YÖK’ün öyküsü bir askeri müdahalenin sonucu olarak 1973 yılında başlasa da, biz onu asıl olarak 12 Eylül 1980 faşist askeri darbesinin çocuğu olarak tanıdık. Öyle “öz” çocuğuydu ki, henüz daha Danışma Meclisi bile kurulmadan ve bu meclise dahi sunulmadan, yalnızca Milli Güvenlik Konseyi’nde tartışılarak çıktı yeni yükseköğretim kanunu ve YÖK.
“Tarla açmak için orman yakmak”… YÖK’e işin ne diye sorsalar, vereceği cevap bu olurdu. Örneğin 1402 sayılı yasaya dayanarak binlerce bilim insanı üniversitelerden uzaklaştırıldıktan sonra siyanürle altın çıkarılması gibi işlere verilen onaylar, Kürt diye bir şey olmadığını ortaya koyan(!) araştırmalar gibi pek “bilimsel işler” hep bu tarla açmanın örnekleridir. YÖK 90’lı yıllarla beraber, özel statülü üniversiteler uygulaması, har(a)çlara getirilen yüksek zamlar, daha dolaysız faşist baskı ve yasakların örgünleştirilmesi ve vakıf üniversitelerinin yolunun açılması gibi adımlarla bu misyonunu daha net tanımladı. Sermayenin yeni kar alanları elde etmek için yeni işgücüne, bilgi üretimine ve yeni ucuz ve verimli kaynaklara ihtiyaç vardı. YÖK bu yönlü atılan adımlarda tereddütsüz davrandı ve kapitalistlerin başat kurumu olduğunu her daim ispat etmekte zorlanmadı.
2000’li yıllara gelinirken ise artık sermayenin ihtiyaçları da başka boyutlara sıçrıyor, eskimiş eğitim kurumları hiçbir açıdan sermayenin ihtiyaçlarına cevap veremiyordu. YÖK yalnızca en yıpranmış kurum olarak geniş kitlelerin öfkesinden nasibini almakla kalmıyor, hizmetinde bulunduğu sınıfın da gözünden düşüyordu. TÜSİAD başta olmak üzere sermayenin sözcüleri bas bas bağırıyordu: “YÖK antidemokratik bir kurumdur“! Ne oldu da YÖK el üstünde tutulurken, artık “kötü çocuk” oluvermişti? “Antidemokratik” olan sermayenin sınırsız bir şekilde at koşturabilmesinin önündeki engellerdi,ve yeni YÖK sistemi sermayeye daha dolaysız bir alan açmalıydı. O günlerde raporlara “girişimci üniversite” modelleri taşındı; yani üniversitenin piyasanın bir parçası haline gelmesi ve insanından arazisine her şeyiyle kiralık ve ürettiğinin satılabilir olması “öngörüldü”. 2002 yılında gündeme gelen YÖK Yasa Tasarısı, GATS gibi tüm kamu hizmetlerinin ticarileşmesini öngören uluslararası emperyalist anlaşmaların da belirlediği çerçevelerde, işte bu modelleri yasalaştırma gayretindeydi. Yasa taslaklarında yeni yeni “kavramlar” icad edildi. Öğrencilere “burs karşılığı çalışma” adı altında öğrenci emeği sömürüsü yasalarla güvence altına alındı. Kadrolu ve sendikalı üniversite çalışanı işçi ve emekçilerin işine tek tek son verildi, “öğrencilere yardım ediyoruz” demagojisiyle öğrenciler çalıştırılmaya başlandı. Saymakla bitiremeyiz YÖK’ün “marifetlerini”. Bilimsel eğitim adına önümüze gerici, faşist Türk-İslam sentezini çıkartan yine YÖK değil midir?
YÖK örgütlenme, söz söyleme ve eylem yapma hakkımızın önündeki en büyük engel olageldi. Disiplin yönetmelikleriyle, baskı ve yasaklarla sesimiz boğulmaya, dayanışma kanallarımız tıkanmaya çalışıldı. Bizi birbirimize yabancılaştıran, dayanışma ve hak almamızın önündeki en büyük engeldir YÖK. O yüzden bugün YÖK’e karşı olmak, bastırılan ve yok sayılan toplumsal ihtiyaç ve özlemlerimiz için mücadeleyle aynı anlama gelmektedir. Örgütlenme hakkımızı kazanabilmemiz için YÖK barikatını aşmaktan başka yolumuz yoktur.
12 Eylül ve YÖK yalnızca çıplak baskıları, soruşturmaları ve cezaları dolayımıyla ele alınırsa konu yalnızca demokrasi sorunu gibi algılanıp asıl özü ıskalanacaktır. Bu yönü elbette ki önemlidir ancak YÖK en başından beri asıl olarak sermayenin önünün her bakımdan açılmasının aracı oldu. Bugün eğitim hayatımız kayıtlardan ulaşıma ve sağlığa, barınmadan beslenmeye kadar bir bütün olarak ve her aşamasıyla paralı hale getirilmiş ve bundan da fazlası her biri birer pazara dönüştürülmüş durumda. Bugün mezun olma “şansına” erişebilenlerimizi dahi işsizliğin beklediği, elimizde diplomayla kapı kapı kendimizi pazarlamak zorunda bırakıldığımız, yetkinlik-sözleşmelilik gibi saldırılara maruz kaldığımız bir piyasanın içine düşünüyoruz. YÖK baskı ve yasaklarının da ötesinde hayatlarımızı, paralı eğitim ve diplomalı işsizlik kuşatmasıyla ve bunlara karşı örgütlenmemizin önüne diktiği engellerle cendere altına alıyor ve bu anlamda hepimizin sorunu.
Kampüsler, anfiler, hınca hınç doldurulan meydanlar ve özgürlük talepleriyle işgal edilen üniversiteler birleşik, kitlesel ve militan bir öğrenci gençlik hareketinin nelere kadir olduğunu bilir. Bu 6 Kasım’da bir kez daha yaşamlarımızın satılığa çıkarılmasına, paralı eğitime ve diplomalı işsizliğe karşı, özgürlüklerimiz için, insanca yaşam özlemimiz için ve gençliğin birleşik, kitlesel, militan hareketini yaratarak yeni kazanımlara yol almak için alanlarda olacağız. Dünümüz, bugünümüz ve geleceğimiz için!
Devrimci Proleter Gençlik
6 Kasım Özel Sayısı