Uşağın gönül alma ziyareti!

GÜNCEL
Cuma, 1 Temmuz 2005 (20 yıl 9 ay önce)

7 Haziran da başlayan ve birkaç gün süren ABD ziyareti, ‘Başbakan’ Erdoğan’ın Bush’tan, ricası üzerine gerçekleştirildi. Ziyaretin nedeni ABD ile gerilen ilişkileri yumuşatmak; “müttefikine (ABD’ye), desteğinin en fazla gerekli olduğu bir durumda (Irak işgalinde) yalnız bıraktığı” için kendisini affettirmektir. Ama görüşmeler sonucunda ABD, Türkiye devletine elini eteğini öptürmeden, tükürdüğünü yalatmadan, Suriye ve İran başta olmak üzere “Genişletilmiş Ortadoğu Projesi”nde duruş yönünü hem irade beyanı hem de fiili olarak kanıtlamadan, kıskacını gevşetmeyeceğini dikte etmiştir.

Bilindiği gibi 11 Eylül sonrası Emperyalist ABD’nin start verdiği “Büyük Ortadoğu Projesi” kapsamında Türkiye’nin “coğrafi konumu” ve “askeri gücü” daha bir önem kazanmış ama Türkiye işbirlikçi burjuvazisi, gerek ABD ile yaptığı pazarlıktan istediğini elde edemediği, gerekse Türkiye halkının artan savaş karşıtlığı nedeniyle Irak işgali başlarında ABD askerlerinin Türkiye’den Irak’a geçmesini sağlayacak olan “teskere” onaylanmamıştı. Ama daha sonra ABD’nin hışmından korkan devlet, hava sahalarını ABD’ye açtıysa da “çok küçük ve çok gecikmeli bir yardım olduğu” için ABD’ye yaranamamıştır.

Son birkaç yıldır AB ağırlıklı dış politika yürüten Türkiye burjuvazisi, geçtiğimiz haftalarda referanduma sunulan emperyalist AB anayasasına ve fiili olarak ta Türkiye’nin üyeliğine, Fransa ve Hollanda halkının “hayır” demesi ve Almanya’nın “Ermeni soykırımını” kabul etmesi Türkiye burjuvazisini kaygılandırmıştır. Bu nedenle dış politika da köşeye sıkışmamak için yüzünü daha fazla ABD’ye dönmek zorunda kalmıştır.

Zaten “ABD, 1945’leden beri Türk dış politikasının en önemli, hatta tek dayanağı” olagelmiştir. Tabi buna iç politikayı da eklemek gerekiyor. Türkiye İşbirlikçi burjuvazisi, sosyalizme yani işçi iktidarının kurulduğu Sovyetler Birliğine karşı aynı cephede savaşmış, Irak işgaline kadar bazı İstisnalar (Kıbrıs işgali) dışında ABD’nin politik çizgisinden fazla dışarı çıkmamıştır. ABD’nin isteği üzerine Kore’den, Bosna’ya, Kosova’dan ve Makedonya’ya ve Afganistan’a kadar her yere asker göndermiştir. ABD’nin Lübnan çıkarmasında, Körfez savaşında, Afganistan işgalinde hava-kara sahalarını açmış, barbarca Filistin halkını katleden İsrail’e, kurulduğu andan (1948) itibaren destek vermiş, uşaklıkta kusur etmemiştir. Tabi aynı zamanda bu yaptıkları karşılıksız kalmamıştır. ABD, Türkiye’ ye İMF ve DB üzerinden kredi musluklarını açmış, 1980’de, yükselen sınıf hareketini bastırmak için yapılan 12 Eylül faşist askeri darbesini desteklemiş, hemen arkasından “Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması” (SEİA) imzalanmıştır vb.

Türkiye işbirlikçi burjuvazisi, geçmişte emperyalizm ve emperyalist ABD için ne yapmış olursa olsun, Irak, Filistin, Suriye konusundaki şovlarını ABD’nin, kolay sindiremeyeceğini biliyordu. Bu nedenle Erdoğan, Bush’un huzuruna eli boş çıkamamalıydı. Önce emperyalist ABD’nin İncirlik Üssü’nü Afganistan ve Irak’a dönük askeri kullanım serbestîsini artırdı. Sonra Irak’taki “kırmızıçizgilerin” silinmesi ve nabza göre şerbet veren göstermelik ABD-İsrail aleyhtarı söylemlerini “Türkiye’de iktidarda ABD’yle stratejik ortaklığını devam ettiren bir yönetim var. Zaman zaman bazı söylemler çıkabilir, ama bunlar stratejik ortaklığımıza gölge düşürmemeli” diyerek geri çekti. Bush ile 45 dakikalık bir görüşme izni koparabilmek için, İsrail’e bir el etek öpme ziyareti yaptı. Ama daha verilecek hesap çoktu. Erdoğan ABD’de, 1 Mart teskeresinin hesabını “Meclis’te çoğunluk sağlanamadı. Bu ilişkileri gölgelemesi gereken bir konu değil”, “ABD ile işbirliğini güçlendireceğiz” demiştir. Türkiye de artan ABD aleyhtarlığını ise, “Türkiye’de Amerikan karşıtlığı yok bunlar marjinal gruplar” “ama onları da susturacağız” sözü vermiştir. Ama ABD, “Uygulamaya bakacağız!” diyerek, Hükümetten, “Suriye konusundaki kesin politikasını açıklasın! Bu da yetmez, dış politika stratejisini tümüyle BOP’a ve ABD’ye entegre ederek yeniden düzenlesin!” talebinde bulunmuştur. Yani işbirlikçi hükümet ABD’den, Kıbrıs, PKK vb. sorunlarında koşullu destek almıştır. Bunun üzerine hükümet, Lübnan ziyareti sırasında verdiği mesajlarda, daha net bir dille Büyük Ortadoğu Projesi’ni savunduğunun söylemiş ve de “Türkiye’nin uluslararası terörle mücadelede her türlü görevi almaya hazır” olduğu belirtmiştir. TSK ise “İran’ın nükleer silaha sahip olmasını istemediğini ve bunu hoş karşılamayacağını” bu konuda İran’a baskı yapacağını, İran ve Suriye’nin terörist yuvası olduğunu söylemiştir. TÜSİAD da, “Elimizde terör desteği konusunda istihbarat varsa bunun gereği olarak da İran’a baskı yapmalıyız” açıklamasından geri kalmamıştır.

Türkiye işbirlikçi burjuvazisi “uygulamada” kendisini göstererek ABD’nin gözüne girmeye başlamış, artık sopa yerine havuç yemeye başlamıştır. İşbirlikçi burjuvazinin uzun zamandır ABD’den talep ettiği ama ABD’nin pek yanaşmadığı “ekonomik-ticari ilişkilerin geliştirilmesi” konusunda ABD bir adım atarak, Erdoğan’ı, 5 Temmuzda ABD’de, Kuzey Amerika Ticaret Birliği’nin düzenlediği ve dünyanın önde gelen 250 şirketinin üst düzey yöneticilerinin yer alacağı ‘Sun Valley Konferansı’na davet etmiştir. Arkasından ABD, işbirlikçi MGK ile PKK’nın finansal kaynaklarını kesme konusunda işbirliğine başlamıştır. Bu “etkin işbirliği” ileriye taşınarak daha da pekiştirtecektir. Bunu, Kürt halkının “kendi kaderini tayin hakkını” “bölücülük” sayarak savaş gerekçesi sayan, işçi sınıfının ve emekçilerin örgütlü mücadele ve direnişini “iç tehditler” olarak gören “Gizli anayasanın” yani “Milli Güvenlik Siyaset Belgesinin” güncelleştirilmeyerek ertelenmesinden ve yoğunlaşan Kürdistan operasyonlarından görebiliriz. Yâda “kaynak yok” diyerek işçi ücretlerini iyice aşağıya bastırarak, “tasarruf” adı altında on binlerce işçiyi, emekçi memuru işten atarak, sosyal güvenlik hakkını “devletin sırtında kambur” olarak görüp tasfiye ederek ve vergi soygunları ile elde ettikleri artı-değerin, 3 milyar dolarını Kürt halkına ve Ortadoğu halklarına karşı kullanmak için ‘Savunmaya’-silaha yatırmalarından da görebiliriz. Kısacası, “onları da susturacağız”, “her şeyi yapmaya hazırız” ifadesinden de anlaşılacağı üzere önümüzdeki süreçte gerek işçiler-emekçiler ve Kürt halkı üzerinde gerekse de devrimci, demokrat ve muhalif kesimler üzerinde her boyutta baskılar artacaktır. Tabi buna, başta, Suriye ve İran olmak üzere Ortadoğu halkları dâhildir.