Kürt toplumunda da sınıfsal ayrımlar öne çıkıyor. Kürt siyasi hareketi bugün bu gerçekliğin sonuçlarıyla karşı karşıya
A. Can
Hendek savaşlarını da tetikleyen özyönetim ilanları, 7 Haziran sonrası süreçte yapılan büyük siyasi hatalardan biri oldu.
Özyönetim konusunun Kürt özgürlük hareketinin gündeminde olduğu ve bunu pratikleştirme arayışlarının sürdüğü biliniyordu. Özellikle Rojava deneyiminin ardından bu yöndeki heyecan ve beklentilerin arttığı da görülüyordu. Ancak konu o kadar zamandır gündemde olduğu halde içinin henüz yeteri kadar doldurulmadığı, daha da önemlisi bırakalım kitlelerin hazırlanmasını, hareketin kadrolarının bile buna yeterince hazırlıklı olmadıkları pratikte açığa çıktı. Düşünün ki Amed gibi bir merkezde özyönetim ilan ettikleri gerekçesiyle gözaltına alınıp tutuklanan kimi ilçe belediye başkanları ve kadın hareketinin sözcüleri bile mahkemede “okudukları metnin içeriğinden habersiz oldukları” yönünde ifade verip yapılanı savunamadılar.
Konunun içinin yeterince doldurulamadığı ve yeterli hazırlıkların yapılmadığı, özyönetim ilanlarının pratikte fazla bir farklılık yaratmamasından da görüldü. Cizre başta olmak üzere kimi yerleşim birimlerinde halkın oluşturduğu taban örgütlenmelerinin yaygınlaşıp inisiyatiflerinin görece arttığı gözlenmekle birlikte ne bu genele yayıldı ne de salt bir taban örgütlenmesi ve özsavunma pratiğinden ibaret olmayan özyönetim anlayışının bütünsel gerekleri doğrultusunda herhangi bir yerde anlamlı herhangi bir ileri adım ve gelişme kaydedildi. Eğer bu başarılmış ve Ovacık örneği gibi propaganda edilebilmiş olsaydı, devletin ve şovenizmin bu konudaki demagojilerini etkisizleştirip tersine çevirme olanağı doğardı.

Özyönetim ilanlarının tam da HDP'nin 7 Haziran'da kazandığı siyasal-moral başarıyı etkisizleştirip tersine çevirme çabasına giren devletin kirli savaşı tırmandırmak için bahane aradığı bir tekrar seçimin arefesine denk getirilmesi, siyasal bakımdan korkunç bir zamanlama hatasıydı. Özyönetim konusunun 2011'de de Silvan provokasyonunun hemen ertesi günü gündeme getirilmesinin sonrasında nasıl istismar edildiği ortadayken aynı zamanlama hatasının bir kez daha tekrarlanması akıl alır gibi değildi.
Kürt siyasal hareketinin öncüleri, bu konuda, hatalarından ders alma noktasında olduğu kadar parlamenter zeminle mücadelenin diğer alan ve yöntemlerinin doğasından kaynaklanan çelişkileri ustaca yönetip bunların birbirlerine verebilecekleri zararları asgariye indirme becerisi noktasında da iyi bir sınav veremediler. Üstelik aynı hatanın bu seferki sonuçları öncekinden daha ağır oldu.
En başta, kirli savaşı tırmandırıp özellikle de hareketin militan kitle tabanının en güçlü olduğu yerleşim birimlerine yayarak buraları “ezmek” için bahane arayan devlete ve AKP iktidarına gökte aradıkları fırsatı yerde vermiş oldu. Kendi açısından doğru bir yaklaşımla özyönetim ilanlarını Kuzey Kürdistan'ı da Rojavalaştırma girişimi olarak okuyan ve kamuoyuna da böyle yansıtan devlet, daha doğrusu AKP ile ordu arasında kurulan yeni egemen sınıf bloku, özyönetim ilanlarını da bahane ederek bilinen “hendek savaşlarını” başlattı. O hendekler aylardır kazılı olduğu halde yüzbinlerin yaşadığı yerleşim birimlerini günlerce abluka altına alıp ateşe ve kana boğdu.
Yanlış anlamalara meydan vermemek için burada bir parantez açalım: Özyönetim ilanlarını bu yazıda sadece seçim sonuçlarına etkisi yönüyle tartışıyoruz. Onların tam da şu kesitte, üstelik yeterince hazırlanılmadan ilan edilmiş olmasını yanlış buluyoruz. Ayrıca “burjuva devlete meydan okumadan, onunla çatışma amacını taşımayan bir özyönetim sisteminin kurulabileceğine” dair yanılsama da içinde olmak üzere Abdullah Öcalan'ın Murray Bookchin'den adapte ettiği yarı anarşizan özyönetim anlayışına teorik ve ideolojik açıdan başka eleştirilerimiz de var. Ancak bu eleştirilerimiz, genel sistem krizinin bir parçası olarak rejim krizinin derinleştiği ve burjuvazinin buna kendi cephesinden gücün daha fazla yoğunlaşıp merkezileşmesi doğrultusunda “çözüm” aradığı günümüz koşullarında Kürdistan ve Türkiye'de bu yönde atılacak her adımın her şeye rağmen ilerici-demokratik bir anlam taşıdığını görmezlikten gelmek şeklinde anlaşılmamalıdır.

Bugün özyönetim ilanları ve arkasından alevlenen hendek savaşlarının seçim sonuçları üzerindeki etkileri tartışılıyor. HDP'nin seçimlerde elde edeceği sonucu her şeyin önüne geçiren parlamentarist yaklaşım sahipleri, HDP'nin 1 Kasım'daki oy kaybını ağırlıklı olarak buna bağlıyorlar. Buna Kandil cephesinden verilen yanıt ise yüzeysel, bu yüzden de ikna edici değil.
Kandil, hendek savaşlarının yaşandığı yerleşim birimlerinde HDP'nin herhangi bir oy kaybına uğramamasını öne çıkarıyor. Karşı cephedekiler ise, “çatışmaların yaşandığı yerlerde oy kaybı yaşanmamış olabilir fakat bu çatışmalar ve özyönetim ilanları 'yarın aynı şey bizim de başımıza gelebilir' korkusuna kapılan başka yerlerdeki başka kesimleri ürküttü, onları HDP'den uzaklaştırıp AKP'ye yaklaştırdı ya da bunlar oy kullanmamayı seçtiler” görüşünü ileri sürüyorlar.
Aslında her iki tarafın söyledikleri de doğru. Ama tartışmayı sıkıştırdıkları zemin yanlış. Nedenler yerine sonuçlar tartışılıyor çünkü. 7 Haziran'da HDP'ye oy vermiş olan bazı kesimler bu kez sandığa şundan dolayı mı yoksa bundan dolayı mı gitmediler zemininde bir tartışma yerine her şeye rağmen kimler gitti, buna karşın şunu ya da bunu gerekçe göstererek bu kez destek vermeyen kesimler kimlerdi?.. Soru bu şekilde sorulsa, o zaman bu bizi, bundan sonra da değişik biçimlerde karşımıza çıkacak olan ikinci büyük gerilim hattına, Kürt toplumu içinde de giderek derinleşip belirginleşen sınıfsal ayrımlar ve çıkar çatışmaları gerçeğine götürür.
Parlamentarist yaklaşım sahipleri, özyönetim ilanları ve hendek savaşlarının asıl olarak kimleri ürküttüğünü doğru tanımlıyorlar: Batı'da yaşayanlar dahil Kürt orta sınıfları ve esnaf. Buna karşın Kandil'in dile getirdiği görüşün gerisinde de başka bir sınıfsal gerçeklik yatıyor: Yoksul Kürt emekçi sınıfları.
Dikkat edilirse, devletin özyönetim ilanlarını ve hendekleri bahane ederek ezmeye yöneldiği bütün yerleşim birimleri, bu yoksul emekçi yığınların yaşadıkları yerler. Bugüne kadar olduğu gibi hendek savaşlarının da bütün yükünü ve acısını ağırlıklı olarak aslında onlar çektiler. Fakat yine bugüne kadar olduğu gibi ödedikleri bedellerin bütün ağırlığına karşın devlete meydan okuma olarak gördükleri özyönetim ilanlarını ve hendek savaşlarını sahiplenme anlamına da gelecek biçimde sandığa gitmekten de korkmadılar, mücadelenin o cephesinde de dik ve kararlı durdular, militan duruşlarından taviz vermediler.
Üzerinde durulup düşünülürse eğer, bu tablo görmek isteyene çok şey anlatıyor.

Ulusal bir hareket olarak Kürt siyasal hareketi, Kürt toplumu içindeki farklı sınıf ve kesimleri “Kürt olmak” ortak paydası altında toplayıp birleştirmeyi başaran bir sınıflararası koalisyondu. Kürt kimliğinin bir biçimde tanınması talebi ve silahlı mücadele ön planda ve baskın olduğu sürece bu heterojen yapının korunması olanaklıydı. Ancak siyasette bu 'birlik' hali sürerken bir taraftan da hayat hükmünü alttan alta yürütüyordu. Özellikle de silahların sustuğu “çözüm sürecinde” hem Türkiye'yle hem de Güney Kürdistan'la kurulan ekonomik ve ticari ilişkilerin gelişip genişlemesine paralel olarak kapitalizmin Kürdistan'daki gelişimi hem hız hem de derinlik kazandı.
Kapitalizmin gelişimi, sınıfsal farklılıkların belirginleşmesine paralel olarak sınıfsal çıkarlar arasındaki zıtlıkların büyüyüp keskinleşmesini de beraberinde getirir. Ulusal talep ve bu eksende süren silahlı savaşımın ön planda ve baskın olduğu kesitte fazla öne çıkmayan ya da geçici olarak “uzlaştırılabilen” sınıfsal çıkarlar, silahların görece geriye çekilip yasal siyasetin ve barış beklentisinin öne çıktığı “çözüm süreci” gibi süreçlerde kendini daha fazla konuşturmaya başlar. Kürt siyasi hareketi bugün işte bu gerçekliğin sonuçlarıyla karşı karşıya. HDP'nin 7 Haziran'da hiç umulmadık kesimlerden bile oy almasının gerisinde olduğu gibi konjonktürel olarak gelen o oyların 1 Kasım'da tekrar kaçmasının gerisinde de bu var.
1 Kasım'da Kürt illerinde dahi HDP'den uzaklaşıp AKP'ye dönen ya da sanki onun elindeymiş gibi “çözüm sürecini koruyup sürdüremediği” gerekçesiyle HDP'ye “kırgın” olduğunu söyleyip sandık başına gitmeyen Kürtleri “Kürt orta sınıfları ve esnafın” oluşturması eşyanın tabiatına ne kadar uygunsa, “hendek savaşları”nın bütün yükünü onlar çektiği halde emekçi yoksul Kürtlerin yaşadığı yerlerde herhangi bir firenin verilmemiş olması da o kadar olağan bir durumdur.
Önümüzdeki süreçte devletin, Kürt siyasal hareketinin temel bileşenleri yanında Kürt toplumu içindeki bu sınıfsal ayrımlara da oynayarak çatlakları büyütmeye ve harekette bir bölünme yaratmaya oynayacağı ortada. Özellikle de şu tarihsel kesitte sadece Kuzey Kürdistan'da değil Güney'de ve Rojava'da da ciddi mevzi kayıpları yanında büyük bir moral bozukluğuna da yol açabilecek bu tuzaklara düşmekten olabildiğince kaçınmak önemli. Ancak bunu başarmanın tek ya da en etkili yolu, bugüne kadarki sınıflararası koalisyon yapısını aynen korumaya çalışan tavizlere dayalı bir denge siyaseti izlemek olmamalı. Böyle bir 'idare' politikasının faydalı olup olmayacağı bile şüpheli. Onun yerine, şu ya da bu kesimi özel bir hedef haline getirerek karşıya almaktan belki bir süre daha kaçınan buna karşın bu zayıf halkaları da da kuşatıp etkisizleştirecek bir taze güç kaynağı olarak çalışmada öncelik ve ağırlık verilecek toplumsal kesimler çok daha net olarak belirlenip onların kazanılmasına yüklenmek çok daha doğru olur.
HDP özgülünde daha somut konuşmak gerekirse, bu parti bugüne kadar etnik, dinsel ve cinsel kimlikleri ön planda tutup bu temeldeki çelişki ve dışlanmalara son vermeyi esas alan bir politika izledi. Bugünün Türkiyesi'nde bu elbetteki anlamlı sol sosyal demokrat bir çizgi ve tutumdu. HDP'nin bu ilerici kimlik politikalarını bir kenara bırakması, bu özelliğinden vazgeçmesi gerekmez. Ancak bu sınırlar içinde kalan bir politika ve örgütlenme stratejisinin sağlayabileceği gelişme de sınırlı kalmaya mahkumdur.
HDP, bazı sözcülerinin desteksiz atışlarında dile getirdikleri gibi en az yüzde 20 ve ötesini hedefliyorsa şayet ne bu sınırlar içinde kalmaya devam ederek bunu başarabilir ne de CHP'nin 'sağdan adam devşirme' politikasının farklı bir versiyonu olarak Altan Tan gibi şeriatçılar, Celal Doğan ve Dengir Mir Mehmet Fırat gibi burjuva politika cambazları, Ufuk Uras benzeri kendilerine dahi hayrı olmayan liberal akıl hocalarıyla koalisyon kurarak bu gelişmeyi sağlayabilir. Bunların herbiri, HDP'nin kendi elleriyle içine yerleştirdiği mayınlardır aslında. Devletin Kürt hareketinin içini karıştırıp bölme çabalarının yoğunlaşmasıyla birlikte bunlardan bazılarının nasıl tahrip edici bir biçimde patlayacağını görmek için çok beklememiz gerekmeyecek herhalde.
HDP büyümek ve genişlemek istiyorsa eğer, gözünü esas olarak Kürdistan ve Türkiye'deki işçi ve emekçi kesimlere dikmek zorundadır. Bu sadece sayısal bakımdan değil, harekete sınıfsal bir omurga, sağlamlık ve kararlılık kazandırmak bakımından da aklın yolunu oluşturan stratejik bir zorunluluktur.
7 Haziran ve 1 Kasım deneyimleri sırasında geldikleri gibi gidenlerle kaya gibi sağlam duranları hangi kesimlerin oluşturduğu bir kez daha göz önüne getirilecek olursa bu gerçek çıplak gözle bile görülür.