Biz Suriye’den IŞİD belası yüzünden kaçmıştık. Ama artık buraya da uzandılar...
Didem Koryürek
‘Ankara saldırısını IŞİD’ın yapmış olabileceğini duyduğumda hem çok üzüldüm hem de korktum açıkçası. Biz Suriye’den IŞİD belası yüzünden kaçmıştık. Ama artık buraya da uzandılar. Bundan sonra düşmanımız da, kaderimiz de ortak’…
O gün öğle vakti televizyonu açtığımda, dalga dalga yükselen bir çığlık koptu boğazımdan.
Kendi sesimden kulaklarım uğuldadı. Oysa gerçekte hiç sesim çıkmamıştı.
Duyduğum ses korkunun sesi miydi, yoksa kalbimin gümbürtüsü müydü hala bilmiyorum. Gördüklerimi algılamaya, algıladıklarımı anlamlandırmaya çalışıyordum. Boşunaydı. Yıllarımı geçirdiğim o şehir, o çok tanıdık tren garının önü savaş alanına dönmüştü. Üstelik o savaşın ortasında kalanlar dostlarım, yoldaşlarımdı. Kızımı yurtdışına uğurlamasaydım, o gün onların yanında olacaktım. Hissettiğim öfke ve acıyı karşılayacak kelime bulamıyordum.
Ankara, öğrenciliğimin puslu kenti kan rengindeydi artık… Kaç kişiyi yitirdiğimizi bile tam olarak bilemiyorduk. İki canlı bomba, yüzden fazla Can’ımızı almıştı bizden. Üç kişiyi bir arada görse yanında bitiveren güvenlik güçleri kayıptı. Patlamadan sonra yaralıların üzerine gaz sıkmak için çıkmışlardı ortaya. Binlerce kişinin ‘Barış’ diye haykıracağı mitingin toplanma yeri, ülke tarihinin en kanlı katliamına sahne olmuştu.
İlerleyen günlerde, canlı bombaların Ortadoğu’nun tetikçileri IŞİD’in militanları oldukları belirlendi. Gerçi yayın yasağından dolayı hiçbir şeyi net olarak öğrenemiyorduk. Neyse ki ülkede hala namuslu ve vicdan sahibi birkaç gazete vardı. Adıyaman’daki İslam Çay Ocağı’ndan çıkıp Suruç’ta otuz iki gencimizi katledenler, bu kez de Ankara’da iş başındaydı. Komşuyu vurmak için beslediğimiz canavarlar artık kendi evimizi başımıza yıkıyordu. Muktedirlerin sempati ile ‘öfkeli gençler’ olarak adlandırdığı o seri katiller örgütü, başkentin göbeğinde, kimbilir kimin bombalarıyla bizi vuruyordu.
Yaşama sevincimizi yitirmiştik adeta. Başka bir konu hakkında konuşmaktan, günlük hayatımıza devam etmekten, sevişmekten ve gülmekten utanç duyar olmuştuk. Yasımızı haykırmak için çıktığımız sokakları da dar ediyorlardı. Hiç utanmıyorlardı. Hepimizi korkunun karanlığına gömmek istiyorlardı.
IŞİD’in yaptığı da buydu aslında. Korku salarak boyun eğdiriyorlardı en çok. Kafa kesmeler, toplu infazlar ve tecavüzler ile meşhur olan örgütün yarattığı korkuya ilk kez Erbil’deki Baxirka Kampı’nda tanık olmuştum. Irak’taki IŞİD saldırılarından kaçan bin 500 insan o kampa sığınmıştı. Arap, Kürt, Türkmen, Ezidi herkes IŞİD saldırıları karşısında eşitlenmiş, hemen herkes örgüte kurban vermişti. Binlerce genç kız ve kadın tecavüze uğramış, işkence görmüşlerdi. Canlarını kurtaranların ruhlarını kurtaracak hiçbir şey yoktu. Örgütün adı şeytanın adıyla eşdeğerdi o kampta.
Röportaj yaptığım Türkmen kadınlarından biri olan 55 yaşındaki Hamdiye, ‘Toprak gibi yığılarak üzerimize akın ettiler. Ayakkabısız kaçtık köyden. Kızlarımızı onlara vereceğimize ölürüz daha iyi dedik. Onların eline düşenlerin cenazelerini köpekler yiyor. Burada hiçbir şeyimiz yok ama yine de şanslıyız ki canımızı da kızlarımızı da kurtardık’ demişti. IŞİD’in adını duyunca yüzü sararıyordu.
O kamptaki herkes IŞİD’ten gerçek olamayacak bir korku filmi gibi söz ediyordu. Yaşananlar film olsaydı ‘Amma abartmışlar’ derdik büyük ihtimal. Filmlerin hayatın içinden çıktığını unutuverirdik.

Peki neydi bu IŞİD? Nereden çıkmıştı? Çok kısaca hatırlayacak olursak, resmi adıyla ‘İslam Devleti’ (İD), Arapça’daki kısaltmasının telaffuzu Da’iş, Latin alfabesine göre okunuşu DAEŞ, DAİŞ ya da DEAŞ olarak değişen Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD), Irak savaşının ilk yıllarında kuruldu. 2004 yılında El-Kaide’ye bağlılığını ilan ederek Irak El-Kaidesi adını aldı. Irak’ta Sünnî nüfusun yoğun olduğu bölgelerde halifeliği kurmayı hedefliyordu. Nisan 2013’te Suriye’nin kuzeyinde hızlı bir şekilde askerî güç kazanmaya başladı ve bu bölgedeki en güçlü gruplardan biri oldu. Şubat 2014′te ise 8 aylık bir güç mücadelesinden sonra El-Kaide, IŞİD ile bütün bağlarını kestiğini açıkladı. Suriye İnsan Hakları Gözleme Örgütü’nün raporuna göre, Ağustos 2014′te grubun Suriye’de 50 bin, Irak’ta ise 30 bin savaşçısının olduğu bildirildi.
Örgüt Irak ve Suriye’ye kan kustururken artık sıra Türkiye’ye gelmişti. Ortadoğu’nun canavarı, en son Ankara’ya uzatmıştı kanlı ellerini. Küresel güçlerin önce besledikleri sonra da baş edemeyip sözde yok etmeye çalıştıkları canavardan kaçan pekçok Suriyeli aramızdaydı aslında. Çoğumuz farkında olmasak da özellikle son bir yıldır onlar ile iç içe yaşıyorduk.
Mahmut da onlardan biri. Onunla ilk kez İstanbul Aksaray’daki bir Suriye lokantasında tanışmıştık. Son zamanlarda artan Suriye lokantalarının en bilinenlerinden birinde garsonluk yapıyordu. Yeni gelmişti. Çok çekingendi. Bizimle konuşmak istemedi. Çalıştığı lokantanın sahibi olan Ahmet’in bir akrabasının tanıdığıydı.
50’li yaşlarının ortasında olan Ahmet, savaş öncesi sürekli İstanbul’a gelip ticaret yapıyordu. Bu yüzden gayet iyi Türkçe biliyordu. Ne ticareti yaptığı biraz muallak olan Ahmet, savaşın hemen başında kaçıp soluğu İstanbul’da aldı. Kendi deyimiyle yemek yapmayı çok sevdiğinden bir lokantada çalışmaya başladı. Lokantanın sahibi ile anlaşamayınca evinde humus yaparak lokantalara satmaya başladı. Derken yine muallak olan bir ortak ile ilk lokantasını açtı. Tamamen Suriye yemekleri yapılan lokanta o kadar rağbet gördü ki 4 yıl içinde şube sayısını 6’ya çıkardı.
Biz sıradan insanların, doğduğumuz büyüdüğümüz şehirde bir büfe açması bile hoş bir hayalken, Suriyeli Ahmet’in 4 yılda 6 lokanta sahibi olmasının sırrı ticari zeka mı yoksa kaynağı belli olmayan sermaye mi bilemiyoruz tabii.
24 yaşındaki Mahmut da o lokantaların birinde çalışıyordu. Savaştan önce Halep Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğrenci olduğunu ve IŞİD saldırıları nedeniyle son kaçan gruplardan biriyle geldiğini öğrenmiştik. Konuşmaya gönüllü değildi. Ancak Ankara Katliamı sonrasındaki o bulanık ve kara günlerde, belki de artık kendisini çok daha iyi anlayacağımızı düşündüğünden hikayesini anlatmaya razı oldu.
Mahmut, 2012’de YPG’nin kontrolüne giren Kobanê’de doğdu. 4 çocuklu ailesi o daha küçükken Halep’e yerleşti. Babasının Halep çarşısında dükkanı vardı. Maddi durumları gayet iyiydi. Ancak Mahmut 15 yaşındayken babası kalp krizi geçirerek hayata veda etti. Dükkanı kendisinden 4 yaş büyük olan ağabeyi işletmeye başladı. Ablası Halep’in zengin tüccarlarından birine gelin gitmişti. Küçük kız kardeşi ise ortaokula devam ediyordu. Babası özellikle Mahmut’un okumasını çok istiyordu. İsteği de olacak gibiydi. Mahmut, Halep Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girmişti. Çocukluğundan beri avukat olmayı düşlemiş, çok çalışmıştı. Ailede herkes gurur duyuyordu onunla.
Ancak mutlu günler uzun sürmedi. Mahmut 20 yaşında bir hukuk öğrencisiyken savaş Halep’e sıçradı. Artık ticaret yapmanın da, okula gitmenin de imkanı yoktu. Çatışmalar kapılarının önlerine kadar gelmişti. O güzelim Halep çarşısının yerinde yeller esiyordu. Artık evli ve bir kız babası olan ağabeyi, tüm aileyi Kobanê’ye götürdü. Annesini, eşini, kızını ve kızkardeşini Mahmut’a emanet edip YPG güçlerine katıldı. Mahmut da katılmayı çok istiyordu. Ancak ailede 3 kadın ve bir bebek vardı sahip çıkılacak. Derken bir gün ağabeyinin ölüm haberi geldi. Babasından sonra ikinci bir yıkım daha yaşıyordu tüm aile.

Gerçi etraflarındaki herkes aynı yıkımı yaşıyor, yine de umut etmeye çalışıyorlardı. Ancak IŞİD bu kez de Kobanê’ye saldırmaya başlamıştı. Kaldıkları köy büyük tehdit altındaydı. Kafa kesen, tecavüz eden IŞİD militanları burunlarının dibine kadar gelmişti. Mahmut bir yandan IŞİD’e karşı savaşan YPG’ye katılmak istiyor, diğer yandan 3 kadın ve bir küçük çocuğu yalnız bırakamıyordu. Onlar babasının ve ağabeyinin emanetiydi. Ölüm bir şey değildi ama IŞİD militanlarının eline düşerlerse yengesi ve kızkardeşinin başına gelebilecekleri düşünmek bile istemiyordu.
2014 Eylül’ünün ortalarında çatışmaların şiddeti artınca köydeki diğer insanlarla birlikte kaçmaya başladılar. En yakın yer Şanlıurfa’nın Suruç ilçesiydi. Yürüyerek sınıra yaklaştılar. Herkes perişan durumdaydı. Mahmut, en çok ağabeyinin kızı 3 yaşındaki Roza için endişeleniyordu. Küçük kız, yorgunluk bir yana açlık ve susuzluktan bitkin düşmüştü. Eylül ayı olmasına rağmen sıcaklık 30 dereceyi geçiyordu. Ancak Türkler sınırı bir türlü açmıyordu.
Kadınlı çocuklu 100 kişiden fazlaydılar. Suruç sınırında tel örgülerin önünde beklemeye başladılar. Bir ara Mahmut’un annesi bayılır gibi oldu. Yaşlı kadını kendine getirecek bir damla su bulamadılar. Güç bela ayağa kalktı kadın.
Türkiye tarafından sesler duyulmaya başladı. Tel örgülerin diğer tarafındaki bir grup insan, Suriyelilerin sınırda bekletilmesini protesto ediyordu. Sınırın iki tarafında da bağrışlar, alkışlar, sloganlar yükseliyordu. Derken güvenlik güçleri biber gazı ve tazyikli suyla müdahaleye başladı. Zaten açlık ve susuzluktan perişan insanlar bu kez de biber gazı yüzünden nefes alamaz hale geldiler.
Mahmut delirmişti adeta. Var gücüyle annesi ve Roza’yı korumaya çalışıyordu. Geride savaş, ileride biber gazı vardı. Hukuk öğrencisi Mahmut, yaşadıkları adaletsizlik karşısında çaresizdi. Derken bir patlama duyuldu. Sınıra doğru ilerleyen bir kadın mayına basmıştı. Kadını hemen Türkiye’ye geçirerek hastaneye kaldırdılar.
Öfke ve çaresizlikten ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Geceyi sınırda bekleyerek geçirdiler. Herkes yorgunluktan bitmiş durumdaydı. Ertesi gün nihayet müjdeli haber geldi. Teller kesiliyordu. Kesilen tellerin üzerinden atlayarak Türkiye tarafına geçtiler. Açlık ve susuzluk son noktadaydı. Neyse ki Kızılay’ın ekipleri vardı. İlk önce su içtiler. Mahmut yaşamı boyunca bu kadar susayabileceğini hiç düşünmemişti. Sonra verilen kumanyalarla karınlarını doyurdular. Hala Suriye tarafından patlama sesleri duyuluyordu.
Neyse ki Suruç halkı kendilerini bekliyordu. Mahmut, babasının uzaktan akrabası olan Abdullah amcayı karşısında görünce neredeyse sevinçten ağlayacaktı. Hemen bir kamyonete doluşarak Abdullah amcanın evine gittiler. Küçücük ev tıka basa doluydu. Kendileriyle birlikte 14 kişi olmuşlardı. Abdullah amca ve ailesi bir yıl önce gelmişlerdi Suruç’a. Ancak onlar da perişandı. İş yoktu. Para yoktu.
Birkaç gün dinlenip kendilerine geldikten sonra Mahmut ne yapacaklarını düşünmeye başladı. Suruç adeta Suriye gibiydi. Abdullah amca bir oğlunu ailesiyle birlikte İstanbul’da lokanta açan bir tanıdığının yanına göndermişti. Yine o tanıdığını, yani Aksaray’daki lokantanın sahibi olan Ahmet’i aradı. Mahmut’un durumunu anlattı, rica etti. Mahmut’un şansı yaver gitti. Ahmet kabul etti. Ertesi gün Mahmut ailesiyle birlikte yola çıktı. İstikamet İstanbul’du.
Yaşamları yıldırım hızıyla değişmiş, Mahmut Suriye’de avukat olmayı düşlerken İstanbul’da garson olmuştu. Başka çare yoktu. Bakmak zorunda olduğu 3 kadın ve bir çocuk vardı. Garson maaşıyla İstanbul’da ev tutmanın imkanı yoktu. Zaten İstanbul’daki Suriyelilerin çoğu bir evde en az iki aile, üst üste yaşıyorlardı. Lokantada çalışanlardan birinin evine sığındılar. 3 kadın ve Roza tek odaya sıkıştılar. Mahmut ise çoğunlukla lokantada kalmaya başladı.
Aradan geçen bir yıl içinde Türkçe’yi epey öğrendi. Patronu ondan memnun. Bir gün yeniden ülkesine dönüp avukat olabilmek en büyük hayali. Ancak pek umudu yok. Tam biraz olsun yeni yaşamına alışmışken gerçekleşen Ankara Katliamı ise kabuslarının yeniden ortaya çıkmasına neden olmuş. Rüyalarında sürekli simsiyah giyinmiş canilerin kızkardeşi ve yengesini zorla ellerinin arasından çekip aldığını görüyor. Nefes nefese uyanıyor.
Ve savaştan kaçmış olsa da düşmanın da kaderin de peşini bırakmadığına inanıyor.
[Alınteri'nin 1 Kasım 2015 tarihli 14. sayısından alınmıştır]