Dilivan...

İnsanlar yardım alabilmek için adeta birbirini çiğnerken, o yardım istemekten çok tesadüfen oradaymış gibi duruyordu

AGÎRE JÎYAN
Çarşamba, 11 Kasım 2015 (10 yıl 5 ay önce)

Didem Koryürek



 




Doğum sancısı çekerken 3.5 yaşında şehit olan oğlum İvan geldi gözümün önüne. Üzerinde kanlı kıyafetleri vardı ve yaraları öylece duruyordu. Kaburgaları dışarıdaydı. Ama yüzü melek gibiydi ve gülümsüyordu bana. O an sanki İvan’ın huzur bulduğunu hissettim. Ve yeni doğan kızımın adını İvana koydum.




 



İlk kez Esenyurt Belediyesi’nin Suriyelilere Yardım Masası’nda gördüm Dilivan’ı. Onlarca Suriyeli belediyeden yardım alabilmek için adeta birbirini çiğnerken, o bir kenarda suskun, yardım istemekten çok tesadüfen orada bulunuyormuş gibi duruyordu. Uzun boylu, ince, kot pantolonunun üzerine lacivert uzun kollu bir bluz giymiş, başına örtüyü şöyle bir dolamış alımlı bir kadındı. En fazla 30’larının başında gösteriyordu. Orada bulunan diğer Suriyeli kadınlardan farklı bir havası vardı.



 



Önce yüzü dikkatimi çekti. O güzel yüzde anlatılamaz bir hüzün vardı. Sonra bir an için göz göze geldik. İri kahverengi gözleri bakıyor ama görmüyor gibiydi. Sanki acı çekiyor da kimseye belli etmemeye çalışıyordu. O yüzde saklı duran acı öylesine büyüktü ki görebilenin içine işliyordu. Diğer yandan son derece vakurdu duruşu. Başı dimdikti. Yardım Masası’nda görevli bir kadın çağırmasa saatlerce orada öylece bekleyecekti sanki. Sonra ağır hareketlerle masaya yaklaştı. Bir takım kağıtlara imza attı ve yine aynı vakur tavrıyla dışarı çıktı. Tek kelime etmemişti. Beni en çok etkileyen de bu tavırdı sanırım.



 



Görevli kadına kim olduğunu sordum. Çok kısaca hikayesini anlattı bana ve istersem eşinin telefonunu verebileceğini söyledi. Evet işimi yapıyordum ama bir yandan da o kadını tanımayı çok istiyordum. Kocasını aradık ve hikayelerini anlatmak istediğimizi söyledik. Birkaç gün geçtikten sonra bizi aradı ve kabul ettiklerini söyledi. Çünkü onlar da yaşadıkları vahşetin dünyaya duyurulmasını, insanlığın, içinde biraz vicdan kalmış herkesin Suriye’deki savaşın durdurulması için elinden geleni yapmasını istiyorlardı. Başka hiçbir talepleri yoktu.

 



O gün ilk kez Esenyurt’taki evlerine giderken tam üç kez kaybolduk. Çünkü hiçbirimiz Esenyurt’un o hepsi birbirine benzeyen, yoksul arka mahallerine daha önce gitmemiştik. Bölgenin sadece koca koca sitelerini biliyorduk. Oysa aynı Esenyurt’ta 10 binden fazla Suriyeli yaşıyordu ve bunların en az dörtte üçü yardıma muhtaç halde, mahalle bile denilemeyecek yerlerde oturuyorlardı.



 



Sonunda yaşadıkları sokağı bulduk. Sokakta iki kadın fırçalarla halı yıkıyor, çoğu yalınayak bir sürü çocuk Arapça konuşarak oyun oynuyordu. Sokağın başında küçük bir cami vardı. Kendime engel olamayıp caminin penceresinden içeri baktığımda, yaşları en fazla 10 olan bir sürü kız çocuğunun başları sıkı sıkıya örtülmüş bir halde yerde oturarak Kur’an dersi aldıklarını gördüm. Doğru ya çocuklar da dahil bu ülkede hepimizin işi Allah’a kalmıştı. Ve tek ihtiyacımız dini inançtı.



 



Caminin biraz aşağısında Dilivan ve ailesinin yaşadığı üç katlı binayı gördük. Binanın girişindeki daireden bir kadın kucağında bebeği ile perdenin arasından bize bakıyordu. Bir üst kat Dilivan’ların eviydi. İki göz oda ve bir salondan oluşuyordu ev. Odalarda yer yataklarından başka bir şey yoktu. Salonda ise komşuların verdiği eski koltuk takımı vardı. Bir de yine komşuların getirdiği çok eski tüplü bir televizyon. Suriye’de adet olduğu gibi birbirimize sarıldık ve üç kez yanaktan öpüştük Dilivan’la.



 



Eşi Hasan, en büyük kızı 7 yaşındaki Rulyana da evdeydi. Küçüğü 6 yaşındaki Civan ise sokakta oynuyordu. Derken içerdeki odadan bir bebek ağlaması duyuldu. Dilivan kucağında bebeğiyle geldi yanımıza. İlk kez o zaman tanıştık İvana ile. Dünyalar güzeli bir bebekti. Kucağımızdan bırakamıyorduk. Henüz 5 aylıktı ve dünyadaki tüm kötülüklere inat etrafına gülücükler dağıtıyordu.



 





 



Dilivan, bebeği babasına emanet ederek mutfağa kahvaltı hazırlamaya gitti. Ne de olsa evlerinde misafirdik ve ne kadar yoksul olurlar ise olsunlar misafir yemek yemeden gönderilmezdi. Dilivan’ın arkasından yardım etmek için mutfağa gittim. Sadece yoğurt, yufka ekmeği, biraz zeytin ve salça vardı kahvaltı sofrasına koyabileceği. Ve bundan dolayı utanıyordu. Diziler sayesinde öğrendiği yarım yamalak Türkçe ile “Kusura bakmayın, sizi iyi ağırlayamıyorum. Suriye’de olsa böyle olmazdı” diye mırıldandı. Ellerini tuttum ve “Sizlere önce kapılarımızı açıp sonra sersefil ettiğimiz için asıl siz kusura bakmayın” dedim. Ne kadarını anladı bilmiyorum. Ama küçücük bir tebessüm belirdi yüzünde.



 



Hep birlikte yer sofrasında kahvaltı ettik. Rulyana yanımdan hiç ayrılmıyor, her şeyimi inceliyordu. O kadar zeki bir kızdı ki ailede Türkçeyi en iyi o konuşuyordu. Çaylar içildi, genel geçer muhabbetler edildi, çocuklar sevildi. Artık hikayeyi dinleme vakti gelmişti. Ben önce Hasan’dan değil, Dilivan’dan dinlemek istedim. Benim için bu hikayenin esas kahramanı oydu çünkü.



 



İlk başta oldukça tutuk ve utangaçtı. Ama sonradan o Yardım Masası’nda gördüğüm vakur kadın yeniden karşıma çıktı. Çevirmenimiz vasıtasıyla meydan okurcasına anlatmaya başladı hikayesini. Arapça bilmesem de çoğunu anlıyormuşum gibi geldi. Hani bazen insanlar aynı dili konuşur ama hiç anlaşamaz, bazen de birbirlerinin dillerini hiç anlamaz ama bir şeklide kalben anlaşırlar ya, ben de öyle hissediyordum.



 



Suriye’nin Halep’e bağlı Afrin bölgesinde doğmuştu Dilivan. Liseye kadar okumuş daha sonra Hasan ile evlenmiş, Halep’e yerleşmişlerdi. Peşpeşe üç güzel çocuğu olmuştu. Rulyana, Civan ve İvan. Eşi elektrikçiydi. Halep’te iki oda bir salondan oluşan, kocaman balkonlu bir evde yaşıyorlardı. Bir eksikleri yoktu. Hasan alınteriyle çalışıp yapmıştı evlerini. Üç katlı apartmanın alt katında kayınpederi oturuyordu. Dilivan haftada iki kez pazara çıkıyor, geçinip gidiyorlardı. Hafta sonları ise ya köydeki akrabalarını ziyaret ediyor ya da çocuklarını parka götürüyorlardı. Sıradan, güvenli bir hayatları vardı. Ve bu hayatın bir gün kökten değişeceği asla akıllarına gelmiyordu. Ta ki 2013 yılına kadar...



 



Ülkedeki çatışmalar iki yıl önce başlamıştı. Özellikle Dara’da yoğun çatışmalar vardı. Ama bu çatışmaların Halep’e sıçrayacağını kimse beklemiyordu. Derken bir şeyler değişmeye başladı. Hükümet Halep’ten yavaş yavaş elini eteğini çekiyordu. Herkes korku içindeydi. Hiç beklemedikleri bir anda anlam veremedikleri bir savaşın ortasında bulmuşlardı kendilerini. Evet kimilerine göre Beşar Esad bir diktatördü. Ama özellikle sağlık ve eğitim hizmetlerini devlet karşılıyor, farklı din ve etnik kökenden olanlar yan yana yaşayabiliyordu. Halkın büyük bölümü böyle bir savaşı hiç beklemiyordu. Ancak Özgür Suriye Ordusu denilen, neye isyan ettikleri ve kimlere hizmet ettikleri çok da anlaşılamayan isyancılar kapılarına kadar dayanmıştı. Artık ülkede bir iç savaş yaşanıyordu ve herkes şaşkındı.



 



Dilivan ve Hasan da çocuklarını korumak için yurtdışında yaşayan bir tanıdıklarının Katma Köyü’ndeki çiftlik evine gitmeye karar verdiler. Hem eve göz kulak olacak hem de bağ bahçeye bakacaklardı. Üstelik Cemil’in ailesi de aynı köye kaçmıştı. Halep’te yaşamaya alışkın olan çocuklar ise köye pek de uyum sağlayamadılar. Özellikle 3.5 yaşındaki İvan diğer kardeşlerinin aksine hep temiz ve düzenli giyinmek istiyor, asla pijamalarıyla sokağa çıkmıyordu. Sarışın, mavi gözlü dünya güzeli İvan’ı annesi bir gün babaannesine terlikle götürmüş, çocuk ayakkabı giymediği için yarım saat ağlamıştı. Ama yapacak bir şey yoktu. Çocuklar mutlu olmasa da can korkusu başka bir şeye benzemiyordu.



 



Karı koca biraz para kazanabilmek için zeytin toplamaya başladılar. Her gün çocuklarını da yanlarına alıp ırgatlığa gidiyorlardı. Tarih 15 Ocak 2013’ü gösterdiği gün hava çok soğuktu. O zamana kadar yağan kar bir türlü erimemiş, ortalık ayaza kesmişti. Çocukları üşüyüp hasta olmasınlar diye ilk kez babaannelerine ve Hasan’ın ağabeyinin karısı Leyla’ya emanet ettiler. Hasan’ın iki ağabeyinin çocuklarıyla birlikte o gün o evde yedi çocuk vardı. Kimileri adına kader dese de babalık içgüdüsü ile Hasan çiftlikten çıkarken Leyla’ya dönüp ‘İvan’a göz kulak ol’ dedi. Onlar gittikten sonra babaanneleri çamaşır yıkamaya başladı. İvan ve Leyla’nın kızı da yanındaydı. Leyla ise bahçeye çıkıp yemek yapabilmek için ot toplama başladı. O sırada Dilivan ve Hasan zeytin toplamaya başlamışlardı. Bulundukları yer epey yüksek bir tepeydi.



 



Birden bölgeye ilk kez bir savaş uçağının yaklaşmakta olduğunu gördüler. Uçak o kadar alçaktan uçuyordu ki düşeceğini sandılar. Uçak başlarının üzerinden geçip gitti. Bir bomba sesi duydular. Aşağıda her yer duman içindeydi. Hasan hemen fırlayıp koşmaya başladı. Çocukların bomba sesinden korkacaklarını düşünüyordu. Dilivan ise donup kalmıştı. Çocuklarına bir şey olduğu hissi adeta felç etmişti onu. Hasan’ın koştuğunu görünce o da kendini toplayıp koşmaya başladı. Ancak Hasan’a yetişmesi mümkün değildi. 4 kilometre kadar koştuktan sonra yanına yaklaşan bir traktöre bindi Dilivan. Önden giden Hasan ise rüzgara karışmış gibi koşuyordu. Tam 10 kilometre koştu. Leyla ise ot toplamak için çiftlik evinden henüz 15 metre uzaklaşmıştı ki kulakları sağır eden bir patlama ile yere düştü. 10 dakika kadar baygın kaldıktan sonra ayağa kalktı. Çiftlik evine yaklaşırken ikinci bir bomba atıldı. Yine bayıldı. Kendine geldiğinde her tarafın yıkıldığını, bütün canlıların öldüğünü, ağaçların bile yaşamadığını gördü.



 





 



Ayağından yaralanmıştı. Her yerinde derin yanıklar vardı. Üstü başı paramparçaydı. Korkudan vücudundaki acıları hissetmiyordu bile. Ayağa kalkmak istedi kalkamadı. Emekleyerek eve girdi. İlk olarak kayınvalidesini gördü. Elindeki hortumdan su akıyor, kanıyla birlikte etrafa yayılıyordu. İvan’a ulaştığında çocuk yaralıydı ama nefes alıyordu. Kucağına almaya çalışırken titredi ve son nefesini verdi. Onu hayatta canlı gören son kişi Leyla idi. Derken Hasan’ın diğer abisinin 12 yaşındaki oğlu Amar’ı gördü. Çocuk paramparçaydı ve çoktan ölmüştü. Leyla aklını kaybetmiş gibi kendi çocuklarını aramaya başladı.



 



Oğlunu molozların arasında buldu. Hayattaydı. 5 yaşındaki kızı Natali’yi ise bulamıyordu. Derken Rulyana’nın sesini duydu ve hemen yanındaki Civan’ı gördü. İki kardeş yan yana molozların arasına sıkışmışlardı. Onları çıkardı . Kayınbiraderinin oğlu Juan’ı da yanına alarak evden çıkıp çocukları güvenli bir yere bırakacak ve dönüp kızı Natali’yi arayacaktı. Tam çıkacakları sırada kapıdan geriye kalan moloz yığınlarının altında gördü kızını. Hemen kucaklayarak diğer çocuklar ile birlikte dışarı çıkardı. Natali de yaşıyordu.



 



Komşular onları muhtarın evine götürdüler. Leyla aklını yitirmiş gibiydi. O sırada Hasan koşarak eve yaklaştı. Evin etrafını saran silahlı militanlar yeniden vurulabilir diye onu çiftliğe sokmak istemediler. Kimseyi dinlemedi. Çiftliğin bahçesinde yerde battaniyeye sarılı üç ceset vardı. İlkini açtı ve 3,5 yaşındaki oğlu İvan olduğunu gördü. Yarası göğsündeydi. Ona suni teneffüs yapmaya çalıştı. Hiç tepki gelmiyordu. Hasan ısrarla devam etti. Sonra bir an gözü diğer battaniyelere takıldı. Açtığında başından yaralanmış annesini ve yeğeni Amar’ın paramparça olmuş cesedini gördü. O sırada oğlu Civan, “Kardeşimi öldürdüler, ben şimdi kiminle oynayacağım” diye ağlayarak babasına koştu.



 



Hasan için hayat durmuştu. Dilivan ise traktör yaklaştığında çiftlikteki kalabalığı görünce bacaklarının tutmamaya başladığı hissetti. Yüreğinin gümbürtüsünden başka bir ses duyamıyordu. Gözyaşları dondu. Çocuklarına bir şey olmuş ise nasıl yaşayabilirdi? Koşarak cesetlerin yanına geldi. Battaniyeleri açtığında gördüğü manzara tarif edilemezdi. Görümcesinin oğlu parçalanmıştı. İvan’ın ise yarası göğsündeydi, kaburgaları parçalanmıştı. Ona sarıldı. Ne yapacağını bilemiyordu acıdan. O an dua etti. ‘Bize bunları yaşatanlara da Allah aynı acıları çektirsin’ dedi.



 



Ölenleri bir arabaya koyarak hastaneye götürdüler. Hastanede İvan’ın yüzünü kapattıklarında Dilivan ilk kez oğlunu kaybettiğini ve bir daha göremeyeceğini anladı. Sadece 3.5 yaşındaydı İvan. Aklı almıyor, kalbi kabul edemiyordu. Üç cenazeyi de görümcesinin köyünde gömdüler. Artık hayat hiçbiri için eskisi gibi olmayacaktı. Dilivan yemiyor, içmiyor, acıdan ne yapacağını bilmiyordu. Ama geride iki çocuğu daha vardı. Çocukları da alarak Dilivan’ın babasının köyüne gittiler. 2.5 ay orada babasının yanında yaşadılar. Ancak çocukların psikolojisi çok kötüydü. Üstelik köyde iş yoktu. Babasının eline bakıyorlardı. Hem çocukları o ortamdan uzaklaştırmak hem de iş bulabilmek için gidebilecekleri en yakın yer Türkiye idi. Üstelik Hasan’ın Türkiye’ye giden bir arkadaşı telefon ederek “Hasan, burası güvenli, iş olanakları da var, gelin” demişti.



 



Hasan ve iki ağabeyi, aileleriyle birlikte çoluk çocuk yola düştüler. Ne pasaportları ne de kimlikleri vardı. 29 Mart 2013’te yürüyerek Türkiye sınırına vardılar. Sınırı kaçak olarak geçip Hatay’a vardılar. Dilivan kamplarda kalmak istemiyordu. Çünkü kamptaki hemen herkesin bir yakını ölmüştü; bu, acısını daha da arttıracaktı. O kamplarda acı ve gözyaşından başka bir şey yoktu aslında. Çocukların normal bir evde yaşamalarını, olanları biraz olsun unutabilmelerini istiyordu. Suriye’den mümkün olduğunca uzaklaşmalıydılar.



 





 



Hatay’dan otobüse binerek İstanbul’a geldiler. 10 gün arkadaşlarının evinde kaldıktan sonra Esenyurt’taki evi tuttular. O bölgede çok Suriyeli vardı. Suriyeli olmayanların çoğu da en azından Kürtçe biliyordu. Tam anlaşamasalar da hiç yoktan iyiydi. Komşular sağ olsun yatak ve eşya getirdiler. Hasan bir süre sonra yine kaçak yollardan Suriye’ye gidip, babasını yine kaçak olarak İstanbul’a getirdi. İki odalı evde tam 12 kişi yaşamaya başladılar.



 



Hasan sürekli iş arıyordu. Mahallenin bakkalı yardım etti de bir konfeksiyonda iş buldu. Sabahın köründen neredeyse gece yarısına kadar çalışıyor ve 800 TL. alıyordu. 400 Lira kira verdikleri için bu para hiçbir şeye yetmiyordu tabii. Sonra kendi mesleğinde iş buldu. Bir elektrikçinin yanında çalışmaya, inşaatların elektrik işlerini yapmaya başladı. Maaşı 1000 TL. olmuştu ama çalışma saatleri aynıydı. Oysa aynı işi yapan Türkler çok daha fazla para alıyorlardı.



 



Derken ağabeyi ailesini alarak başka bir eve taşındı. Babası da yeniden evlenerek aynı apartmanın alt katına yerleşti. Bu arada çocuklar kardeşlerinin acısını biraz olsun unutabilsinler, yeni bir sevinç yaşasınlar diye Dilivan ve Hasan tekrar bebek yapmaya karar verdiler. Dilivan hamile kaldı. Kayıt olan Suriyelilerin sağlık hizmetlerinden ücretsiz olarak yararlanmaları yönündeki genelge sayesinde kayıt yaptırarak Bağcılar’da bir hastaneye başvurdular. Şanslıydılar. Çünkü genelgeye rağmen pekçok hastane Suriyelileri kabul etmemek için ellerinden geleni yapıyordu ama bu hastane doğum için onları kabul etti.



 



26 Mayıs 2014’te Dilivan’ın sancıları başladı. Hemen hastaneye gittiler. Sancılar artıp doğum yaklaşırken bile Dilivan’ın aklında İvan vardı. Bir an İvan’ı gördü karşısında. Bombalamanın olduğu gün giydiği kıyafetler vardı üzerinde. Yaraları da aynı öylece duruyordu. Yüzü melek gibiydi. Annesine baktı ve gülümsedi. Dilivan içinde bir yerlerde İvan’ın huzur bulduğunu hissetti. Tam o anda bebek doğmuştu. O güzel kız bebeğin adını İvana koydular. Dilivan’a göre her çocuğun kalbindeki yeri ayrıydı elbet. Ama Tanrının ona İvan’ı aldıktan sonra İvana’yı bağışladığını düşünüyordu.



 



Çocuklar ise çok sevdiler minik kardeşlerini. Özellikle ablası Rulyana neredeyse tüm gününü bebeğin başında geçiriyordu. Bir yıl önce Suriyelilerin Esenyurt’ta açtıkları Kadimun Okulu’na gitmiş, sınıfını teşekkürle geçmişti. Ama şimdi parasızlık yüzünden hem kendisi hem de okul çağına gelen kardeşi eğitim alamıyorlardı. Ve bütün gün kardeşi sokakta oynarken kendisi de zamanını bebekle geçiriyordu.



 



Dilivan da biraz olsun kendini toplamış, yeni bebek teselli olmuştu tüm aileye. Ancak bu kez de Suriyelilere yönelik saldırı haberleri, halkın tepkileri korkutmaya başlamıştı onları. Zaten savaş yaşamış, kardeşlerini kaybetmiş çocukların bir de böyle saldırılara uğramasından korkuyorlardı. Üstelik Hasan’ın aldığı para ile geçinmek mümkün değildi. Evet Türkiye onlara kapılarını açmış ama 3.5 yıldır kamplar dışında bir yaşam olanağı sunmamıştı. Canlarını kurtarmak için savaştan kaçan Suriyeliler tanımadığı, dilini bilmediği bir ülkede bu kez de yaşamak için savaş veriyorlardı.



 



Ailece oturup düşündüler. Türkiye’de kalmak onlara yeni ve doğru dürüst bir yaşam sunmayacaktı. Artık tek umutları bir Avrupa ülkesine gitmekti. Bunun için de ilk durak Bulgaristan’dı. Tüm aile para biriktirmeye başladı, kadınlar parmaklarındaki alyanslara kadar sattılar. Önce babası ve ağabeyleri gidecek arkasından Hasan ve ailesi gelecekti. Türkiye’de parayı verince her türlü illegal destek alınabiliyordu nasıl olsa. Her işin mafyası olduğu gibi uzun yıllardır insan kaçaklığının da mafyası oluşmuştu çoktan. Ve onlara ulaşmak hiç de zor değildi.



 





 



Ailenin büyük bölümü ilk seferde Istranca Ormanları’ndan Bulgaristan’a geçip bir kampa gönderildiler. Bebek biraz olsun büyümüştü. Artık sıra Dilivan ve Hasan’daydı. O gün sabah yanlarına sadece çok gerekli birkaç parça eşya ve 3 çocuklarını alarak kendilerini ormana götürecek adamla buluştular. Adam onları ormanda belirli bir noktaya kadar götürecek, sonrasını tarif üzerine yürüyerek devam edeceklerdi. Koca ormanda biri bebek 3 çocukla en az 10 kilometre yürümek zorundaydılar. Tek umutları buydu.



 



Adamdan ayrıldıktan sonra tarif üzerine yürümeye başladılar. Çocuklar ile yürümek çok zordu. Ama yapacak bir şeyleri yoktu. Yürüdüler, yürüdüler. Derken tam Bulgaristan sınırına geldiklerinde Bulgar polisleri ile karşılaştılar. Polisler onların Suriyeli kaçaklar olduğunu anlayınca acımasızca dövmeye başladılar. Kucağında bebeği olan Dilivan ve Rulyana da nasibini aldı dayaktan. Hasan’ı zaten söylemeye bile gerek yok. Bir tek Civan iteklenip yere düşerek kurtuldu ellerinden. Polisler ormanda öylece bıraktı onları. Perişandılar. Yara bere içinde o kadar yolu tekrar yürümek zorundaydılar. Üstelik açtılar ve gece olmuştu. Geceyi ormanda geçirmeye karar verdiler.



 



Hiçbirinin adım atacak hali yoktu. Dilivan bebeğine sarıldı. Neyse ki yazdı ve hava sıcaktı. Yanlarındaki ekmeği yiyerek yarım yamalak da olsa karınlarını doyurdular. Sabah erkenden yola koyuldular. Koca ormanı yürüdüler. En sonunda gece olduğunda ormandan çıkabildiler. Hasan bir arkadaşını arayarak kendilerini almasını istedi. Evlerine geri döndüler. Allahtan ev olduğu gibi duruyordu. Şimdi ne yapacaklardı? Burada kalmak istemiyorlardı. Ama yine Bulgar polisinin şiddetine maruz kalmak da vardı işin içinde. Üstelik hiç paraları kalmamıştı. Hallerine acıyan tüm tanıdıkları tekrar gidebilmeleri için aralarında para topladılar. Kaçakçı ise devamlı müşteri saydığından olsa gerek epey indirim yaptı. Bu kez yine ormandan ama başka bir yoldan deneyeceklerdi.



 



Yine aynı adam ormanda bir noktaya kadar götürdü onları. Sonrasında yine yürüdüler, yürüdüler. Bu kez başardılar. Şimdi tüm aile Bulgaristan’da bir kampta Avrupa ülkelerinden birine gönderilmeyi bekliyorlar. Hayalleri gerçek olacak mı? Bir gün gerçekten bir Avrupa ülkesine gidebilecekler mi kimse bilmiyor. Ama umut dünyası işte. Yolunuz açık olsun Dilivan. Umarım bir gün güven içinde, normal bir hayata kavuşursunuz.