Sonrası cehennemdi…

Onlarla her gün hemen her yerde karşılaşıyoruz. Yoksulluk ve çaresizlik görüntüleri içinde çıkıyorlar karşımıza...

KADIN
Çarşamba, 18 Kasım 2015 (10 yıl 5 ay önce)


Onlarla her gün hemen her yerde karşılaşıyoruz. Normalde insan olanın vicdanını sızlatması gereken yoksulluk ve çaresizlik görüntüleri içinde çıkıyorlar karşımıza...





Ama kendisini 'ilerici' olarak görenler dahil toplumun büyük bir kesimi tiksinti ve öfkeyle bakıyor. O çaresiz insanların geride hangi hayatları bırakıp hangi acıların çemberinden geçerek buralara savrulduklarını bir an olsun düşünmüyorlar. Onları yerlerinden yurtlarından eden savaşın sorumlularına duymaları gereken öfkeyi bu zavallı insanlara yöneltiyorlar. Ekonomik ve toplumsal kriz derinleştikçe Suriyeli göçmenler hedef tahtası haline geliyor.





Onları acı dolu öyküleriyle görüş alanınıza taşıyoruz. 'Suriyeli göçmen öyküleri' başlıklı bir diziyi Didem Koryürek’in kaleminden sunuyoruz:




 



Sonrası cehennemdi…



 



Didem Koryürek



 



Bursa’da bir arkadaşımın annesinin evinde tesadüfen tanıştım onunla. Yanında 50 yaşlarında gösteren, saçları ağarmış, başı örtülü, esmer, şişmanca bir kadın ile birlikte gelmişti. Kadın, arkadaşımın annesi ile kahve içiyordu. Adı İkbal’di. İkbal Hanım’ın -Hanım lafına her ne kadar sinir olsam da bazı kadınlar ‘Hanım’dı gerçekten- kızı sandım ilk önce. Hatta içimden ‘Annesine hiç benzemiyor’ dediğimi hatırlıyorum.



 



Zaman geçtikçe kadının kıza arada bir attığı bakışlar ilgimi çekti. Bu bakışlarda acıma ile karışık gizli bir düşmanlık vardı sanki. Kız en fazla 15-16 yaşlarında gösteriyordu. Başı koyu sarı bir örtüyle sıkı sıkıya örtülüydü. Üzerinde yerlere kadar uzanan, kolları kıvrılmış, kahverengi çiçekli bir elbise vardı. Birkaç beden büyük gibi duruyordu. Sanki annesinin elbisesini giyip dışarı çıkmış bir çocuk gibiydi. Gözleri masmaviydi. Yüzü üzerindeki elbisenin çirkinliğine inat yeni doğan ay gibiydi. Bembeyazdı. Bakışlarını yerden kaldırmamaya çalışıyor, arada bir merakına yenilerek ürkek ürkek bizi izliyordu.





Yaşlı kadın bir ara başını çevirip kıza Arapça bir şeyler söyledi. O an çok şaşırmıştım. İkbal Hanım’a dönüp neden Arapça konuştuğunu ve kızın kim olduğunu sordum. Aldığım yanıt şaşkınlığımı daha da arttırdı. ‘Suriyeli bu. Benim yere batasıca herif ikinci karı olarak getirtti Kilis’ten’. Kızın Suriyeli olduğu hiç aklıma gelmemişti doğrusu. İkbal Hanım’ın kuması olabileceğini ise bin yıl düşünsem tahmin edemezdim. Evet, Türkiye’de bir Suriyeli mülteciler gerçeği vardı. Ancak Bursa’da bir evde küçücük bir Suriye’li kızın üstelik de kuma olarak karşıma çıkabileceğini hiç düşünmezdim. Oysa hemen her ilde, hayatın her alanında onlarca Suriyeli vardı. Artık onlar ile içiçe yaşıyorduk. Ve hiç beklemediğiniz bir anda, hiç beklemediğiniz koşullarda, hiç tahmin edemeyeceğiniz hikayeler ile karşımıza çıkıveriyorlardı. Tıpkı Bursa’da olduğu gibi.



 



Merakımızı gören İkbal hanım çok da nazlanmadan anlatmaya başladı. Gaziantep’li olduğundan Arapça biliyordu. Kız ile konuşmamıza izin verdi, sözlerini çevirdi. İkbal Hanım’da öfkeliydi çünkü. Antep’te 17 yaşında görücü usulü evlenip, 3 çocuk doğurduğu adam, ona da ihanet etmişti sonuçta. ‘Yazın bunları. Herkes bilsin. Bu Suriyeli kızlar yüzünden kaç kişinin ocağı söndü. Getirdiler bunları başımıza, evlerimizde dirlik kalmadı’ dedi. İkbal Hanım da pekçok kadın gibi kocasından çok kızı suçluyordu. Sanki kız isteyerek gelmiş, isteyerek kuma olarak yaşıyordu. Ama yere batasıca düzen erkeğe her hakkı tanırken kadınlara sadece ‘susmak’ düşüyordu. Susmak ve kabul etmek… İkbal Hanım da karşı gelememiş, 60 yaşındaki kocasının 16 yaşındaki Suriyeli bir kızı, kendi evinde koynuna almasına boyun eğmişti.



 



Gerçek adı bende saklı. Biz ona Meryem diyeceğiz. Suriye’nin Türkiye sınırına çok yakın olan Halep’e bağlı Azez ilçesindendi Meryem. 20 ve 18 yaşlarında iki ağabeyi, 7 yaşında bir kız kardeşi vardı. Annesi en küçükleri Esma’yı doğururken ölmüştü. Babası ayakkabı tamircisiydi. Küçük bir dükkanı vardı. Kendi halinde, sessiz bir adamdı. 2 yıl sonra yeniden evlendi.



 



Meryem’in İki ağabeyi ise okumamışlardı. Büyüğü Muhammet bazen günlerce eve gelmiyor, kimse nerede olduğunu bilmiyordu. Babası çalışmadığı için ona çok kızıyor, her geldiğinde kavga ediyorlardı. Küçük ağabeyi Yusuf ise dükkanda babasına yardım ediyordu. O da babası gibi sessiz bir çocuktu. Öylece yaşayıp gidiyorlardı.



 



Meryem, babası Fatma ile evlenince okuluna geri dönmüştü. Maddi durumları çok iyi değildi ama kimseye muhtaç olmuyorlardı. Ağabeyi Muhammet’in eve gelişlerinin arası iyice açılmaya başlamıştı. Üstelik her gelişinde görünüşü de ruh hali de değişmeye başlamıştı. Zayıflamış, sakallarını iyice uzatmıştı. Kıyafetleri de farklıydı. Özellikle kız kardeşlerine karşı daha katı, daha uzak duruyordu. Meryem ve Fatma’ya dışarı çıkarken sıkı sıkı örtünmelerini tembihliyor, hatta Esma’ya bile karışıyordu. Sürekli kafirlerden, Allah korkusundan, cihattan bahsediyordu. Meryem ağabeyindeki değişiklikleri fark ediyor ama korkudan hiçbir şey soramıyordu. Babası ise oğlunun ülkedeki cihatçı gruplardan birine katılmasından, kendini kaptırıp gitmesinden korkuyordu. Ama Muhammet’e söz geçirmek kolay değildi. Derken çatışma haberleri gelmeye başladı. Meryem ülkesinde bir iç savaş çıktığını ilk kez okulda arkadaşlarından duymuştu. Neyse ki kendilerinden uzaktı. Zaman içinde savaşın kapılarına kadar dayanacağını hiç beklemiyorlardı. Ancak herkes huzursuzdu. Çatışmalar gittikçe yaklaşıyordu.



 



Meryem de diğer çocuklar gibi artık okula gitmiyordu. Bomba sesleri duyuluyor, sürekli ölüm haberleri geliyordu. Bir gün ağabeyi Muhammet gece vakti eve geldi. Hali bir tuhaftı. ‘Gidin baba’ dedi. ‘Türkiye’ye gidin, ben sizi orada bulurum’. Babasının yüzü bir anda bembeyaz olmuştu. Muhammet ‘Ben cihata gidiyorum baba. Helallik almaya geldim. Allah’ın izniyle başaracağız. Ama siz gidin. Dualarını eksik etme’ deyince tüm aile donup kaldı adeta. Meryem babasını ilk kez öyle görüyordu. Adam bir anda yıkılmış gibiydi. Meryem ve ailesi o gece Muhammet’i son kez gördüklerini bilmiyorlardı elbet. Hepsinin içi acı ve korku ile kavrulmuştu. Babası durduramadı oğlunu. Muhammet gece yarısı evden çıktı, gitti. Bir daha haber alamadılar ondan.



 



Çoluk çocuk yollara düştüler. Zaten hemen karşısı Türkiye’nin Kilis sınırıydı. Yürüyerek sınıra geldiler. Sanki tüm Suriye sınıra yığılmıştı. Dikenli tellerin ardında saatlerce beklediler. Açtılar, susuzdular. Doğru dürüst hiçbir eşya alamamışlardı yanlarına. Meryem en çok Esma’ya üzülüyordu. Küçük kız yorgunluktan bitmiş durumdaydı. Kayıt yaptırdılar. Artık resmi olarak Türkiye’ye sığınmışlardı. Sonra bir konteyner kente yerleştirildiler. Artık 5 kişilik ailenin yeni evi 21 metrekarelik bir konteynerdı. Konteynerkentte okul, camii, sağlık ocağı olsa da hayat zordu. Kampın etrafı yüksek duvarlar ve tel örgülerle çevrilmişti. Meryem onlara her bakışında içinin ürperdiğini hissediyordu. Sıcaktan içinde durulamayan küçücük konteynera bir türlü alışamamıştı. Evini özlüyordu.



 



Babası bütün gün kampın erkekleri ile birlikteydi. Artık çalışmıyordu. Zaten iş yoktu. Ağabeyi Yusuf ise sık sık Kilis’e gidip geliyordu. Babası onun da geri dönüp ağabeyi Muhammet gibi savaşa katılacağından çok korkuyordu Esma kampın içindeki okula başlamıştı. 16 yaşına gelen Meryem ise artık okumuyordu. Üstelik güzelliği başına belaydı. Fatma ile her dışarı çıktıklarında karşılaştıkları erkekler, hatta polisler ona yiyecekmiş gibi bakıyor, Meryem ne yapacağını şaşırıyordu. Kamptaki kadınlar, şehirde yaşayan bazı Suriyeli kadınlara zorla fuhuş yaptırıldığını anlatıyor, ne olursa olsun başlarını sokacak bir yer buldukları için kendilerini şanslı sayıyorlardı. Oysa kampların içinde de neler yaşandığını biliyor, ancak fısıldamaktan bile çekiniyorlardı.



 



Savaşta eşlerini kaybeden kadınların durumu daha da zordu. Hem acıları ile başa çıkmak, hem çocuklarına bakmak hem de ‘namus’larını korumak zorundaydılar. En kolay çözüm evlenmekti. Aynı durum aslında tüm genç kadınlar için geçerliydi. Diğer illerde olduğu gibi Kilis’te de komisyoncular vardı ve bu komisyoncular, özellikle 15-18 yaş arasındaki Suriyeli kız çocuklarını, 2 bin ila 10 bin TL başlık parası karşılığında, pekçok ildeki evli erkeklere ikinci veya üçüncü eş olarak gönderiyorlardı. Meryem ise tedirgindi. Kamptaki kadınlar sürekli oğulları veya akrabaları için ona talip oluyorlar, ancak o evlenmek istemiyordu.



 



Bir gün babası ve ağabeyi onu yanlarına çağırdılar. Meryem’in yüreği hop etti. Babası kendisine başka bir ilden, Bursa’dan lokanta sahibi zengin bir adamın talip olduğunu söyledi. Ağabeyi cep telefonundan çektiği resmi göstermiş, adam komisyoncular aracılığı ile 8 bin TL başlık parası vermeyi kabul etmişti. Bu onlar için büyük bir paraydı. Bu para ile bir ev tutup kamptan kurtulabilirlerdi. Meryem’in 16, adamın ise 60 yaşında olması kimsenin umurunda değildi tabii. Erkek dediğin her yaşta erkekti sonuçta. Hem adam imam nikahı kıymayı kabul etmişti. Başka bir karısının olması da alışılmadık bir durum değildi. Kimse ‘İstiyor musun?’ diye sormadı Meryem’e. Anası da 16’sında evlenmişti zaten…



 



Karar verilmişti. Meryem’e söz düşmezdi. Babası ve ağabeyinin böyle bir şey yapabileceğine hiç ihtimal vermiyor, aklı almıyordu. Fatma’nın tesellileri de fayda etmedi. Gözyaşları sağanak olmuştu. O akşam kaçmayı düşündü. Ancak bunu tahmin eden ağabeyi onu gözünün önünden ayırmadı. Çok korkuyordu Meryem. Birkaç gün sonra adam arabası ile gelecek Meryem’i alıp götürecekti. Ancak önce imam nikahı yapılacaktı. Her türlü rezillik bir nikah ile örtülüyordu nasıl olsa.



 



Bütün gece gözünü kırpmadı Meryem. Sürekli titriyordu. Sabahı sabah etti. Fırsat bulsa kendini öldürmeyi bile düşünüyordu. Yemedi, içmedi. Sadece ağlıyordu. İki gün sonra beklenen an geldi. Ağabeyi gelen bir telefon üzerine hemen hazırlanmasını söyledi Meryem’e. Komisyoncular gelmiş, kampın dışında onları bekliyorlardı. Meryem’i alıp Kilis’te bekleyen müstakbel damada teslim edeceklerdi. Meryem yalvardı olmadı, ağladı olmadı. Ne dese fayda etmedi. Ağabeyi onu kolundan çeke çeke çıkardı. Esma’yı uzaklaştırmışlar, Fatma ise sessizce bir köşeye sinmiş ağlıyordu. Veda bile edemedi Meryem.





Ağabeyi ile birlikte eski beyaz bir arabaya bindiler. Arabada Meryem’in gözyaşları hiç durmuyordu. Bir otelin önünde indiler. Meryem rüyada gibiydi. Zorla bir odaya sokuldu. İlk kez o odada gördü müstakbel kocasını. İri yarı, esmer, saçları beyazlamış bir adamdı. Odada bir de hoca vardı. Hemen oracıkta kıyıldı dini nikahı. Sonra siyah bir arabanın arka koltuğuna bindirdiler Meryem’i. Önde hiç tanımadığı ‘eşi’ ve bir adam daha vardı. Kapıları kilitleyip yola koyuldular. İşleri bitmişti, yolları uzundu. Arabadaki 11 saat boyunca tek kelime etmeden ağladı Meryem. Acıkmadı, susamadı. Bir kere mola verdiklerinde onu arabanın içinde kilitli bıraktılar tıpkı evcil bir hayvan gibi…



 



Sonunda akşamüstü Bursa’ya vardılar. Büyük bir apartmanın önünde durdu araba. Şoför kapıyı açtı. Meryem bir anda ne yaptığının farkında bile olmadan arabadan inip koşmaya başladı. Nereye gittiğinin bir önemi yoktu. Sadece kaçmak, kurtulmak istiyordu. Bir anda bütün mahalle ayaklandı sanki. Bağırışlar, haykırmalar birer uğultu halinde geliyordu kulaklarına. Çok geçmeden yakaladılar Meryem’i. Zorla, sürükleyerek eve soktular. İkbal Hanım’ı ilk kez o anda gördü Meryem. İçgüdü ile koşup kollarına atıldı bir anda. Kadın ne yapacağını şaşırmıştı. Arapça konuşarak sakinleştirmeye çalıştı kızı. Bir yandan ona acıyor, diğer yandan gençliği ve güzelliğine kızıyordu adeta. Sonunda sakinleşti Meryem. Banyo yapıp, iki kaşık çorba bile içti. Büyükçe bir yatakta kendinden geçmiş bir halde uykuya daldı.



 



Gecenin ilerleyen saatlerinde geldi Selahattin Bey, yani kocası. Odaya girince uyandı Meryem. Nerede olduğunu, hatta kim olduğunu bile hatırlayamadı bir süre. Adam kapıyı kilitleyince kendine geldi. Korkudan nefesi kesilmişti. Adam Arapça olarak ‘Kaçarak beni herkese rezil ettin. Bir daha yapmaya kalkarsan sonun fena olur’ dedi. Meryem kapıya doğru koşmaya çalıştığında ise yüzüne atılan bir tokatla yere düştü. Dudağı kanıyordu. Adam iyice sinirlenmişti. 50 kilo bile gelmeyen Meryem’i kollarından tutup yatağa fırlattı. Sonrasında… Sonrası cehennemdi Meryem için. Gözlerini kapattı sıkı sıkı. Artık bağırmıyor, hatta hiç ses çıkarmıyordu. Gözyaşları donmuştu.



 



Sabah olduğunda elleri kan içindeydi. Açamıyordu bir türlü. Yumruklarını öyle bir sıkmıştı ki tırnakları avucuna batmış, yara içinde kalmıştı. Öylece kalktı Meryem. İkbal Hanım ise öfkeliydi. İçin için kıza üzülüyor, ancak öfkesini kocasına yöneltemediğinden dolayı kızdan çıkarmaya çalışıyordu. Bunca yıl sonra yaşadıkları hiç kolay değildi.



 



Meryem taş kesilmişti. Bir robot gibi sadece söylenenleri yapıyor, ev işlerine yardım ediyordu. Bir de içinden gece olmasın diye dua ediyordu. İkbal Hanım ona kendi kıyafetlerinden vermişti. Aslında iyi yürekli bir kadındı. Ama bin yıllık geleneklere, törelere, adetlere, sömürüye, düzenin erkek egemen ahlaksızlığına karşı çıkmak aklının ucundan bile geçmiyordu. Çocuğu yaşındaki Meryem’in hiçbir suçu olmadığını bilse de kadınlık onurunun bu olduğunu sandığından olsa gerek, onun yaralarını iyileştirmek için çaba göstermiyordu. Sonuçta kendisi de derinden yaralanmıştı. Suçu en fazla ‘kader’e yükleyebiliyordu.



 



Akşam olmuş, hikaye sona ermişti. Artık eve dönüp ortak kocaları için sofra hazırlamaları gerekiyordu. Arka arkaya kapıdan çıkıp gitti iki kadın. Arkalarından bakarken İkbal’in, Meryem’in ve aslında aynı durumu yaşayan tüm kadınların geleceğini düşündüm. Ve taş gibi bir ağırlık çöktü kaldı göğsüme…



 



[Alınteri'nin 17 Kasım 2015 tarihli 13. sayısından alınmıştır]