...O gün kardeşimiz için onun en çok sevdiği Kürtçe şarkıları söyledik. Ben o gün Türkçe konuşup Kürtçe ağladım
‘90’ları hatırlamıyorum. Ama Kürdistan halkının şimdi yaşadıklarını düşününce ben de olsam ben de dağa çıkarım diyorum.
Soğuk bir kış günüydü doğum haberini aldığımda karların içinde bata çıka görmeye gittim Hebûn’u... Cok güzeldi parmaklarına dokunarak sevdim önce. Ben çok küçüktüm 5 yaşındaydım. Hebûn’sa renkli gözlü sarışın bir bebekti. Çok mutlu olmuştum onu görünce. Kardeşimle aynı yaştaydı aralarında sadece iki ay vardı. Biz hep birlikteydik doğduğu günden Hebûn’un ölümsüzlüğe uğurlandığı güne kadar...
Çocukluğumuzda başlamıştı aslında bizim ötekileştirilmemiz; bizim diyorum çünkü Kürt çocukları arasında aslında benim de fark edemediğim bir Kürtlük duygusu oluşmuştu. Ben Hebûn’dan beş yaş büyüktüm ve benimle yaşıt ablaları ve ağabeyleri vardı Hebûn’un. Hep birlikte gezer, piknik yapar, saklambaç oynardık.
Çocukluğumuza kara bir gölge gibi yapıştırılmış Kürt kimliğiyle oyunlar oynuyorduk aslında. Bir gün evin biraz uzağında kocaman zeytin ağaçları olan bir bahçede piknik yapıyorduk. Bir araba yanaştı yanına çağırdı bizi biz de gittik bir yerden bahsediyordu yol soracak sandık. Arabaya yanaştığımızda çatal bıyıklı bir adam elinde bir gazeteyle erkeklik organını örtüyordu. Ve biz arabaya yaklaşınca “bakın” diyerek gazeteyi kaldırdı “bakın, bakın” dedi. Hepimiz korkmuştuk bir şey diyemiyorduk. Bu benim yaşadığım ilk şeydi. Çocukluğumun korkulu rüyası ve belli bir süre bu böyle devam etti.
Aslında ben değildim o çatal bıyıklı adamın hedefi, benim kardeşlerim olan Kürt çocuklarıydı. Tabii hepimiz zeytinlikten nefes bile almadan eve geldik. Ama pislik herifler aynı şeyi yapmaya devam etti. Tek bir kişi değillerdi, çocukluğun vermiş olduğu saflıkla hep aynı şekilde aynı tongaya düştük. “Her küçük yaşıyor mu bunu,” diye düşündüm, zaman geçtikçe anladım; aslında evet birileri yaşıyordu ama herkes değil. Ötekileştirdikleri horladıkları çocuklar yaşıyordu bunu.
Sahi ne istiyorlardı bizden, ne yapmıştık biz onlar?. Ya da benim arkadaşlarım ne yapmıştı onlara. Zaman zaman sınıftaki sıralarda yaşıyordum ayrımcılığı politik ve bilinçyi bir aileden geldiğim için farkındaydım aslında. Ortaokulun ilk günü bir matematik öğretmeni geldi sınıfa; heyecanlıyız, hem de nasıl. Tek tek çocukları kaldırıp memleketini ve isimlerini soruyordu öğretmen. Sıra bana geldi ben adımı nereli olduğumu anlattım, sorduğu birkaç soruya cevap verdim. Yanımda Diyarbakırlı bir arkadaşım vardı, sıra ona geldi ayağa kalktı ve Diyarbakırlı olduğunu söyleyince öğretmen sert bir tavırla “Otur yerine,” dedi. “Daha arkadaşım adını bile söylemedi neden oturttunuz” diye bağırdığımı hatırlıyorum. Sınıftaki kimse farkına varmamıştı ama öğretmenimiz arkadaşımızı Kürt olduğu için cezalandırmıştı.

Bazen bütün arkadaşlar mahalle çeşmesine gider su alırdık. Oradaki yaşlı amcalar annemi babamı tanırlar ve ben su doldururken hiç ses çıkartmazken Kürt arkadaşlarım su alırken kavga kıyamet bağırırlardı. Neden Kürt çocukları su içemezler miydi? Uzun süre bu böyle gitti. Hebûn büyüdü çok güzel bir genç kız oldu. Bize gelir kardeşimle ders çalışırdı. Sohbet ederdik. Gülüşürdük. Yaşam doluydu. Gözleri ışıl ışıldı. Liseye gittiği dönemdi 2. sınıfa yeni geçmişti. BDP’ye gitmeye başlamıştı. Çok sürmedi gözaltına aldılar Hebûn’u, savcılığa çıkarmışlar. Savcı Hebûn’a, “18 yaşını doldurduğunda seni içeri tıkacağım” demiş. Devletin savcısı, ‘kızım sen uzak dur, okulunu oku, bak daha liseye gidiyorsun’ demek yerine seni içeri tıkacağım” diyerek gözdağı vermesinin altında nasıl bir sığlık var.
Sonra Hebûn’la konuştum. “Bak ablacığım, biraz uzak dur, haklısın ama şu lise bir bitsin,” dedim. Hebûn annesine söz vermişti zaten, okulu değiştirildi, eğitimine başka bir lisede devam etmeye karar vermişti. Ama işler bizim istediğimiz gibi gitmedi. Okul çıkışında Hebûn’u polis rahatsız etmeye başlamıştı bile. Bir gün takip ediyorlar. Öbür gün yürürken çelme takıyorlar. Hebûn artık yapamayacağını ve tecavüze uğramaktan ya da bir sokak ortasında öldürülmekten korktuğunu söylemişti. Savcının sözlerini unutamadığını, 18 yaşına girdiğinde cezaevine girmek istemediğini de söyledi. “Ben kendi topraklarımda özgür ölürüm” diyordu.
Çok geçmedi aradan ablasıyla bahçede oturuyoruz Hebûn’u sordum. Görememiştim birkaç gündür çünkü. “Kürdistan’a gitti” dedi ablası, “dedemin yanına... Biliyordum dedesinin yanında değildi Hebûn. O artık bir gerillaydı. Aradan en fazla 10 ay geçmişti ki işten eve geldim evde televizyon açık değil, annem ağlıyor. Babam kendinde değil. “Ne oldu” diye sordum. Annem çok kısık bir ses tonuyla “Hebûn ölmüş” dedi. Etraf karardı bir anda sanki Dünya çökmüş ve ben altında kalmıştım. Nefes alamıyordum. Evlerine gittim, kalabalıktı, çok kalabalıktı. Ben o kalabalığın içinde boğuluyordum. Birinden “Hayır o değilmiş, o ölmemiş” diye bir şey duymak istiyordum. Ablasıyla sarıldık, ben ağlıyordum... Ablası tokat gibi bir ses tonuyla “Hebûn ‘Ağlamayacaksınız’ dedi; sen onun ablasısın sen de ağlamayacaksın” diye bağırdı. O gün Diyarbakır’a gidecek olan arabayı beklerken ağlamamaya çalıştım. Ve saat gelene kadar kardeşimiz için onun en çok sevdiği Kürtçe şarkıları söyledik. Ben o gün Türkçe konuşup Kürtçe ağladım.
Ekim ayıydı ve ben kardeşimi kaybedeli 3 seneyi geçti. Hebûn’a yaptıkları her şeyi ondan küçük olan erkek kardeşine de yapıyorlar. Bu sistem aslında hepimizi öldürmek istiyor. Ne bana “Sen Türk’sün, sen ölme” diyor. Ne de sana “sen iyi Kürtsün yaşa” diyor. Benim yaptıklarıma boğun eğmezseniz hepinizi öldürürüm diyor.
Alınteri okuru