"5. parti" zokası

AKP'nin bölünmesine "umut" bağlamak, akıl almaz bir aymazlıktır

GÜNCEL
Cuma, 30 Ekim 2015 (10 yıl 11 ay önce)

A. Can



 



7 Haziran seçimi, AKP açısından 'inişin başlangıcı' oldu. Kurulduğu 2002 yılından beri her seçimi kazanan AKP ilk kez kaybetmekle kalmadı, oy oranı belirgin bir biçimde düştü.



 



Bu eğilimin sürüp sürmediğini 2 gün sonra göreceğiz.



 



Başvurduğu bütün ayak oyunlarına, kirli savaşa ve devlet baskısına karşın AKP, 1 Kasım'da da tek başına hükümet kurabilecek bir çoğunluk elde edemeyecek olursa, 7 Haziran'da başlamış olan inişin hızlanarak 'çözülmeye' dönüşmesi olasılığı yüksek. Bu anlamda AKP'yi ANAP'laşma tehlikesi bekliyor. Son günlerde giderek daha sık gündeme gelen ve “AKP'nin bölünerek içinden yeni bir partinin çıkması”nı kasteden “5. parti” tartışmaları bunun bir yansımasıdır. Keza AKP sözcüleri ve yalaka takımının son günlerde iyice zıvanadan çıkmalarının gerisinde de yine bu tehlikenin farkında olmaktan kaynaklanan korku vardır.



 



AKP'nin burnunun bir kez daha sürtülüp çözülme sürecine itilmesi, Türkiye'deki demokrasi mücadelesi açısından kuşkusuz önemli bir taktik kazanım olur. Böyle bir sonuç her şeyden önce ilerici-demokrat kamuoyunun moralini ve özgüvenini yükseltir.



 



Yalnız aynı sonucun, rehavete yol açarak iç ve dış burjuvaziye zaman ve manevra olanağı kazandırması, genel sistem krizinin bir parçası olarak yaşanan siyasal krizi bir süreliğine de olsa öteleme fırsatına dönüştürülmesi olasılığı da vardır. Olası bir 5. parti bu yönüyle, burjuva karşı devrim kampı içinde derin ve uzlaşmaz bir çatlak anlamına gelmekten çok yıpranan atların öz olarak aynı “yenileriyle” değiştirilerek toplumsal muhalefeti yatıştırıcı bir olta yemi işlevini görecektir. Özellikle “Tayyip Erdoğan ve AKP gitsin de nasıl giderse gitsin” saplantısı dışında gözleri başka hiçbir şeyi görmeyecek kadar körelmiş çevrelerin bu tuzağa düşme olasılıkları güçlüdür.



 



AKP'nin geriletilmesini, onun içinde ortaya çıkacak çatlaklara ve bölünmeye bağlı gören kendi gücüne güvensiz, edilgen karamsarlık, bugün 7 Haziran öncesindeki kadar güçlü değil. Ancak bütünüyle ortadan kalktığı da söylenemez. Özellikle AKP'nin hala diğer düzen partilerinden açık ara önde gidiyor olması, onun ancak kendi içinde çatlarsa bu üstünlüğünü kaybedeceği duygusunu beslemeye devam etmektedir.



 



Umutlarını hala  AKP içindeki çatlaklara ve bölünme olasılığına bağlayanlara önce şu soru sorulmalıdır:



 



AKP bölünecek olsa bile onun içinden çıkacak bir “muhalefet”in ondan ne farkı olacaktır? Bugün böyle bir oluşumun başını çekmesi beklenen isimler olarak Abdullah Gül ya da Bülent Arınç gibiler bugüne kadar hangi konuda, Tayyip Erdoğan AKP'sinin izlediği politikalardan farklı bir tutum ve yaklaşımın sahibi olmuşlardır ki, bugün onlar ve onlar gibilerden oluşacak bir 5. partiye “umut” bağlanmaktadır?..



 



Onların en azından Tayyip Erdoğan ve tetikçileri kadar zorba, nobran ve kibirli bir siyaset tarzı izlemeyecekleri iddia edilebilir belki ama, özellikle Bülent Arınç'ın sicili bir bütün olarak hatırlanacak olursa bu sınırlı beklentinin bile ne kadar temelsiz olduğu görülür.



 



1 Kasım'da sandıktan çıkacak sonuçlara, daha da önemlisi Tayyip Erdoğan despotunun 7 Haziran sonrasına benzer zorlamalara ve ayak oyunlarına başvurması üzerine AKP'deki bir çatlamanın AKP'siz bir hükümet kurulmasını olanaklı hale getirebileceği ileri sürülebilir (Tabii benzer bir gelişmenin AKP'de değil bu kez MHP'de yaşanması da olasılık dahilindedir. MHP'den kopacak 15-20 milletvekilin kuracağı naylon bir partinin AKP'ye payanda olmasıyla bir tür AKP-MHP koalisyonunun kurulması olasılığı da gözden kaçırılmamalıdır). Sonuç olarak bu tür zorlamalarla varsayalım ki CHP önderliğinde bir hükümet kurulacak olsa bile bu, bugünün siyasal denge ve koşullarında neyi, ne kadar değiştirebilir?..



 



 



Birinci tercihi hala “MHP ile koalisyon” olan ve AKP'nin bugüne kadar izlediği ekonomi politikalarının mimarı Kemal Derviş'i (ve öğrencilerini) ekonomi yönetiminin başına getirmeyi düşünebilen bir CHP'nin, kendi başına hükümet kuracak olsa dahi bu kafayla ne kadar emekten ve demokrasiden yana bir tutum sergileyeceğini de şimdilik bir tarafa bırakalım. Bu CHP'nin bir de AKP'den kopacak döküntülerin desteğine mahkum bir hükümet kurması, Ecevit'in 1977 seçimleri sonrası AP'den ayarttığı 11 milletvekili ile kurduğu “Güneş Motel Hükümeti”nden de beter bir yanılsama ve felaketten başka bir sonuç doğurmaz. Unutulmasın ki o Ecevit hükümeti, beceriksizliğin yanı sıra iç dengeleri de izin vermediği için hiçbir konuda halka bir parça soluk dahi aldıramamakla kalmamış, 12 Eylül askeri faşist darbesine gidişin son etabını oluşturan 3. MC (Milliyetçi Cephe) hükümetinin oluşumuna zemin hazırlamıştır.



 



Türkiye bugün 1977 koşullarından çok daha ağır bir krizin içindedir. Bu ne tek başına siyasal bir krizdir ne de siyasal kriz sadece klasik anlamda bir 'yönetememe krizi' ile sınırlıdır. Bugün yaşanan kriz, siyasi olduğu kadar ekonomik, toplumsal ve ideolojik boyutlara da sahip genel bir sistem krizidir. Toplumsallaşmış bir rejim krizi olarak yaşanan siyasi kriz ise bu sistem krizinin bir parçası, onun temel bileşenlerinden biridir.



 



İşin temelinde, neoliberal birikim modeli ve bu modele göre şekillenmiş üstyapının artık eskisi gibi iş göremez hale gelmiş olması yatıyor. Egemen burjuvazi sadece siyaset alanında değil, ekonomide de ideo-kültürel hegemonya alanında da artık eskisi gibi yapamıyor, eski yöntemlerle sonuç alamıyor fakat bunların yerine 'sistem' olarak tanımlanabilecek bütünlük ve etkinlikte yeni bir modeli de henüz bulup pratikleştirebilmiş değil.



 



Üstelik bu sadece Türkiye'ye özgü bir durum değil, dünya çapında yaşanan genel bir kriz hali. Sadece kendini görece daha ağır hissettirdiği alanlar, tezahür biçimleri ve yoğunluk derecesi ülkeden ülkeye değişiyor.



 



Yaşanan sistem krizinin sonuçlarından biri de, ülke içinde toplumsal gerilim ve kutuplaşma üreten sorunlara düzen içi çözüm olanaklarını daha da sınırlaması. Egemen burjuvazi ve uşakları bu yönüyle de bir sıkışma yaşıyorlar ve bu sıkışma onları daha fazla şiddet ve baskıya dayalı daha saldırgan, daha zorba ve pervasız politikalara yöneltiyor.



 



Dolayısıyla, 1 Kasım seçimlerinde CHP ve HDP ikilisi ayrı ayrı ve toplam olarak hangi başarıyı elde edecek olurlarsa olsunlar, bunun siyasetten ekonomiye, bürokrasiden yargıya her alanda sihirli değnek misali demokratik değişim ve dönüşümlere yol açacağı şeklinde beklentilere kapılınmamalıdır. Bu beklenti ve hayallerin körüklenmesi, Türkiye'deki krizin derinliğini ve boyutlarını hala görememek anlamına gelir. 7 Haziran sonrasında yaşananlardan hiç ders çıkarılmadığını gösterir.



 



“1 Kasım'a hazırlık, asıl olarak 2 Kasım ve sonrasına hazırlanmak perspektifiyle yürütülmelidir” derken, bu gerçekten hareketle önümüzdeki daha da sertleşecek kavgalara hazırlanmak kastedilmektedir.