Güçlerini birleştiren düşman…

Düşman, kitle hareketinin ‘eksik hazırlık düzeyini’ gördü ve onu ‘kendi koşullarında’ mücadeleye zorladı

GÜNCEL
Pazartesi, 9 Kasım 2015 (10 yıl 11 ay önce)

Ege Deniz



 



Karşı-devrimci güçler büyük ölçüde güçlerini birleştirdi, saflarını sıklaştırdı. Bu olgu 1 Kasım’da ortaya çıkan sonuçta kendisini net bir şekilde ifade etti ama yolunu 1 Kasım’ın hemen öncesi süreçlerde (hatta Gezi’den beri) döşedi. İlk somut yansımasını da TOBB’un çağrısıyla Ankara’da yapılan 17 Eylül “teröre karşı” yürüyüşte gösterdi.



 



Sınıf mücadelesinin doğasında içerili bir olgu olarak “devrim, karşı-devrimi güçlendirerek ve birleştirerek ilerler” sözünde ifadesini bulan süreç diyalektiği, devlet zoru en üste çıkarılarak deyim yerindeyse tersten işletildi, devrimcileşmeye son derece açık kitle mücadelerinin önü, karşı-devrim cephesinin görece erken bir momentte kendini -şiddete dayanarak- tahkim etmesiyle, tehlike daha fazla büyümeden alınmaya çalışıldı.



 



Kürt halkını -bu noktada- dışta tutarak konuşacak olursak, sistem ve rejim muhalifi güçlerin mücadelenin yeni -ve sert- düzleminde yola devam etmeye (liberal reformist siyasal öznelerin bunu yapmaya hiç niyetleri olmaması bir yana) henüz hazır olmadığı bir momentte ‘kitle hareketi’ buna zorlandı. Üstelik, genel ilerici demokrat kamuoyu, rejime/sisteme olan öfkesini ve tavrını esas olarak ‘sandık’ta göstermeye kilitlenmiş bir ruh halini yaşarken… Saflarını sıkılaştıran düşmanın, ‘sandık’a da yansıyan kazandığı başarının ‘sırrı’ buradadır.



 



Gezi’yi önemli bir dönemeç olarak alırsak, bu direnişle birlikte, neoliberal  kapitalizme karşı alttan alta mayalanan kitle mücadelesi tüm görkemiyle açığa çıkmış, Türkiye’nin ilerici demokrat dinamikleri yıllardır bir dizi önyargıyla mesafeli durdukları Kürt özgürlük mücadelesine yakınlık gösterir olmakla kalmayıp devrimci siyasallaşmaya da son derece açık hale gelmişti. Bu, ‘kitlelerin’ demokrasi ve özgürlük mücadelesinde büyük bir mesafe kaydetmesi anlamına geliyordu.



 



Ama  tüm görkemine ve yaygınlığına karşın Gezi, esas olarak ‘barışçıl bir ayaklanma’ydı. Bu yönüyle tarihsel rolünü sonuna kadar oynadı. Öncesinde de sonrasında da ‘kitle hareketi’, izlenecek mücadele yöntemlerinde ‘esas olarak barışçıl olma’ tutumunu devam ettirdi. Çünkü kitle hareketinin, daha doğrusu ona “öncülük” iddiasındaki güçlerin mücadeleyi ‘gerektiğinde’ silaha da başvuracak şekilde sürdürecek bir hazırlık düzeyi yoktu (Gezi’den sonra alttan alta silahlanma eğilimi ortaya çıktıysa da bu belirgin bir örgütlülüğe dönüşmedi). Bu “sağduyu” 1 Kasım’a kadar da devam edegeldi.



 



Düşman, kendisini tehdit eden ve silahlı bir forma kavuştuğunda kendisini yerle bir edebilecek kitle hareketinin bu ‘eksik hazırlık düzeyini’ iyi gördü ve onu ‘kendi koşullarında’ mücadeleye zorladı.



 



Gezi’nin ilk günlerinden başlamak üzere azgın bir polis terörü eşliğinde katliam yaptı. “Bedel ödetirim, silahla seni ezerim, benimle kavgaya tutuşacaksan aynı şiddetle karşı koymak zorunda bırakırım seni” dedi.



 



Gene de düşman, 7 Haziran’a kadar görece kontrollü yaptı bunu. 7 Haziran ‘sandık’ında Gezi’den kalanlarla Kürt halk mücadelesinin güçlerini azımsanmayacak ölçüde birleştirdiğini görünce, devlet teröründe vites büyüttü ve esas olarak Kürdistan’da ama Ankara katliamı örneğinde olduğu gibi ‘birleşen’ güçlerin hepsine yönelik şiddetini arttırdı. Kendi safını güçlendirmekle kalmadı, hazırlıksız muhalifleri karşısında belli bir başarı da kazandı.



 



Güç yığmada, yığdığın güçleri yeniden organize etmede, mücadelenin değişik evrelerine uygun hazırlıklar yapmada yaya kalındığında bu tür ‘yenilgi’ler kaçınılmaz olur.



 



Burada şu veya bu biçimde sokağa çıkan “kitle”yi ya da “demokrat kamuoyu”nu suçlamak kadar apolitik bir yaklaşım olamaz. ‘Kitle hareketi’nin düzeyi ve hazırlık derecesi zaten, düşmanın onu dövüşmeye zorladığı sert zeminde mücadeleye devam etmeye uygun değildi (düşmanın zorladığı bu zeminde dimdik mücadele yürütenler sadece yoksul/emekçi Kürtlerin yoğun yaşadığı Kürt şehirleri oldu). Düşman, ‘kitle hareketi’ne, ancak becerikli devrimci öncülerle buluşmasıyla gerçekleşebilecek olan sert mücadelelere uygun hazırlık düzeyini yakalaması için fırsat vermedi.



 



Bunun için ‘zaman yok muydu’ peki? Hem ‘vardı’ hem ‘yoktu’. Doğru dürüst devrimci öncülük yapabilecek örgütlülükler olsaydı, aslında Gezi’den bu ana ‘yeterli’ zaman bulunabilirdi.



 



Henüz hiç bir şey bitmiş değil! Birçok yönden daha yeni ‘başlıyor’. Burjuvaziye karşı sonuç alıcı mücadeleler vermek için, işçi sınıfının diğer emekçilerle ittifak yapıp yola devam etmesi zorunluluğunun daha fazla hissedileceği bir dönemi yaşayacağız (bu süreci Kürt siyasal hareketi de kendi yönünden yaşayacak). Devrim ve sosyalizm, gerçek bir alternatif olarak ufukta belirecektir!



 



İşçi sınıfı devrimcilerine düşen görev ise, Gezi Direnişi gibi süreçlerle son Metal fırtınası gibi sınıf eylemlerinin bugüne, yarına neler bıraktığını, kitle hareketinin evriminde ne gibi etkileri olduğunu olacağını iyi (ve zamanında) görüp buna uygun bir hareket ve çalışma tarzına geçiş yapmaktır.