Kabahatin çoğu kimde?

Faşizm, belli meydanlarda basın açıklamaları yapıp sosyal medyada esip gürlemekle geriletilemez

GÜNCEL
Pazartesi, 16 Kasım 2015 (10 yıl 11 ay önce)

AKP’nin seçimlerde her iki seçmenden birinin oyunu alması, ilerici kamuoyunda, moral bozukluğu yanında büyük şaşkınlık yarattı. “Hırsızlıkları, yolsuzlukları, zorbalıkları ayan beyan ortadayken bunlar hala nasıl bu kadar oy alabiliyor” sorusu soruluyor.



 



Bazılarının bu soruya verdikleri yanıtlar aptalca. “Bu halk adam olmaz” ya da “Artık bu memlekette yaşanmaz” tezleri, bu aptalca görüşlerin en ünlüleri. Halka tepeden bakan, ancak onu aşağılarken dönüp kendisine de “bu tablonun değişmesi için biz bugüne kadar ne yaptık” sorusunu sormayan küçük burjuva bir kibir ve ukalalık yatıyor bunun arkasında.



 



Başka bir kesim ise teselliyi seçim hilelerinde arıyor. AKP’nin birçok sandıkta oy çaldığını, sonuçlarla oynadığını ileri sürerek onun gerçekte daha az desteğe sahip olduğunu iddia ediyor. Bu seçimlerde de birçok hile ve baskının yapıldığı bir gerçek. Ama yüzde 50’ye yakın bir oy sadece bunlarla açıklanabilir mi?.. O oyların yüzde 3’ü-5’i hilenin hurdanın sonucu olsa bile geriye kalanlar neyin nesi?..



 



Bu tablonun değişmesini isteyenler, ciddi olarak önce bu sorunun yanıtını aramaya koyulmalılar.



 



AKP’nin -ve aynı hamurdan yoğrulmuş MHP gibi gerici faşist partilerin- nerelerde ezici bir üstünlüğe sahip olduklarına bakılsın, karşımıza çıkan manzara düşündürücüdür. Kürt illeri dışında kalan hemen her bölgede milliyetçi muhafazakar oyların toplamı yüzde 50’nin çok üstündedir. Özellikle de işçi sınıfının yoğun olduğu belli başlı bütün sanayi kentleriyle Karadeniz, İç Anadolu ve iç Ege gibi bölgelerde bu üstünlük ezici bir hal almaktadır. Sosyalistler başta olmak üzere devrimciler en başta bunun üzerinde durup düşünmelidirler.



 



Buna tarihsel ve güncel birçok mazeret getirilebilir. Örneğin İç Anadolu, İç Ege ve Akdeniz’in bazı yörelerinin tarımsal üretimin ve içe kapalı taşra yaşamının hala ağır bastığı, ayrıca uzun ve köklü bir tarihsel gericilik birikimine sahip yöreler olduğu söylenebilir. Saldırgan bir milliyetçiğin öne çıktığı Karadeniz bölgesinin bu denli gericileşip tutuculaşmasında 12 Eylül faşizminin rolüne işaret edilebilir. Ya da sanayi kentlerinin birçoğunda işçi sınıfı içindeki köken ve bölge farklılıklarının yarattığı bölünmeler ve göçmen psikolojisinin oynadığı olumsuz roller yanında kırla bağları ve köylü alışkanlıkları hala süren henüz tam işçileşmemiş kesimlerin ağırlığı vurgulanabilir. Bunların herbiri az çok bir gerçekliği ifade eder.



 



Ancak sosyalistlik ve devrimcilik iddiası açısından tayin edici halkayı bunlar oluşturmaz. Daha doğrusu oluşturmamalıdır. Çünkü bu tür mazeretlerin arkasına saklanmak, misyonu zaten bilinçsiz yığınları aydınlatıp örgütleyerek “bilinçsiz süreçlere bilinçli bir nitelik kazandırmak” olan devrimci öncülük iddiasının anlamının bile farkında olunmadığını gösterir.



 



Devrimcisiyle reformcusuyla Türkiye sol hareketinin bütünü, politika yapma tarzını ve pratiğini artık köklü bir biçimde farklılaştırmak zorundadır. Tabii bunları değiştirebilmek için öncülük anlayışından örgütlenme tarzına, stratejik yaklaşımlarından dönemsel politikalarına kadar birçok konu ve alanda kendini gözden geçirip riske girmekten korkan konformizm başta olmak üzere “düzeni değiştirme” iddiasıyla bağdaşmayan geriye çekici bütün alışkanlıklarından kurtulması gerekir.



 



AKP faşizminde cisimleşen -daha doğrusu bugün onun arkasında toplanan- gericiliğin toplumsal dayanaklarını adım adım çözüp zayıflatmak için en başta uzun vadeli, sabırlı, inatçı ve planlı çok yönlü bir pratik faaliyete yönelinmelidir. Faşizmin kitleleri etkileyip yedeğine almak için kullandığı bütün yöntem ve politikaların karşısına sosyalist devrimci bir perspektifle oluşturulmuş akıllı karşı politika ve taktiklerle çıkılmalıdır.



 



AKP’nin temsil ettiği neoliberalizm, eskisinden daha beter yoksullaştırıp düşkünleştirdiği kitleleri “sosyal yardım” görünümü altında sadaka dağıtarak kendisine bağlamakta, onların bu çaresizliğini sömürmektedir. Tuzu kuru küçük burjuvaların “makarna-kömür rüşveti” olarak alaya aldıkları bu yöntemler, gerçekte günümüz faşizminin en önemli örgütlenme araçlarından biridir. Eğer sol bunun karşısına, kendi tarihinde de örnekleri bulunan toplumsal dayanışmaya dayalı karşı politika ve pratiklerle çıkmazsa faşizmin bu silahını nasıl etkisizleştirir?..



 



AKP faşizminin kitleleri etkileyip gücün peşine takmakta ya da korkutarak sindirmekte kullandığı temel araçlardan biri de terördür. Ezici bir çoğunluğunu gençlerin, üstelik neoliberal ideolojinin bozup yozlaştırdığı belli yönleriyle lümpen ya da yarı lümpen gençliğin oluşturduğu bir toplumda ‘güç gösterisi’ olarak şiddetin hem örgütleyici hem de muhalif olanları korkutup sindirici etkisi küçümsenip hafife alınamaz.



 



Ama Türkiye sol hareketinin devrimci kesimleri bile bu gerçeğe hala gözlerini kapatmaktadır. Sayısı gitgide azalan sınırlı güçlerle arada bir sokağa çıkıp onun dışında İstanbul’da Galatasaray Meydanı, Ankara’nın Yüksel Caddesi, İzmir’de Sevinç Pastahanesi’nin önünde basın açıklamaları yapmakla ruhunu kurtardığını zannetmektedir. Bir de “sosyal medya” denilen zeminlerde esip üfürerek kendini tatmin etmektedir.



 



Buna karşın AKP faşizmi, devlet terörünün dışında Osmanlı Ocakları, Alperen Ocakları, Ülkü Ocakları ve irili ufaklı başka dinci çeteler aracılığıyla ortalıkta terör estirmekte ve bunların hiçbiri ciddi bir karşılık görmemektedir. Düzenlediği kimi eylemler sırasında kendini bile korumaktan aciz bir görüntü çizen sol, bu siniklik ve korkaklığı üzerinden atmadığı sürece, çoğu gençlerden oluşan işçi sınıfına bile nasıl güven verip arkasına takabilir?..



 



Nazım Hikmet, sınıf düşmanlarının oyununa gelmekten kurtulamayan işçi ve emekçileri sarsmak amacıyla bir şiirinde, “Söylemeye dilim varmıyor ama / Kabahatin birazı da sen de be canım kardeşim” diye seslenir. Nüfusunun büyük bir bölümü işçileşmiş bu toplumun çoğunluğu hala çürümüş gerici faşist bir partinin peşinden gidiyorsa kabahatin çoğu hala onlarda mıdır yoksa…



 



[Alınteri’nin 17 Kasım 2015 tarihli 13. sayısının başyazısıdır]