Tayyip Erdoğan, Miloseviç ve Karadziç gibi Sırp liderlerin akıbetinden korkuyor
A. Can
Tayyip Erdoğan-Ahmet Davutoğlu ikilisinin Suriye ve Ortadoğu’da izledikleri mezhepçi politikaların nasıl rezil bir iflasla sonuçlandığı, bugün aklı başında olan herkes tarafından görülen bir gerçek. Büyük iddialarla ortaya attıkları hedeflerin bir tekine bile ulaşamadılar; buna karşın Türkiye’nin başını büyük belalara soktular. Bunların bundan sonra yaşayacağımız muhtemel sonuçları bugüne kadar yaşadıklarımızı dileriz aratmaz.
Bu arada dikkatlerden kaçmamış olsa gerek: Erdoğan-Davutoğlu ikilisi son aylarda birbirinden keskin zigzaglar çizmeye başladılar. Yıllardır “asla geri adım atmayız” dedikleri konularda bile tükürdüklerini peşpeşe yalar oldular. Bunlar içinde en çarpıcısı, Esad’ın işbaşında kalmaya devam edeceği bir geçiş sürecini kabullenmek zorunda kalmaları olsa gerek. Kelimenin tam anlamıyla burunları sürtüle sürtüle geriletildiler bu noktaya ve bu yüzden zaten hazmetmekte hala zorlanıyorlar.
Burada akla ister istemez şu soru geliyor: Ne oldu da Tayyip ve çetesi son aylarda peşpeşe böyle tavizkar kesildiler?.. Yıllardır “asla kabul etmeyiz” dedikleri konularda bile onlara bu taklaları attıran etken (kuvvet) ne?..
Bunu tek bir nedene bağlamak mümkün de değil, doğru da değil. Bazıları zaten ortada ve açık olan, bazılarını tahmin edebileceğimiz, bazıları ise şimdilik karanlıkta bir dizi etkenin bileşkesi olarak düşünmek gerekiyor bu sonucu.
Örneğin, Türkiye ABD’nin politikalarına biat etmekte ayak sürümeye devam edecek olsaydı uluslararası para piyasalarından borç ve kredi bulmakta ek bazı güçlüklerle karşılaşmaya başlayabilirdi. Ekonominin zaten teklemeye başladığı bir kesitte Türk ekonomisinin dışardan gelecek sıcak paraya olan bağımlılığıyla birlikte düşünülecek olursa bunun ülke içinde zaten güç kaybetmekte olan AKP iktidarını nasıl zorlayacağını kestirmek güç olmasa gerek.
Rusya’nın yaptığı son ataklardan sonra Ortadoğu’da kendisini eskisi kadar rahat ve rakipsiz hissetmeyen ABD’nin bir de kimi uşaklarının ‘kaprislerine’ tahammül marjının azalmasından tutalım ABD ile yaptığı nükleer anlaşma sonrası eli rahatlayan İran’ın bölgede yeni bir atağa kalkmasına kadar bir dizi gelişmeyi, AKP iktidarının da ötesinde Türk tekelci burjuvazisini ürküten siyasi-diplomatik etkenler arasında sayabiliriz.
Ortadoğu’nun yükselen güçlerinden biri olarak Kürt özgürlük hareketinin Suriye’nin yanı sıra Güney Kürdistan’da da çürümüş aşiret düzeni karşısında her geçen gün biraz daha fazla güç ve etkinlik kazanmasını, AKP ile ordu arasındaki ittifakta somutlanan mevcut egemen sınıf blokunu panikleten bir başka olarak etken olarak anmak gerekir.
Bunlar az-çok görünürlük kazanmış etkenler bahsinde sayılabilecek nedenlerdir. Peki, ‘tahmin’ kategorisine giren nedenlere dair ne söylenebilir?..
Buna verilebilecek bir örneğe geçmeden önce ‘tahmin’le neyin kastedildiğine bir açıklık getirmek gerekir. Ciddi bir siyasi tahlilde ‘tahmin’, akla ya da ağza gelenin telaffuz edilmesi olarak anlaşılmamalıdır. Adı üstünde her tahmin elbette spekülatif bir yön taşır ama yapılan bu spekülasyonun akla uygun olması, yani az-çok gerçekleşme olasılığının bulunması gerekir. Onun için dikkate değer bir tahmin, gerçeklerden bütünüyle kopmamış olmalı, teoriden ve tarihsel deneyimlerden hareketle ulaşılmış bir kestirim özelliğini taşımalıdır.
Bu yöntemle hareket ederek spekülatif bir kestirimde bulunacak olursak: Tayyip Erdoğan, başını ABD’nin çektiği Batılı emperyalistlerin özellikle Suriye konusundaki ihtiyaç ve beklentilerine yanıt vermekte ayak sürümeye ve bildiğini okumaya devam edecek olursa hiç ummadığı bir anda kendini “savaş suçlusu” olarak Lahey’deki Uluslararası İnsan Hakları Mahkemesi önünde bulmaktan korkmaktadır.
Mısır’da önce Mübarek despotunun, arkasından Müslüman Kardeşi Mursi’nin, Libya’da Kaddafi’nin, daha eskilerden bir örnek olarak kullanma süresi biter bitmez “uyuşturucu kaçakçılığı”ndan kendini cezaevinde bulan eski Panama diktatörü Noriega ya da Peru kasabı Fujimori’nin başına gelenlerden çok, kendi durumuna en yakın örnek olarak Miloşeviç ve Karadziç gibi Sırp milliyetçi liderlerinin başına örülen çorabın bir benzerinin pekala kendi başına da örülebileceği korkusu içindedir. Çünkü hükümet ve parti içindeki yardakçılarının yanı sıra MİT, ordu ve Dışişleri Bakanlığı’ndaki maşalarının da yardımıyla Suriye’de “insanlığa karşı suç” kapsamına giren sayısız savaş suçu işlediğini en başta kendisi iyi bilmektedir. Üstelik MİT tırları ya da Dışişleri Bakanı’nın makam odasının dahi dinlenmesi gibi şimdilik ucu gösterilen bazı ifşaatlarla, yedikleri hemen her haltın bölgede cirit atan belli başlı bütün istihbarat servisleri tarafından da bilinip belgelendiği kendisine hatırlatılmıştır.
İşte Tayyip, kendisinin artık “çekilmez bir ayakbağı” olarak görülmeye başlandığı noktada bu dosyaların da birer birer açılacağını ve kendini Lahey’de parmaklıklar arkasında bulabileceğini Miloseviç ve Karadziç örneklerinden bilmektedir. Çünkü onlar da, Sırbistan’da milliyetçi muhalefetin ülkenin AB’ye katılmasının önünde oluşturduğu barajların yıkılması ihtiyacı belirdiği zaman kendilerini birdenbire Lahey’de bulmuşlardır.
Onun son aylarda peşpeşe attığı güvercin taklaların arkasında bu korkunun da payının olduğunu düşünmek ayakları fazla havada bir tahmin midir?..