Mitingten dönebilseydi sayının mizanpajını Serdar yapacaktı...
Aşağıdaki yazı, Alınteri gazetesinin 15 Ekim’de yayınlanacak sayısı için kaleme alınmıştı. Sayının mizanpajını, Ankara’daki Barış Mitingi’nden döndükten sonra Serdar yapacaktı. Ama dönemedi...
Bu günlerin acılı koşuşturmacası yüzünden gazetemizin basımını erteledik. Hazırlanan yazıları sitemizde peyderpey yayınlayacağız.
Sayının hazırlık aşamasında, yazılar üzerine yürütülen tartışmalarda Serdar, başyazı olarak düşünülen aşağıdaki yazıya şu yorumu atmıştı:
Derdini gayet iyi anlatan bir yazı olmuş. Başka da bir şey eklemeye gerek yok.
Türkiye 5 ay içinde tekrar sandık başına gidiyor. 7 Haziran’da sandıktan çıkan sonuç en başta Tayyip Erdoğan ve AKP’nin işine gelmediği için tekrarlanıyor bu seçim.
Ancak Tayyip Erdoğan ve avanesinin, egemen burjuvazi ve düzen güçleri cephesinden ciddi hiçbir tepki ve direnişle karşılaşmaksızın “milli iradeyi” bu kadar fütursuz ve pervasız çiğneyebilmiş olması bile meselenin sadece onların iktidardan düşme korkularıyla sınırlı olmadığını göstermeye yeter.
Sorunun temelinde kapitalist sistemin ve burjuva iktidarların dünya çapında yaşadıkları kriz yatıyor. Tarihsel bakımdan ömrünü çoktan doldurmuş çürüyen bir sistem olarak kapitalizme son 30 yıldır nefes aldıran neoliberal model de tıkanmış durumda. Sadece ekonomik bakımdan değil siyasal, sosyal ve ideolojik bakımlardan da eskisi gibi iş görmüyor artık.
Bu iflasın siyasal sonuçlarından biri de burjuvazinin sınıfsal egemenliğini eski yöntemlerle sürdüremez hale gelişi. İçi çoktan boşalmış göstermelik burjuva demokrasisi, onun seçimler gibi mekanizmaları tekelci burjuvaziye ayakbağı olarak görünüyor bugün. Sistemin krizindeki derinleşmeye paralel olarak büyüyen sömürü ihtiyacı ve rekabetteki keskinleşme, burjuvazi adına yönetim ve egemenlik tarzında yeni biçim ve yöntem arayışlarını da beraberinde getiriyor. Bu yönelimin özünü de, kapitalizmin tekelci aşaması olarak emperyalizmin karakterine uygun olarak her alanda daha fazla gericileşme ve mutlak egemenlik arayışı oluşturuyor. 7 Haziran seçiminin sonuçlarının bu kadar kolay çöpe atılabilmesinin temelinde bu dünya-tarihsel eğilim yatıyor.
Bu zemin üzerinde tabii ki Türkiye’ye özgü somut başka etkenler de söz konusu. Bunların başında da Kürtlerin Ortadoğu çapında kazandıkları etkinliğin bir devamı olarak seçimlerde de omurgasını ve kitlesini Kürtlerin oluşturduğu HDP’nin sağladığı başarı var. Kürtler ve onlar gibi bugüne kadar sistem tarafından sürekli dışlanmış müttefikleri, Cumhuriyet tarihinde ilk kez legal siyaset alanında bu kadar etkin bir konum elde ettiler. Dahası, Tayyip Erdoğan’ın başkanlık planlarını sekteye uğratıp AKP’yi tek başına hükümet kuramayacak bir noktaya gerilettiler. Kürtlerin Irak ve Suriye’den sonra Türkiye siyasetinde de bu denli öne çıkıp ağırlık kazanmaları, AKP tarafından tasfiye edilmiş eski iktidar blokunun bileşenleri dahil bütün düzen güçlerini korkuttu. Cumhuriyet rejiminin mayasında bulunan geleneksel Kürt düşmanlığı, aralarındaki diğer bütün çelişkilerin üstüne çıktı; burjuva karşı devrim kampı içinde bu temelde yeni bir ittifak bloku şekillendi. Tescilli faşist MHP’nin 7 Haziran gecesinden başlayarak HDP’yi ve Kürtleri hedef tahtasına çakması bu şoven reaksiyonun bir göstergesiydi ve aslında 7 Haziran sonrası yaşayacaklarımızın habercisiydi.
Burjuvazinin “liberal” olduğu zannedilen kesimleri ise daha çok Ortadoğu’daki kaosun Türkiye’yi de içine çekmesinden duydukları korku ve daha dizginsizce sömürmeye hazırlandıkları emek hareketinin sıkı denetim altında tutulmasına duydukları ihtiyaçtan dolayı “hayırhah bir tarafsızlık” maskesi takınarak fiilen bu cepheye eklemlendiler.
Bu nedenlerin hiçbiri bugünden yarına ortadan kalkmayacaktır. Dolayısıyla, daha şimdiden ayyuka çıkan hileye-hurdaya, dizginlerinden boşanan devlet terörüne ve hayasız iftira kampanyalarına rağmen HDP geriletilip baraj altına düşürülemezse, 7 Haziran’da tanınmayan sonucun 1 Kasım’da “saygıyla karşılanacağı”nı ummak parlamenter budalalığın daniskası olur. 7 Haziran öncesinde bu hataya düşüldü. HDP’nin barajı aşmasıyla “yepyeni bir Türkiye’ye uyanacağımız” rüyaları görüldü. Ancak nasıl bir kabusla karşılaştığımız ortada ve o kanlı kabus hala sürüyor.
Onun için, 1 Kasım seçimlerine hazırlık -7 Haziran sonrasında yaşadıklarımızdan da çıkarılan dersler ışığında- her şeyden önce 2 Kasım ve sonrasına hazırlık olarak ele alınıp örgütlenmeli.

Bu yaklaşımla hareket, seçim konusunda da bir tutum alınması gereğini dışlamaz. Bu konuda izlenecek politikanın fazla bir önem taşımadığı anlamına gelmez. Tam tersine, HDP’yi ve onun seçmen kitlesini oluşturan emekçi Kürt halkını korkutup sindirebilmek için yapılanlar gözönüne getirilecek olursa, 1 Kasım’ın bu açıdan da 7 Haziran’ı aşan bir anlam ve önem kazandığı görülür.
Alınteri olarak, 7 Haziran’da olduğu gibi 1 Kasım’da da HDP’yi destekleyeceğiz.
HDP, programatik görüşleri itibarıyla bizce sol sosyal demokrat bir parti. Ayrıca bileşenleri arasında, şeriat düzeni savunucularından her an her taklayı atabilecek burjuva politikacılara, “yetmez ama evet”çilerden parlamenter mücadeleden başka yol tanımayan iflah olmaz reformistlere kadar Türkiye’deki demokrasi mücadelesine çok zarar vermiş güçlerin de bulunduğu güven vermeyen bir koalisyon yapılanması. Son olarak 7 Haziran sonrası iyi bir sınav vermedi. Parlamenter budalalıktan kaynaklanan silik ve edilgen bir politika izleyerek, Kürt emekçileri başta olmak üzere kendisini destekleyen kesimlerde hayal kırıklığı yarattı. Bunlar ve diğer eleştirilerimize rağmen biz bugün yine de HDP’nin yanında olunması gerektiğini düşünüyoruz.
7 Haziran seçimlerinde HDP’yi 3 nedenle destekledik: 1) HDP’nin ana gövdesini Kürt emekçilerinin oluşturduğu gerçeğini dikkate alarak bunun emeğin ve halkların kardeşliği doğrultusunda somut bir mesaj oluşturacağını düşündük, 2) HDP’nin barajı aşması, Tayyip Erdoğan’da cisimleşen başkanlık sistemi yönelimine indirilecek somut siyasal bir darbe olacak ve rejimin siyasal krizini büyüten bir rol oynayacaktı, 3) HDP’nin barajı aşması, 12 Eylül’ün koyduğu barikatlardan birinin yıkılması yanında Gezi’den bu yana somut siyasal bir başarı ihtiyacı içinde olan ilerici-demokrat kamuoyuna moral motivasyon kazandıracaktı.
Bu nedenlerin hepsi geçerliliğini hala koruyor. Üstelik 7 Haziran sonuçlarının bu kadar pervasızca çöpe atılması ve HDP’yi baraj altında bırakmak için kirli savaşın alevlendirilmesi, bunlara bir de farklı bir irade ve onur savaşı boyutu ekliyor.
Buna rağmen bu koşullarda her kim hala bin dereden su getirerek HDP’den uzak durmayı sürdürür, net bir duruşla onun yanında olmaz, bu dayanışmayı somut bir desteğe dönüştürmezse, işçilerin birliği halkların kardeşliği ve emeğin kurtuluşunu amaçlayan ortak gelecek üzerine konuşma hakkını dahi tartışılır hale sokar.
Yalnız, dediğimiz gibi, mesele 1 Kasım’la bitmiyor. Asıl 2 Kasım ve sonrasına hazırlanmak gerekiyor. 7 Haziran sonrasının deneyimi ortada. Sandıktan çıkacak sonuçlara umut bağlayan aynı parlamenter budalalığı ve gevşekliği sergileyecek olursak, karşılaşacağımız sonuçlar bu kez daha ağır ve acı olur.