Öyle bir hale geldik ki, Kürt halkına “Biz de 'demokrasi'den yanayız” dediğimizde “demokrasiniz sizin olsun” diyor
Tanur Oğuz Gündüzalp
İki Türk askerinin, 20 Eylül’de Kars’ın Sarıkamış ilçesinde çıkan çatışma sonucu yaşamını yitiren HPG’li bir gerillanın ayaklarını bağlayarak uzunca bir iple uçurumdan sarkıttığı fotoğraf, işkenceyi yapan aynı askerler tarafından sosyal medyada paylaşıldı.
Kendisine insanım diyen hiçbir canlı, içinde bir gram dahi ahlak ve vicdan duygusu barındırmayan böylesine meczup bir fotoğrafı paylaşmaya cesaret edemezdi. Öyleyse gözlerimize dik dik bakan, içinde bir gerillanın işkence edilmiş cansız bedeni değil de insanlığa dair gelişkin erdemlerin uçuruma sürüklendiğini görüntüleyen bu fotoğraf, sınıf farklılıkları gözetmeksizin 7’den 70’e geniş toplumsal kesimler tarafından aktif kullanılan iletişim ve sosyal medya araçlarında bu kadar rahatça nasıl paylaşılabiliyordu?
Üstelik dehşet ve çürümüşlük saçan benzer bir görüntüye “dün”de rastladık. Bu görüntüde, Kürdistan’da aynı görevi üstlenen özel harekat polisleri Ekin Wan (Kevser Eltürk) adlı bir kadın gerillayı katletti. Polisler tarafından katledildiği yetmedi; işkenceye uğramış çıplak bedeni kent meydanının orta yerine atılarak fotoğrafları çekildi ve bu görüntüler yine iletişim ve sosyal medya araçları üzerinden servis edilerek kitlelere “teşhir” edildi.
‘90’lı yıllardan aşina olduğumuz bu görüntülerle bir taraftan bellek tazelemesi yapılırken, bir taraftan da genç kuşaklara yeni bir mesaj mı verilmek isteniyordu?
Bir tarafından “ileri demokrasi” nutukları atılıyor, ülke “utkun demokrasi” yolunda koşar adımlarla ilerliyordu. Batı’da atılan her “demokrasi” sloganı Kürdistan’da bir ölüme, bir katliama ve zamanla bir halkın imhasına yol açan boyutlara sıçrıyordu.

Artık öyle bir hale geldik ki, Kürt halkına “biz de demokrasiden yanayız” dediğimizde yüzünü ekşiterek “demokrasiniz sizin olsun” diyor.
.
..
…
Birkaç ay önce bakanlık tarafından gösterimi yasaklanan BAKUR (Kuzey) filmi, Documentarist 8. İstanbul Belgesel Film Günleri kapsamında Festival Komitesi tarafından Şişli Kent Kültür Merkezi’nde gösterime sunulmuştu.
Gösterime gireceği andan itibaren izlemeyi büyük bir heyecanla planladığım belgesel niteliğindeki bu film, devlet yetkilileri tarafından son an da yasaklanmış, “PKK propagandası yapmayı amaçlıyor” gerekçesiyle gösterimine izin verilmemişti. Bundan dolayı bende de filmi izleyebilme umutları zamanla aşınmış, ‘artık internete düştüğü zaman izlerim’ düşüncesiyle heyecanımı ileri bir tarihe ertelemiştim. Ta ki, devletin tüm yasaklama girişimine rağmen iradi bir çabayla gösterime sunulmaya çalışılan BAKUR filmini, “birkaç cesur insan” Şişli Kent Kültür Merkezi’nde izleyiciyle buluşturma kararı alıp izleyicilerin beğenisine sunana kadar... Artık çözülmesi gereken tek sorun benim de o filmi izleyenler arasında olmam sorunuydu ve bu sorunu çözmek de bana düşüyordu.
Daha öncesinden farklı gösterim ve etkinliklere ev sahipliği yapan Şişli Kültür Merkezi’ni iyi biliyor, misafir edeceği izleyici sayısını az çok kestirebiliyordum. Yaklaşık 800 ile 900 arası bir kitleyi içine alabilen Kültür Merkezi’nin önüne geldiğimde -ki ben gösterim saatinden en az bir saat öncesinde orada oldum- ciddi bir kalabalıkla karşılaştım. Salonun bu kitleyi kaldırabileceğini düşündüm. Fakat içeri girdiğimde çok daha farklı bir durumla karşı karşıyaydım; zemin katın iki kat altında bulunan salon girişten aşağıya doğru merdiven boyunca insanlarla doluydu. Dışarda bekleyen insan sayısıyla salona giriş için iki katın tüm merdivenlerinde sıraya giren insan sayısı bu salon için çok çok fazlaydı. Bir saat öncesinden gelmeme rağmen içeri girip filmi izleyememe tedirginliği müthiş bir endişe yarattı. Bu endişeyi benim gibi diğer insanlar da yaşamış olacak ki, yapılan pazarlıklar, filmi izlemedeki kararlılık ve inatçı ısrar “Ya hepimiz ya hiçbirimiz!” sloganıyla yanıt buldu. Kültür Merkezi atılan sloganlardan yıkılacak gibi oldu. Müthiş bir kitle vardı; önümüze kurulan “güvenlik şeridi” bu kitlenin hızla büyüyen dinamik gücüne ve merdivenlerden aşağıya doğru bir nehir gibi akan debisine dayanamazdı ve dayanamadı da.
800-900 kişiyi alan salon 2 bine yakın bir kitleyle zapt edildi. “Engel”lere rağmen salona girmenin yaratmış olduğu heyecan ve filmi izleyebilme olanağının verdiği mutluluk, yerini kolektif gülüşmelere bıraktı. Hıncahınç dolan salonda tek bir kişi bile dışarıda kalmayacak şekilde kolektif bir düzen alındı. Sahnenin bulunduğu platformdan koltuk aralarına kadar her milimetrekare bu kolektif heyecandan kimsenin mahrum kalmaması üzerine planlandı.
İçinde bulunduğu çevreyi gözlemlemeyi alışkanlık haline getiren birisi olarak salonda bulunan kitleyi gözlemlemeye başladım. İlk izlenimim, izleyicilerin genel bir Kürt kitlesi -Kürt öğrenciler ya da kentleşen Kürtler- olmamasıydı. Burjuva kent yaşamı içinde kendince bir yer tutmuş; kimisi memur, kimisi banka ve plaza çalışanı, kimisi de mimar-mühendis takımından oluşan görece elit kent emekçileriydi...
Çekimleri Kuzey Kürdistan’ın üç ayrı bölgesinde yapılan; objektiflerin adına “çözüm süreci” denilen kesitte Güneye çekilecek gerilla birliklerinde yer alan gerillalara tutulduğu bir süreç değerlendirmesi niteliğindeki bu belgeseli izlemeye gelmeleri, anlamlı olduğu kadar bir arayışı da ortaya koyması açısından dikkat çekiciydi.
Birbirinden farklı parfümlerin bir araya gelmesiyle salonda oluşan keskin havaya; şık giyimli “hanım” ve “beyefendi”ler de ayrı bir görünüm katıyorlardı. Yarım saatlik bir beklemeden sonra salonun ışıkları söndü. Perdedeki beyazlıkta beliren anlık yeşilimsi-gri bir görünüm salonu ayağa kaldırarak ıslık ve çığlıkların atılmasına neden oldu. Kitleyi gözlemlediğimden durumu ilk bakışta anlayamadım. Bir refleksle yüzümü beyaz perdeye döndüğümde gördüğüm ilk şey coşkuyla “kale kapmaca” oynayan gerilla gurubunun görüntüsüydü. Bir anda ayağa kalkan salon, ıslık ve çığlıklarla çınlıyordu. Zılgıtlarla “Bizde buradayız” diyordu salondaki Kürt kadınları... Yanı başımda oturan genç kadın ve erkek çaktırmadan gözyaşlarını siliyordu. Üstelik bu genç kadın ve erkek Kürt de değildi. Salonun büyük çoğunluğu aynı duyguları yaşıyordu.
Bu duyguların yaşanmasında şüphesiz gerillaya dönük bir sevgi ve sempati de yatıyordu. Nasıl yatmasın ki? Günümüz dünyasında yaşanan Neoliberal siyasal gericiliğin en koyu haliyle vücut bulduğu DAİŞ çetelerine karşı kahramanca savaşan bu yiğit ve gözüpek insanlara saygı ve sempati duymamak başlı başlına insanlık erdemlerine sırt dönmekle eşanlamlıdır. Salondaki kitlede oluşan duygu yüklü atmosferin bir yanı gerillaya dönük sevgi ve sempatiyle örülüyken diğer yanını ise gerilla yaşamında vücut bulan özgürlük tutkusu oluşturuyordu. Çünkü onun yaşamına baktığında özlemini kurduğu dünyayı görüyordu. Neoliberal kent yaşamının o boğucu ve öğütücü koşullarına karşı yüreğinde düşlediği özgürlük tutkusu; bilincinin bedenini her kamçıladığında yaşadığı tutkular derin izler bırakan, ama yerleşik yaşam ve alışkanlıklarını da bir çırpıda bırakamayan alternatifsiz küçük burjuva-elitist kent emekçisinin özlemlerinin dışavurumuydu.
Gündelik iş yaşamında yaşadığı o boğucu rekabet, çalıştığı işyerinde kalıcı olabilmek ve mevki atlamak adına gece gündüz demeden koşturduğu sınavlar, hafta sonları alınan ekstra eğitimler, ayakları topraktan gözleri güneşten kesilmiş karanlık plazalarda öğütülen ve bir saniyelik duraksama sonucu işten atılacağı korkusuyla rüyasında bile iş gören küçük burjuva-elitist kent emekçisinin neoliberal kent yaşamının onu içine çekerek günden güne öğüten girdabına karşı attığı isyan şimdi bu salonda bir çığlık olarak yankılanıyordu.
Kısacası bu salonda, neoliberal kapitalizmin insanlığın ruhunda yarattığı derin tahribata, yaşamak adına sürüklendiği bencilliğe, insan yaşamının merkezine oturttuğu meta tüketim dünyası ile tüm değerleri meta tüketim gücüne bağlayan bu rezil sisteme toplu bir mezar ayini gerçekleşiyordu.
Bu mezarı kazmak için öncesinden bir denklem kurmak gerekiyor. İki bilinmeyenli bu denklemde, doğru sonucu bulmak için denklemin bilinmeyenlerine “doğru değerleri” koymayı bilmek gerekiyor.
Ayaklar altına alınan gerillanın yerine “özgürlük tutkusunu”, özgürlük tutkusunu ayaklar altına alan ucube zihniyete de “neoliberal kapitalizm”i koyduğumuzda, yukarıdaki fotoğrafların her gün bir yenisini göreceğimizden kimsenin şüphesi olmasın.
Bu denklem “doğru değerler” konularak yer değiştirilmeli. Denklemin çözüm kümesini oluşturan her bir değer, bugün için bilinmeyen olmaktan çıkmalı, tarihsel olarak sonucu ispatlanmış, sınıf mücadelesini temel alan bir formülle çözülmelidir.
Çözüm kümesinde iki değer bulunmaktadır. Ya bu denklem proleter sosyalist bir çizgiyle çözülür ya da çözümü olmayan bir karmaşıkla insanlık yok oluşa sürüklenir.