Solculuğun bu denli ayağa düştüğü bir yerde faşizmin bu pervasızlığına şaşmamak gerek
A. Can
Can Dündar ve Erdem Gül’ün gazetecilik yapmış olmaktan dolayı tutuklanmaları, birden çok mesaj içeren simgesel bir olay olarak görülmeli.
Bu mesajların başında, muhalif kesimlere verilen gözdağı geliyor kuşkusuz: “Her kim, Tayyip Erdoğan ve çetesinin yaptıklarını eleştirmeye kalkar, hatta onun canını sıkarsa başına gelecekleri de göze almış olmalıdır...”. Verilen mesajın özü budur.
Bu bedel, tutuklanma da olabilir, patronlara baskı yaparak işsiz bırakmak da olabilir, linç güruhu lümpen kalabalıklara hedef göstermek ya da malına-mülküne el koymak biçimine de bürünebilir. Bu bile tümüyle Erdoğan despotunun duyduğu öfkenin şiddetine bağlıdır.
Biçimin tayininde bile Erdoğan’ın tercihlerinin belirleyici olması, kendi içinde farklı bir alt mesaj taşır: Rejim tipi olarak Türkiye’de artık bir “parti devleti” söz konusudur. Ordusuyla, polisiyle, yargısıyla, bürokrasisiyle burjuva devlet mekanizması tamamen bir partinin -ve onun başındaki führerin- emir ve kumandası altına girmiştir. Burjuvazinin diğer diktatörlük biçimlerinden farklı olarak bu tamamen faşizme özgü bir yönetim tarzı ve modelidir. (*)
Tayyip Erdoğan ve etrafındaki çetenin Suriye’de cihatçı çeteler örgütleyip onları nasıl silahlandırdıklarının belgelerini yayınlayan gazetecilerin tam da şu sıra tutuklanmaları zamanlama bakımından da bir mesaj içermektedir. Bu yönüyle de, Tayyip Erdoğan iktidarının dışta olduğu gibi içte de bundan böyle nasıl pervasız bir saldırganlıkla hareket edeceği bir kez daha görülmüştür. Erdoğan ve tayfası bu mesajı aslında aylardan beri Kürdistan’da estirdikleri dizginsiz terör dalgasıyla vermekteydi.
Ne var ki, Türkiye’nin “demokrat kamuoyu” bile -tıpkı ‘90’larda yaptığı gibi- bu açık mesaj karşısında 3 maymunu oynadı. Yüzbinlerce insanın yaşadığı yerleşim birimleri abluka altına alınıp Kürt halkına kan kusturulduğu halde Türkiye cephesinde dişe dokunur güçlü bir tepki gösterilmedi. “Ora”da olup bitenlere karşı Gezi’de açılır gibi olan gözler yeniden kapandı.
Ama sınıf mücadelesinin bizlerin unuttuğu temel bir yasasını faşizm bu son hamlesiyle kafalara bir kez daha vurarak hatırlattı: Faşizme karşı birleşik mücadelenin önemi, zorunluluğu ve aciliyeti...
Gazeteci Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklanmaları bir gerçeğin daha altını kalınca çizdi ki, bunu da olayın içerdiği mesajlardan biri saymak herhalde yanlış olmaz. Cumhuriyet yazarlarından Murat Sabuncu, İMC televizyonuna her bağlanışında, “Demokrasi güçleri nerede?.. Kendileri de iktidarın hedefinde olan gazetelerin yazar ve yöneticileri nerede?.. Sivil toplum kuruluşları nerede?..” diye sorup durdu. Sabuncu’nun bu eleştirel sorusu, Türkiye’deki “demokratik muhalefet”in halini, kendine bile hayrı olmayan zavallılığını ve bunun tek tek bireylerde nasıl ek bir moral bozukluğu ve güçsüzlük duygusu yarattığını yansıtıyordu.
Türkiye’deki anti faşist mücadele ve muhalefetin bugünkü temel sorunu ve zayıflığı da burada saklı aslında: Siyasal ve toplumsal dengelerin bu denli aleyhimize oluşunun ve sürekli hırpalanan bir konumdan çıkamayışımızın belirleyici nedeni, faşizmin elindeki güç ve olanakların fazlalığı ve onun pervasızlığından da önce bizlerin bir bütün olarak sergilediği bu etkisizlik, siniklik ve pejmürdelik. Dahası, felaket kapımızı çalana kadar risk almaktan uzak duran siniklik ve korkaklık.
Yoksa Kürtler de aynı pervasız saldırganlıkla hem de misliyle fazlası ve kat kat azgınıyla karşı karşıyalar. Ancak ödedikleri bedellerin bütün ağırlığına karşın hala bedel ödemekten korkmayan bir cesaretle dövüştükleri ve direndikleri için faşizm onlara değil onlar faşizme kök söktürüyorlar.
Murat Sabuncu dünkü isyanı sırasında, Türkiye’de kendisini “sol -hatta devrimci- muhalif” olarak gören kesimlerin nasıl bir konformizm içinde olduklarını sergileyen çok çarpıcı bir veri aktardı: “Sosyal medyada açılan dayanışma hashtagi bir saat içinde 98 bin kişi tarafından paylaşıldı, buna karşın saatlerdir buradayız, 98 kişi bile yok dayanışma için gelen...”.
İşte Türkiye’de bugün “sol muhalifliğin” en revaçta biçimi bu: Oturduğu yerden üfüren, ama iş pratiğe geldiği zaman elini değil serçe parmağını bile taşın altına sokmaya yanaşmayan, zaten bu yüzden burjuvazi ve kapitalizmden çok devrimci örgütlere ve örgütlü devrimci mücadeleye düşmanlık besleyen, tatlı su balığı sosyal medya solculuğu!..
“Solculuğun”, “devrimciliğin”, “muhalifliğin” bu denli ucuzlayıp ayağa düştüğü, kavga kaçaklarının bile “devrimci” görünüp fi tarihinde kalmış -çoğu da palavra- askerlik anılarını anlatarak “devrimcilik üzerine” vaazlar verecek cesaret ve ortamları bulabildikleri bir yerde faşizmin bu kadar pervasız at oynatmasına şaşmamak gerekir.
(*) Bundan 3-5 yıl öncesine kadar “Türkiye’nin demokratikleşme yönünde ilerlediğini” iddia ederek bu gidişin maskelenmesini kolaylaştıran “ikinci Cumhuriyetçi” liberalizmin bütün versiyonlarının bu konudaki tarihsel veballeri büyüktür ve bu damga onların alınlarından silinmeyecektir!..