şimdi de siz benim mesajımı götürün ve PKK’ya deyin ki; ‘silahları bırakmayacaklar, onlar silahlarını betonun altına gömecekler, bunun başka bir yolu yok’ deyip daha çok kanın akacağı mesajını verdiler. Bizler analar olarak barış için gittik, daha fazla kan dökülmesin diye gittik ama aldığımız cevap çok başkaydı. AKP’nin barış gibi bir niyeti yoktu.
Oğlun Ölmeden: Barış Anneleri ve Asker Anneleri olarak barış mücadelenizin bununla sınırlı olmadığını biliyoruz. Son olarak nasıl bir mesaj vermek istersiniz? Topluma dönük bir çağrınız var mı?
Sevilay Koçbulut: Şöyle söyleyeyim, asker annesi olmamdan kaynaklı, bir Türk olmamdan kaynaklı tehditvari söylemlerde bulunsalar da yaptıklarımdan hiç pişman değilim. Elimizi o taşın altına koymamız gerekiyor, bu barış ancak böyle gelir. Bu, bugün için bile değil, yarın için, torunlarımız için gerekli bir şey. Barış için elimizden ne geliyorsa sonuna kadar yapacağız. Bu anlamıyla Cumartesi Anneleri, Barış Anneleri ve Asker Anneleri’nin yanında olmaya çalışacağım. Elimden ne geliyorsa yapacağım. 6 Eylül’de düzenlenecek bir miting var. Barış Bloku’nun düzenlediği “Savaşa karşı barış” mitingi var. Bu aynı zamanda bir çağrıdır. Duyarlı herkesi davet ettiğim gibi duyarsız kesimleri de duyarlı olmaya çağırıyorum. Ben Batı’dayım, ne de olsa savaş Doğu’da deyip duyarsız kalmasınlar. Bu ateş Doğu-Batı demeden her yere düşecek bir sürece gidiyor. “Kan kanla temizlenmez!”
“Oğlun Ölmeden” kampanyasının çağrısına uyarak harekete geçtim ve çalışmalarına katılıyorum. Ve ben “Oğlun Ölmeden”in kampanyasına destek verilerek bu mücadelenin büyütülmesi gerektiğini düşünüyorum. Barış Anneleri ile birlikte yürüttüğümüz bu mücadelenin daha da büyütülerek amacına ulaşmasını istiyorum. “Oğlun Ölmeden” olarak gösterdiğiniz bu azimli ve kararlı çabalarınızdan dolayı sizleri kutluyorum ve çalışmalarımızda her birimize kolaylıklar gelsin diyorum.
Oğlun Ölmeden: Teşekkür ederiz.
Sevilay Koçbulut: Ben Teşekkür ederim.