VW skandalı neyi anlatıyor? *

"Volkswagen mucizesinin” arka planında azgın bir artı-değer sömürüsü, aldatmaca ve dolandırıcılık yatıyor

DÜNYA
Çarşamba, 21 Ekim 2015 (11 yıl 6 gün önce)

Ege Deniz



 



2008 krizi sonrasında, tekelci burjuva Alman devletinin de desteği ve kolaylaştırıcılığında diğer rakipleri karşısında atağa kalkan Volkswagen bu yılın ilk yarısında (pazarlarda kapladığı hacim yönüyle) Toyota’yı da geçip dünyanın en büyük otomobil tekeli haline gelmişti.



 



Şimdilerde ise zor günler yaşıyor. Özel bir yazılım programı yardımıyla egzozdan çıkan zararlı gaz emisyonunu, yıllardır bilerek düşük gösterdiğinin açığa vurulmasıyla dünya çapında bir skandala imza attı. Kapitalizmin her kriz döneminde ya da hemen öncesinde çokça tanık olduğumuz skandallara bir yenisi daha eklenmiş oldu.



 



Ardından burjuva dünyanın temsilcileri birbirlerini suçladılar. “Sahtekarlık!”, “aç gözlülük!” diye feryat ettiler.



 



Hem patlayan skandal hem de ona verilen burjuva refleksler, kapitalizmin dünyasında değişen bir şey olmadığını bir kez daha göstermiş oldu böylece. Oysa “neoliberal paradigma”yla “yeni bir dünya düzenine” soyunmuşlardı. Toplumsal yaşamın her alanında olduğu gibi ekonomide de “şeffaflık”, “sürdürülebilirlik”, “denetlenebilirlik”, “hesap verebilirlik”, “haksız olmayan rekabetçilik”, “doğaya saygı” vb. ilkeleri yol gösterici olacaktı ve her kapitalist grup ya da birey “hakettiği” tatlı karları öyle fazla hır-gür olmadan cebine indirecekti.



 



Ama işte kazın ayağının öyle olmadığı bir kez daha anlaşıldı. Kaz kaz olmaktan çıkmadığı gibi kapitalizm de kapitalizm olmaktan çıkmadı. Sahtekarlık, spekülasyon, manipülasyon, açgözlülük, kar hırsı, serbest rekabetçi dönemde de, günümüzün tekelci rekabet koşullarında da burjuva kafanın icraatlarına yön veren saikler olmaya devam etti. Kar ve sermayeyi büyütme hırsı tekelci kapitalizmde azalmak şöyle dursun azami karları cebe atmak için her şeyi yapma güdüsüne dönüştü.



 



Parantez açarak söyleyelim; yeryüzünün Ortadoğu, K. Afrika gibi pekçok coğrafyasında vites büyüten vekalet savaşlarının arka planında azami kar ve azami egemenlik hırsıyla hareket eden emperyalist tekellerin rekabeti olduğu belliyken, Volkswagen’in kar hırsıyla yaptığı sahtekarlığı konuşmak abes olabilir, ama bu olay neoliberal kapitalizmin iflasının göstergelerinden biri olduğu için ve bu skandalın patlatılmasındaki zamanlamayla (skandal, birazdan bahsedeceğimiz Kyoto Protokolü’ne imza atmayan ABD’deki bir kuruluş eliyle ve Almanya’nın Frankfurt kentinde devasa bir otomobil fuarının kurulduğu günlerde patlatıldı) giderek daha fazla kızışan emperyalist rekabet arasında bağlantı olduğu su götürmez olduğu için konuşulmalı.



 



Parantezi kapatalım, devam edelim.



 



Neoliberal dönemde kapitalist para-meta ilişkileri yeryüzünün her tarafına taşınmakla kalmadı yaşamın ve doğanın hemen her alanına nüfuz etti. Hemen her şey kapitalistlerin tatlı karlarını taşıyan ve paraya dönüştüren metalar haline getirildiler. Bir burjuva, dokunduğu, gördüğü her şeyi kar getiren metalara çevirmek ister. Bu kapitalizmin doğasında vardır.



 



Ama “hep daha fazla kar” dürtüsünden kaynaklanan bu durumun sınırları vardır. Örneğin dünyanın atmosferinde bulunan ve insanların soluk alarak ciğerlerini doldurduğu ‘hava’yı doğrudan el koyarak metalaştıramaz. Bunu yapmayı, yani insanların para karşılığında soluk alıp vermesini çok isterdi ama yapamaz.



 



Yine kapitalizmin/kapitalist sermayenin bir başka özelliği, “kendi sınırlarından başka sınır tanımaması”. Ciğerlerimize doldurduğumuz oksijene doğrudan el koyup metalaştıramadı ama “karbon ticareti” gibi uyduruk bir sektör yaratarak atmosferdeki hava değişimlerini paraya çevirmenin garip yolunu buldu.





Volkswagenin skandalla sonuçlanan hikayesi de burada başlıyor…



 



Karbon ticareti denilen sektörün dayandığı temel Kyoto Protokolü. 1997 de imzalanan 2005’te yürürlüğe sokulan bu sözleşme, sera gazları olarak adlandırılan zehirli gazların salınımını sözüm ona azaltmayı amaçlıyor. Oysa iklim değişikliğine karşı büyük bir toplumsal tepkiden (özelikle sisteme az çok muhalif çevreci hareketlerin varlığından) kaynaklı atılan bu adımla, küresel ısınmaya yol açan nedenler ortadan kaldırılmıyor. Tam tersine. Karbon ticaretiyle “kirlet öde” denmiş oluyor.



 



Sistem şöyle işliyor:



 



Protokolü imzalayan her ülke, şirketlere atmosfere bırakabilecekleri gaz miktarını belirleyen kotalar koyuyor. Şirketler, belirlenen düzeylerin üzerine çıktıklarında ürettikleri zehirli gazlar için bir bedel ödemek durumunda kalıyor ya da kotalarını aşmamak için “kredi” satın alıyor. Bu da şirketlerin, karbon emisyonunu azaltan herhangi bir projeye (yani doğaya “dost” projelere) para ayırarak belirlenen kotaya ulaşması ile sağlanıyor. Örneğin, çok miktarda karbon üreten bir demir-çelik veya otomobil fabrikası, sudan elektrik üreten bir hidroelektrik santralinden veya rüzgardan elektrik üreten ve karbon üretmeyen bir şirketten “karbon kredisi” satın alıyor. Böylece atmosferi kirlettiği kadar kredi alarak durumu “telafi” etmiş oluyor.



 



Diğer yandan, artık sadece ürettikleriyle değil kelimenin gerçek anlamıyla “havadan” para kazanmaya başlayan şirketler peydahlanıyor. “Çevreye dost” yatırımlarda havaya salmadıkları karbon miktarı (yani eski yöntemlerle üretim yapsaydı doğaya salacakları karbon miktarı) kadar kredi sahibi oluyorlar. Ve bu kredileri satıyorlar. Çok kredi kazanmak isteyenler her tarafı (başka yönlerden doğaya öldürücü darbeler vuran) HES’ler, rüzgar tribünleri, güneş enerjisi santralleriyle dolduruyorlar. Bu iş öyle bir noktaya vardırıldı ki, karbon ticareti bugün Londra ve Şikago’da kendi borsalarını yaratmış durumda.



 



Kyoto Protokolü’ne imza atan ülkeler “dünyaya daha az karbondioksit salacağız” dediler. AB ülkeleri de imzacıların başını çekti. AB’li otomobil tekelleri ilk bakışta aleyhlerine olan bu durumu fırsata çevirdiler. Bunların başında da “dizel motorlarımız doğayı daha az kirletiyor. Çünkü mazot benzine kıyasla daha az yakıldığında daha çok yol aldırıyor” diyen Volkswagen geldi. Halbuki dizel motorların sebep olduğu hava kirliliği öldürücü boyutlara ulaşıyor. Çünkü saldığı karbon parçacıkları 1. grup kanserojen sınıfına giriyor. Örneğin dizel araçların, İngiltere’de hava kirliliği sonucu meydana gelen ölümlerin dörtte birinden sorumlu olduğu söyleniyor.



 



Bir parantez daha açalım; neoliberalizmin bütün tersten iddialarına karşın, tekelci kapitalizmde devlet-piyasa, devlet-özel sektör, özel sektör-bağımsız sivil kurumlar ağı, siyaset-özel sektör ilişkileri hep içiçe olagelmiştir ve ilişkiye niteliğini veren özel bireylerin kasalarını dolduran tekelci azami karların garantiye alınması hedefidir. Örnek olsun; Fransa’da hava kirliliği ölçümleri yapıp analizler yürüten, yıllık raporlar yayımlayan bir kuruluşun yönetim kurulunda petrol endüstrileri birliğinin, otomobil firmalarının, kimya ürünleri birliğinin, odalar birliğinin vb. temsilcileri yer alıyor. Almanya’da politikacıların ve hatta sendikacıların otomotiv firmalarının yönetim kurulunda üye olmaları sıradan durumlar. Öte yandan seçim dönemlerinde şirketler (Yeşiller dahil) bütün partilere önemli bağışlar yapıyorlar.



 



Her ne ise, AB devletleri de otomotiv tekellerinin attığı adımı vergi politikalarıyla destekledi.



 



Benzine mazottan daha çok vergi uyguladı. Böylece benzin kullanımını daha pahalı hale getirdi. Dizel araçlar piyasayı doldurdu (aynı şey Türkiye’de de oldu). Ve Volkswagen tekelci piyasada büyüdükçe büyüdü, karına yeni karlar kattı. Ve şimdi anlaşılıyor ki, karı görünenden de fazlaymış! Alman basınında yer alan bilgilere göre, zehirli gaz salınımını düşük gösteren hilesi sayesinde, ürettiği her motor başına 100-200 euro arası kâr elde etmiş. Toplam 11 milyon otomobile takıldığı belirtilen bu motor sayesinde asgari olarak 1.100.000.000 havadan kar sağlamış.



 



Peki Türkiye’de 2015’te trafiğe çıkan 5 otomobilden 1 birinin ait olduğu Volkswagen grubunun buradaki distribütörü kim? NTV televizyonunun da sahibi olan Doğuş Holding! NTV yıllardır “Türkiye’nin ilk yeşil ekranı” iddiasıyla yayın yapıyor! Tekelci kapitalist zincir de böylece işbirlikçi halkalarıyla tamamlanmış oluyor!



 



Şimdi ne olacak?



2008 krizinde açığa çıkan ABD’deki emlak, konut, yatırım bankacılığı gibi sektörlerde yapılan sahtekarlık, dolandırıcılıktan tutalım, Yunanistan’ın ekonomik durumunu mali dalaverelerle olduğundan güçlü göstererek AB kamuoyunu yıllarca aldatan kredi derecelendirme kuruluşlarına kadar bütün rezaletlerde olduğu gibi bu sahtekarlık da en fazla 3-5 üst düzey yöneticinin “harcanmasıyla” kapatılmak istenecektir.



 



Diğer yandan Volkswagen’in kendi “özgünlüğüne” değinmeden bitirmeyelim. VW sadece VW değildir. O “Alman ekonomik mucizesinin” 2000’lerin sonuna doğru yeniden “şahlanışıdır”. Son skandal, bu “mucizenin” arka planında azgın bir artı-değer sömürüsünün varlığının yanı sıra nasıl bir aldatmaca ve dolandırıcılığın da yattığını göstermiştir. Her fırsatta başta Yunan halkı olmak üzere yarı sömürge halkları aşağılayıp ahlak dersleri vermeye kalkan Alman devletinin emperyalist karakterine hemen bitişik nasıl bir ahlaka/ahlaksızlığa sahip olduğunu da…



 



* Bu yazı, 15 Ekim’de yayınlanması planlanan fakat Ankara Katliamı nedeniyle baskısı ertelenen Alınteri’nin son sayısı için hazırlanmıştır.