HDP sözcüsü ve Kars Milletvekili Ayhan Bilgen ile “Oğlun Ölmeden kampanyası" üzerine sohbet ettik
Oğlun Ölmeden: Bu savaş neden tetiklendi?
Ayhan Bilgen: İki gelişmenin çok belirleyici olduğunu düşünüyoruz: Suriye’deki gelişmeler ve özel olarak Rojava’da ortaya çıkan tablo… Komşularında gerilim ve kaos isteyen, Kürtlerin ve Alevilerin haklarını almasından kaygı duyan bir siyaset anlayışını için tehdit olarak algılandı.
İkincisi de 7 Haziran seçimlerinin, özellikle de HDP’nin parlamento da temsil hakkını bulması, barajı aşmasından kaynaklı bir hazımsızlık olduğunu düşünüyoruz. Yani barışın gereğini yapamayan, barış için atması gereken adımları atamayan, demokratikleşmeye dair vaatlerini, taahhütlerini yerine getiremeyenler, kendilerince savaşı daha kolay gördüler. Çünkü savaşan kendileri değil; onlar nutuk atıyor, gariban halkın çocukları, iş bulamadığı için polis olanlar ya da askerlik görevini bir gelir kaynağı olarak görenler cepheye sürülüyorlar. Siviller ölüyor, gençler ölüyor. Ama sonuçta bu savaş üzerine hamaset yapanlar küçük hesaplarla, küçük iktidar hesaplarıyla hareket ediyorlar.
Oğlun Ölmeden: Sizce bu iç savaşta emperyalistlerin hesapları ne?
Ayhan Bilgen: Türkiye’nin bölgede daha istikrarlı bir partner olmasını isteyen ülkeler de elbette var; IŞİD ile mücadelede gücün önemini isteyen partnerler de var, enerji yollarının güvenliği konusunu isteyen partnerler de var; aksine silah sektörü üzerine ya da yıkılan şehirlerin yeniden yapılması üzerine hesap yapan güçler de var. Burada Erdoğan’ın özellikle de İncirlik’i ve başka üsleri kolayca kullanıma açıp “kendi” gündemini, terörle mücadele konseptini, kendi düşmanlaştırdıklarını imha etme arayışları da vardır. Tabii ki buna göz yuman uluslaarası bir konsept olduğunu da söylememiz gerekiyor.
Oğlun Ölmeden: Emperyalistler, Kobanê direnişinde sergiledikleri tutumla, Kandil ve Kürt halkının bombalanmasına sessiz kalıyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz??
Ayhan Bilgen: Suriye ile ilgili ABD’nin hesabıyla AKP’nin hesabının bir noktadan sonra farklılaştığını görmek gerekir. Başlarken Türkiye’yi heveslendirenler, Esad’ın bir-iki hafta içinde gideceği algısını oluşturanlar ve Türkiye Devleti’nin de buna uygun davranmasını sağlayanlar. Örneğin, yüz bin mülteciyi kırmızı çizgi ilan edip kapılarını açanlar, oradaki nüfus hareketlerinden medet umanlar, yani Nusayri ve Kürtlerin bir biçimde zayıflatılması, işte Sünni İhvan merkezli bir iktidarın oluşabileceği bir yaklaşım içine girenler bir süre sonra bunun gerçekçi olmadığı bunun başarılamayacağını gören müttefikleriyle ayrı düştüler. Yani ABD, Rusya’nın tavrını, İran’ın tavrını çok gerçekçi bir şekilde okudu ve kendi taleplerinin hayata geçirilmesinin imkânsızlıklarını gördü. Dolayısıyla başka formüller aramaya başladı.
Tabii ki Batı açısından IŞİD’in benzeri zihniyetle yaklaşımların, Suriye halkları için Esad ile kıyaslanmayacak kadar büyük bir tehdit oluşturduğunu bir biçimde gördüler. Yani onun arkasında durmak onu savunmak imkansızlaştı. Ama burada bölge ülkelerinden özellikle Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn’le Türkiye gibi ülkeler, bu alana daha yakın oldukları için, bu coğrafyada hala Suriye’de istikrar ve yeni bir dizayn ve yeni bir konsept oluşursa savaşın kendi ülkelerine sıçrayacağı kaygısını taşıyorlar. Sonuçta bu ülkelerde, Sudi Arabistan’ın Yemen’de, Bahreyn’de yaptığına baktığımızda biliyoruz ki bir kere halk eski konsepti kırdıktan sonra, rejim değişiklikleri kaçınılmaz hale geldikten sonra kimsenin geleceği güven altında olmaz. Hangi kralın, hangi şeyhin nereye kaçacağı belli olmaz. Dolayısıyla savaşı Suriye’de bloke etmek; yeni bir uzlaşma oluşturmak değil, orayı daimi kaosa, krize, iç savaşa, krize mahkûm etmek gibi bir yolu tercih ettiler.
Dolayısıyla Türkiye’nin Suriye’de körfez ülkelerinin ısrarıyla sürdürdüğü yaklaşımın Batı nezdinde savunulabilir, arkasında durulabilir bir şeyinin kalmadığı görüldü. Yani IŞİD’e karşı karada kim sahiden engelleyici bir güce sahipse Batı bu anlamda çıkarlarını gerektirdiği real politik yaklaşımı sergiledi. Yani Kürtleri çok sevdikleri için değil ya da PYD’nin politik tutumunu onayladıkları için değil. Ama IŞİD’in ortaya çıkaracağı çok daha büyük kırılmaları, daha radikal sonuçları yaratacağını okudular. Sonuçta, Irak’taki hızlı yükseliş ve işgal, Irak’ın parçalanmasını beraberinde getirdi. Irak’ın parçalanmasıyla sadece Sünni eski Baas çizgisi değil başkaları da başka şeyler elde edecekler. Yani Kürtlerdeh başka bir şey olacak, başka bir şey yakalayacak. Gayet tabii Şiiler de İran’la başka bir konsept uygulayacaklar. Bunu kendisi için daha tehlikeli gördüğü için bir ara formül, bir yeni denge zorlamaya başladılar. Türkiye bunun idrakine varmadığı için hala hamasete dayalı, hala Kürtler bir şey elde etmesin sendromuna dayalı bir siyasette ısrar ediyor.
Oğlun Ölmeden: İç savaş, Cizre’de yaşananlar, Sur, Gever… Tutuklamalar, gözaltılar… Ve HDP’nin buradaki pasif duruşunu nasıl açıklıyorsunuz?
Ayhan Bilgen: HDP’nin şüphesiz eksikleri var. HDP’nin kaldıramadığı ya da yeterince cevaplayamadığı bir yükle, bir büyük sorumlulukla karşı karşıyayız. HDP, demokrasiden, barıştan, değişimden bu anlamda özgürlükten, eşitlikten beklentisi olan bütün güçlerle birlikte ancak göğüsleyebilir, karşılayabilir. Bu konuda belki HDP’nin de aktif bir ittifak zeminine, daha güçlü, daha geniş bir toplumsal ittifak zeminine, sadece siyasal öznelerle de değil, bütün toplumla, bu süreçte kaygı duyan herkesle bunu kurabilmesi gerekiyor. Beklentinin yüksekliği ve sorunun niteliğindeki değişim, bizim yeni duruma göre yapılanmamızın galiba biraz geciktiğini gösteriyor. Artık Kürtler de, Cizre’de HDP’den sadece sesinin duyurulmasının görevini beklemiyor. Bunun ötesinde bir beklenti içindeler. Haklılar çünkü 20 – 30 milletvekiliyle yaptığınız işi 80 milletvekiliyle de yaparsanız bu kimseyi memnun etmez. Yeterli gelmez. Elbette HDP’ye yönelik saldırılar, kapatma girişimleri, yöneticilere yönelik karalama kampanyaları, vekillerle ilgili yalan haberlerle yürütülen kampanyalar şüphesiz çalışmayı zorlaştırıyor. Ama biz bir iç savaşa, toplumsal çatışmaya dönüşmemesi konusunda elimizden gelen özeni gösteriyoruz. Çünkü iç savaşın aslında darbenin bir öncesi olduğunun farkındayız.
Türkiye’de aslında fiilen sinsi ve sivil bir darbe hukuku işliyor. Ama bunun somut ve fiili bir yönetim modeline dönüşmesinin arifesindeyiz. Bunun denemelerini yapıyorlar. Belki de pilot bölgelerini inşa etmeye çalışıyorlar. Buna fırsat vermememiz gerekiyor. Fakat Türkiye’nin Batı’sındaki Kürtlerin yalnızlığı, kimsesizliği, istendiği zaman saldırılan, dükkanları yakılan, tabelaları indirilen, siyaset yapma, ticaret yapma haklarına bile izin verilmeyen pozisyonu da ebette ki asla olmamalıydı. Bu konuda yeterince tedbir alamama, yeterince güçlü bir karşı duruşu sergileyememe de bizim eksiğimiz. Bunun hiçbir şekilde tevili mümkün değil. Bir daha tekrarının olmaması için hazırlıklı olmak gerekiyor.
Tuzluçayır’daki fotoğraf aslında her şeyi gösterdi. Ankara’nın birçok yerinde saldırı oldu. Beypazarı’nda, Keçiören’de, Etimesgut, Sincan’da da oldu. Ama Tuzluçayır’da mahalle dışına taşan sahiplenme müthişti. Tuzluçayır’a iki gün boyunca giremediler. Güçlü bir karşı duruş ortaya konulursa, muhataplar, birilerin güdümünde gelenler, yakmaya yıkmaya gelenler, tabelaları indirmeye, gövde gösterisi yapmaya gelenler iki gün sonra kaybolurlar. Bundan sonrası için şunu başarmamız gerekir, bu saldırıları yapanların tespit edilmesi, yargılanması ve cezalandırılması gerekir. AKP’nin gerçekten bir “kardeşlik” iddiasıyla kırmaya çalıştığı rekorun bir turnusolu olacaktır. Bir yandan öldürenlere, taşlayanlara, yakanlara göz yummak, sırt sıvazlayan bir pozisyon almak. Öbür taraftan tırnak içerisinde, “Türklerle Kürtlerin kardeşliği“ üzerinde bir retorik kurarak seçim kampanyası yürütmek asla söz konusu olamayacak.
Oğlun Ölmeden: Sizce Kürt Türk kardeşliği nasıl sağlanır?
Ayhan Bilgen: Burada açık bir tablo var. Sadece Kürtler açısından değil; bu ülkede ayrımcılığa, haksızlığa uğrayan, dışlanan, yok sayılan, inancı, kimliği inkar edilen herkes açısından… Ya eşit bir hukuk ve herkesin karar süreçlerinde kendi geleceğini belirleme hakkını sonuna kadar kullandığı bir yeni düzen kurulur. Ya da onların hesap ettiği, onların umduğu, beklediği diz çökme, teslim alma siyaseti egemen olur. Dolayısıyla aslında bizim, “sürdürülebilir barış, kalıcı bir barış, onurlu barış” şeklindeki kavramlarla ifade etmeye çalıştığımız şey, sadece Kürtler açısından bir kazanç değil. Aynı zamanda Türkiye’nin Batı’sı içindir de… Madende hayatını kaybeden işçi açısından da, Karadeniz’de deresi satılan köylü açısından da geçerlidir. Ya kendi ekmeğine, geleceğine, alınterine sahip çıkacak ya da bunların hepsi egemenin, iktidarın -dilinin ucundaki- istediği zaman el konulabilir, istediği zaman birilerine satılabilir alanlar olarak görülecek. Bu kardeşliğin başka bir yolu yok. Kürtler de gayet tabii eşit bir hukuka sahip olacaklar. Ama aynı zamanda Alevi de inancından dolayı ayrımcılığa uğramayacak. Ya da başka kültürler de, başka kimlikler de, bugün bulunduğu pozisyonun ötesinde bir eşit hukuka sahip olacak.

Oğlun Ölmeden: Kürt sorunu nasıl çözülür?
Ayhan Bilgen: Şimdi ne yazık ki “Kürt yoktur” noktasına geldik. Şimdi, Kayseri’de, Konya’da sırf Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgelere giden otobüslere bindikleri için indirilip linç ediliyorsa, “Kürt sorunu bitmiştir”i bir tarafa bırakın, sorun direkt toplumsal düzeye taşınmıştır. Tabii ki bu toplumun kendiliğinden gelişen bir refleksi olduğunu düşünmüyoruz. Bunun tamamen planlı bir gözdağı, operasyonu olduğunu düşünüyoruz. O duygu seli içerisinde kitle psikolojisiyle bu lince alet edilen, tabii ki örgütlü, organize çevrelerin de olduğunu biliyoruz. Kürt sorunun çözümü artık bu vakitten sonra, Türkiye’nin demokratikleşmesinden de ayrılamaz, bölgede barışın egemen olmasından da ayrılamaz. Yani ben Suriye’de Kürtlerin hiçbir kazanımına izin vermeyeceğim. Ama içerde Kürt sorununu çözeceğim. Yok böyle bir şey. Bu hayal artık bu vakitten sonra… Ya da ben, Gezi’de sekiz kişiyi öldürmüş olabilirim, ama Kürtlerin haklarını vereceğim bu da mümkün değil.
Polis Cizre’de, ya da Antakya’da, İzmir’de, Taksim’de, Gezi’de nasıl davranması gerekiyorsa aynı standartta ve aynı sınırlar içerisinde davranmasını kabul edeceksiniz, içinize sindireceksiniz. Bu olmadığı müddetçe bizim açımızdan da bir çözüm ihtimali olmaz. Yani biz Türkiye’nin Batı’sında Erdoğan diktatörlüğünün kurumsallaşmasına, pekişmesine göz yumup, ama tırnak içerisinde Kürtlere taviz koparma hevesi arayışı içerisinde değiliz. Bunlar taviz değil zaten. Bunlar gecikmiş haklar ertelenmiş, ötelenmiş haklardır. Ama bu hakların hayata geçmesinin yolu da, Türkiye’nin Batı’sında da bu otoriterleşmeyi durdurmaktan geçiyor.
Oğlun Ölmeden: Savaştan daha çok yoksullar etkileniyor. Bu konuda ne söylersiniz?
Ayhan Bilgen: Tarih boyunca aslında, savaşı çıkaranlar, savaşlardan medet umanlar egemenlerdir. İktidarını sürdürmek isteyenlerdir. Hırsızlıklarının hesabını vermek istemeyenlerdir. Haksızlığın adaletsizliğin, sömürü düzeninin devamını, toplumu çatıştırarak ya da bir dış düşmanı hedef göstererek gerçekleştirmeye çalışanlardır. Biz toplumsal bilincin, toplumsal farkındalığın artık bunu aştığını düşünüyoruz. Yani ‘90’lı yıllardaki gibi, cenazelerden onların umduğu, beklediği sloganlar çıkmıyor. Aksine iktidarı sorgulayan, çocuklarının neden öldüğünün hesabını soran feryatlar çıkıyor. Askerler, polis aileleri buna dair çok somut bir adres tarifi yapıyorlar. Yani birileri HDP’yi hedef göstererek bunu püskürtmeye çalışsa da, sulandırmaya, bunu bulanıklaştırmaya çalışsa da toplum bunu net bir okuma içerisinde. Geniş kitle bu manipülasyonu bir kez daha kabullenmeyecek ve içselleştirmeyecek.
Şunu net bir biçimde görüyoruz, demokrasiyi içine sindiremeyenler, barışın gereğini hazmedemeyenler milliyetçileşerek, milliyetçilikten medet umarak daha fazla milliyetçiyim diye oy arayışına girdikçe aslında bilerek ya da bilmeyerek sadece bu ülkenin asıl milliyetçilerinin önünü açıyorlar. Kürtlerin haklarını vermeyi, Alevilerin haklarını vermeyi kabullenmedikleri için, oradan bir beklentileri kalmadığı için “ben daha milliyetçiyim” oyunu sergileyenler, bununla da bir şey elde edemeyecekler. Garibanların yoksulların çocuklarını ölüme gönderip, bayrağın arkasına saklanarak oy toplama hesabını yaptığınızda bir süre sonra bu fetişizmin ortaya çıkartacağı yeni bir psikoloji olacaktır. Bu psikolojiyi yani sizin kendinize oy olarak devşirmeniz de çok kolay olmayacaktır.
Oğlun Ölmeden: Savaşa karşı işçiler ne yapmalı sizce?
Ayhan Bilgen: Türkiye’de artık ekmekle özgürlüğün birbirinden ayrılmaz şeyler olduğunu, barışla adaletin, alınterinin birbirinden ayrılmaz şeyler olduğunu herkesin görmesi gerekiyor. Bugüne kadar “Savaş var, bütçeyi savaşa ayırmamız gerekiyor onun için işçiye ne yazık ki bu kadar verebiliyoruz. Memura bu kadar verebiliyoruz” diyenler, aslında şimdi tam tersini hayata geçirmeye çalışıyorlar. Bu durumun devamını sağlamak için savaşı kendileri pekiştirip derinleştiriyorlar.
Yeni bir Türkiye’yi inşa etmek, yeni bir toplumsal ilişkiyi yeniden bir emek, adalet ilişkisini kurmak herkesin üzerine düşen sorumluluklardır. Yoksulluğu işte bir Kürt öfkesiyle, nefretiyle hedefini şaşırtma, değiştirme planına düşmezseniz, diyelim ki Beypazarı’ndaki işçiler kovulursa, Manavgat’taki işçi kovulursa işte bize fırsat doğar beklentisi üzerinden siyaset yapmak isteyenler ve buna oynayanlara fırsat verdiğinizde, bir süre sonra ya evet Kürdü kovmuş olabilirsiniz. Geçmişte Rum’u, Ermeni’yi kovup kaçırdığınız gibi. Bir, kovamayabilirsiniz. İki, kovduğunuzda da buradan size bir şey çıkmayabilir. Sonuçta bir hırsızlığın sorgulanıp sorgulanmama meselesidir. Yani işçiler de haklarını almak için hem bir taraftan bu iç savaş konseptiyle bu ötekileştirme politikasıyla hesaplaşmalı hem de gayet tabii kendi gündemini siyasal partilere dayatmayı başarmalılar. İşçinin uğradığı haksızlık, onun emeğinin sömürülmesini gündemden düşürmek ve kaçırtmak isteyenler bizi başka gerilimlere çekmeye çalışıyorlar.
Oğlun Ölmeden: Kampanyamızı takip ettiğinizi söylediniz. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Ayhan Bilgen: Bu girişimler bu çalışmalar son derece değerli. Aslında gerçek barışı da tam buradan kurmak mümkün. Nasıl babalarının tabutlarına sarılmak zorunda kalan çocuklar, kendilerinin suçlu olmadıkları bir ülkeye, bir ortama uyanmak ve orada yaşamaya mahkûm edilmek isteniyorsa aynı şekilde, çocuklarını birilerinin sarayı için, iktidarı için kurban vermek için doğurmayan analar da ne yazık ki kendi rızalarına rağmen bir ölüm cenderesinin içine itiliyorlar.. Sanat yoluyla, kültürel etkinlikler yoluyla bu tür kampanyalarla toplumsal buluşmalar esas alınarak savaşı boşa çıkarmak çok daha değerli, çok daha önemli. Çünkü barış sadece çatışan tarafların silahlarının susturulması meselesi değildir. Barış gerçekten birlikte yaşamak, acıları ortaklaştırmak ve o acıları sonlandıracak bir inşa çalışmasını birlikte yürütmekten geçer.
Bu kampanyayı yürütebilecek ortam geçmişten daha güçlü biçimde var. Yani asker ailelerinin, polis ailelerinin sözleri, mesajları çok net biçimde ortaya koyuyor. Geçmişte bu tür kampanyalar zor şartlar altında yapılırken şimdi bunun toplumsal karşılığı daha etkili ve güçlü bir şekilde var. Bu çalışmayı kesinlikle oy hesabıyla değerlendirmiyoruz. Aksine buradan açılacak alan siyaseten kime yararsa yarasın -hiç böyle bir kompleksimiz ve endişemiz yok-, yeter ki gerçekten analar kendi çocuklarını birilerine kurban vermesinler. Bu bizim için yeter. Kolay gelsin.
Teşekkür ederiz.
Ben teşekkür ederim.