Kürt siyasi hareketinin bugüne kadarki koalisyon yapısını aynen sürdürmesi zor
A. Can
HDP'nin 1 Kasım'da yaklaşık 1 milyon oy kaybetmesinin nedenleri tartışılıyor. Bu elbette çok yönlü irdelenmesi gereken bir konu.
Ancak tartışma sadece oy kazanımı ya da kaybı sınırları içinde kaldığı sürece sağlıklı sonuçlara ulaşma şansı baştan sakatlanır; ulaşılacak sonuçların devrimci yönde bir gelişmeye ışık tutmaktan çok parlamentarist budalalık ve deformasyonun derinleşmesine davetiye çıkaran bir rol oynaması tehlikesi büyür.
Bu yüzden tartışmanın çerçevesi baştan doğru çizilmek zorunda. Farklı fikir ve eleştirilere baştan bir sınır çizmek anlamında değil, hangi yolda -tabii hangi amaçla- yürüneceğinin bilinip anlaşılması anlamında bir çerçeveyi kastediyoruz.
Örneğin HDP'nin legal parlamenter siyaset alanındaki gelişimini 'her şey' ya da 'en önemli şey' olarak gören bir yaklaşımın kendine baz alacağı ölçüler ve ulaşacağı sonuçlar farklı olur; legal siyaset alanını etkin kullanmanın gereğini ve önemini kabul etmekle birlikte onu mücadelenin diğer alanları ve biçimlerinin dışında ve üstünde 'kendinde şey' olarak görmeyerek hareket eden yaklaşımın çıkaracağı dersler tümüyle farklı olur.
Özünde yasalcı-parlamentarist bir zihniyetle parlamenter alanın kullanımını devrimci bir tarzda ele alan yaklaşım arasındaki bu fark daha şimdiden kendini göstermeye başladı zaten.
HDP'nin seçim başarılarına merkezi bir rol biçenler, 1 Kasım'daki oy kayıplarından AKP ve devlet kadar PKK'yi de sorumlu tutuyorlar. “PKK'nin şiddete şiddetle karşılık vermekle devletin oyununa geldiği, bunun üzerine bir de hendek çatışmaları ve zamansız özyönetim ilanları gelince 7 Haziran'da HDP'ye yönelmiş olan muhafazakar Kürt seçmeniyle liberal orta sınıfların ürktükleri, HDP'den uzaklaşarak yüzlerini tekrar AKP döndükleri” görüşü bunların ana tezini oluşturuyor.
Bu tezin, PKK'yi AKP ve devletle aynı kefeye koyup bunların “HDP'nin başarısını engellemekte birleştiklerini” ileri sürmekten tutalım devletin yıllardan beri çiğnediği sakızı tekrarlayarak HDP'yi “PKK ile arasına artık net bir mesafe koymaya” davete kadar giden farklı alt versiyonları var.
Burada bir noktanın daha altını çizmek gerekiyor: Bu görüşler sadece Kürtlerin dışında, Kürt özgürlük hareketine zaten mesafeli hatta hasım kesimler tarafından dile getirilmiyor. Bizzat HDP'nin içinde ve yakın çeperinde de bu kafada olanlar az değil. Seçim sonuçlarını değerlendirme görünümü altında ya da başkanlık tartışmalarına ilişkin olarak ayrı telden çalma biçiminde dışa vuran 'farklı görünme' merakının azması, bu nedenle 'olağan bir durum' ya da 'tesadüf ' olarak görülmemeli. Bunlar alttan alta kaynamaya başlayan kazandan yükselen ilk kabarcıklar. Bu kaynamanın önümüzdeki günlerde daha belirgin biçimler kazanıp 'beklenmedik' gelişmelere yol açması hiç şaşırtıcı olmaz.
Çünkü sorunun temelinde, Kürt siyasal hareketinin bir biçimde karşı karşıya kalmaktan sonsuza dek kaçınamayacağı nesnel gerilimler yatıyor. 7 Haziran'daki başarının arkasından 1 Kasım'da yaşanan hayal kırıklığı, bugün olmasa bile eninde sonunda yaşanacak bu kaçınılmaz çatışmayı belki de öne çekecek.
Yaşanması kaçınılmaz bu gerilimlerden birincisi, silahlı mücadele ile yasal-parlamenter zeminin doğası arasındaki çelişkilerden kaynaklanıyor.
Bu yapısal çelişkinin ortadan kaldırılması kimsenin elinde değil ama her iki alanda da izlenecek akıllı taktiklerle birbirlerinin önünü kesip birinin diğeri aleyhine ağır sonuçlar doğurmasının önünü almak olanaklı. Kürt siyasal hareketi, bir bütün olarak 7 Haziran sonrası bu başarıyı gösteremedi. PKK ve YDG-H silahlı yöntemlerin kullanımında, HDP ise parlamenter zeminin kullanımında ciddi hatalar işlediler.
PKK'nin, devletin 7 Haziran öncesi başlayan askeri operasyon ve saldırılarına silahla karşılık vermesi ilkesel açıdan kesinlikle doğru ve devrimci bir tutumdu.
PKK bunu yapmak yerine, bugün oturdukları yerden ahkam kesen tuzu kuru kimi liberallerin önerdikleri gibi hareketsiz kalsaydı şayet, sadece askeri bakımdan çok daha ağır kayıplara uğramakla kalmazdı; hem kendisine güvenen yurtsever kitleler içinde daha büyük bir moral bozukluğu ve çaresizlik duygusunun yaşanmasına neden olur hem de Türkiye cephesinde Tayyip Erdoğan ve çetesine bu kez de “gördünüz mü, devletin kararlılığını ve sıkıyı görünce yelkenleri nasıl indirdiler” demagojisini yapma olanağını kazandırırdı.

Bu, Tayyip Erdoğan ve AKP'ye, sadece kendi tabanını konsolide ve dinamize etmekte değil MHP tabanını hatta CHP'nin “ulusalcı” kılığındaki şoven kesimlerini çözmekte büyük bir avantaj sağlardı. Bu durumda ona küfretme yarışına çıkanların başını da, Kürtler ne yaparlarsa yapsınlar ona mutlaka takacak bir kulp bulan liberal hatta “sol” görünümlü şovenler çekerlerdi. Bunlar bu kez de muhtemelen, “Kürtler Tayyip'le yine el altından anlaştılar, onun MHP tabanını çözmesini kolaylaştıracak bir profil sergileyerek elini güçlendiriyorlar” demagojisini hortlatırlardı.
Dolayısıyla Kürt özgürlük hareketi, 7 Haziran'la 1 Kasım arasındaki seçim sürecinde silahın yeri ve kullanımı açısından eleştirilecekse eğer, geleneksel inkar ve imha siyasetine daha 7 Haziran öncesinde geri dönen burjuva devletin kirli savaşı tırmandırmasına aktif savunma çizgisinde silahla karşılık verdiği için değil, silahın bazı eylemlerde abartılı ve yanlış yönde kullanılmış olması ama bazı konularda da neden kullanılmadığı temelinde eleştirilmelidir.
Kirli savaşın tırmandırılmasına silahla karşılık vermek, devrimci bir bakış açısından tümüyle haklı, meşru ve devrimci bir tutumdur. Her şeyi parlamenter mücadelenin ihtiyaç ve gereklerine göre biçimlendirmeyi esas alan ve ona tabi kılmaya çalışan yasalcı-parlamentarist bir yaklaşım ise bunu özellikle de bir seçim döneminde “sorumsuz ve düşüncesiz” bir tutum olarak görür. Yalnız bu liberal sorgulama yapılırken, HDP'ye o parlamenter alanı neyin açtığı unutulmakla kalmaz, eğer o karşılık verilmeseydi bunun orta ve uzun vadede doğuracağı siyasal-moral sonuçların yanı sıra bu tepkisizliğin gündemdeki seçim sandığına bu kez nasıl yansıyacağı üzerine pek düşünülmez.
Kürt özgürlük hareketinin verdiği tepkiyi temelde doğru ve haklı görmek, PKK'nin ve bu süreçte biraz fazla 'özerk' davrandığı izlenimi yaratan gençlik yapılanması YDG-H'nin yaptıkları her şeyin doğru olduğu anlamına gelmiyor elbette.
PKK en başta, devletin Kürt kentlerini kirli savaş alanına çevirme gerekçesi olarak istismar ettiği Ceylanpınar'da iki polisin enselerinden kurşunlanmaları olayını önce sahiplenip sonrasında da aydınlığa kavuşturmamakla büyük bir siyasi hata işledi. Kamuoyunun tam da Suruç Katliamı'nın şokunu yaşadığı ve tüm dikkatlerin bu katliamın nedeni ve sorumluları üzerine yoğunlaştırılması gereken bir kesitte (ki HDP 7 Haziran sonrası bu konuda da çok silik ve etkisiz kaldı) polis lojmanları gibi özel olarak korunan bir alanda, daire kapısının dahi zorlanmadan açıldığı bir dairede yaşayan ve polis olmaları dışında neden hedef alındıkları da belirsiz iki polisin enselerinden kurşunlanarak öldürülmesi devletin eline arayıp da bulamayacağı bir koz verdi.
Devrimci savunma kapsamında değerlendirilmesi mümkün olmayan benzer zararlı eylemler sonrasında da sürdü. Dersim ve Diyarbakır'da karılarıyla birlikte alışverişe çıkmış subayların ya da rastgele hedef alınmış uzman çavuşların öldürülmeleri, yol kesme eylemleri sırasındaki adam kaçırmalar ya da kurşunlanmalar devletin saldırıları karşısında meşru savunma çizgisi izlendiği iddiasını zayıflatan, buna karşın AKP'ye ve devlete demagoji imkanı veren önü arkası iyi düşünülmemiş gereksiz eylemlerdi.
PKK, KCK ve HPG önderlikleri, dönemin özgünlükleriyle de uyuşmayan bu yanlış eylemler ve altında yatan siyasal körlüğü net bir dille mahkum edip engellemeye çalışmamakla da ciddi bir siyasi hata işlediler. HDP'nin 7 Haziran'ın hemen arkasından başlayarak kamuoyu önünde resmen “dövülmeye başlanması” ya da tek yanlı çatışmasızlık kararının iş işten geçtikten sonra alınması yine bu dönemde işlenen ciddi siyasal hatalardır.
Öte yandan devrimci savunma eylemlerinin Dağlıca dışında Kürdistan genelinde zayıf ve sınırlı kalması, arazi yapısı nedeniyle hepsinde mümkün olmasa dahi devletin günlerce kuşatma altına alıp halka kan kusturduğu yerleşim birimlerinin direnişine gerillanın kendi tarzında destek vermemesi, Batı'da HDP binalarına ve Kürtlere karşı Nazizmin “Kristal Gecesi”ne benzeri saldırılar gerçekleştiği sırada ya da bunlara yanıt olarak arkalarından etkili karşı eylemlerle yanıt verilmeyişi silahın yetersiz kullanıldığı ya da kullanılması gerektiği halde kullanılmadığı durumlara örnek verilebilir.
Başlarda ve sonrasında Kandil'den verilen kimi tepkilere bakılırsa PKK-KCK önderliklerinin de galiba biraz oldu-bitti şeklinde kucaklarında buldukları fakat siyaseten uzak ve yabancı olmadıkları için savunmak durumunda kaldıkları özyönetim ilanları ve hendek savaşlarına ayrı bir başlık açmak lazım.
Bu ve Kürt siyasal hareketinde bundan sonra da karşılaşabileceğimiz bütün gerilimlerin temelinde yatan 'gerilimlerin anası' olarak Kürt toplumundaki sınıfsal farklılaşma ve bu temeldeki çelişkilerin öne çıkışı gelecek yazımızın konusu olacak. [sürecek]