Bakanlık, sokağa çıkma yasağının uygulandığı yerlerde sağlık çalışanlarının çalışma süresini uzatma kararı aldı
Sağlık Bakanlığı sokağa çıkma yasağı ilan edilen yerlerdeki sağlık çalışanlarının 24 saatlik çalışma sürelerinin bir haftaya çıkarılacağını duyurdu. Böylece sağlık çalışanları bir hafta boyunca hastanede yatıp kalkacak ve vardiyalı olarak çalışacaklar.
Yasak ilan edilen yerlerde insanlar ölülerini dahi evden çıkaramaz, derin dondurucularda çocuklarının bedenlerini saklarken ve yaralıların hastanelere götürmeleri engellendiği için kendi imkânlarıyla onları tedavi etmek zorunda bırakılırken, bu kararı insanlara sağlık hizmeti sunmak için aldığını düşünmek çok safça olur. Bu açıklama sokağa çıkma yasaklarının devam edeceğinin bir sinyali olmakla birlikte yasak sırasında uygulanan imha saldırılarının süreceğinin, dolayısıyla katledilen insan sayısının da artacağının da bir ifadesi olarak okunmalı. Öte yandan sağlık çalışanlarını hastane içinde mahsur bırakarak, acil müdahale gerektiren durumda, sağlıkçıların o bölgelere ulaşmalarının da engellemesi de amaçlanıyor.
Hastanelerde sağlık hizmeti verilmesinin engellendiği, yaralıları tedavi etmeye çalışan doktor ve hemşirelerin kafasına silah dayayarak hakaret ve küfürlerle şiddet uygulandığı belgeleriyle zaten ortada. Beytüşşebap’ta özel harekâtçıların vurduğu bir vatandaşı almaya giden ambulansı tarayan devlet, ambulans şoförünü öldürmüştü. Yine Cizre’de nöbetten çıkıp evine giden sağlık çalışanı Eyüp Ergen keskin nişancılar tarafından öldürülmüştü. Sağlık çalışanlarına da uygulanan devlet terörü, zaten sağlık hizmeti verilmesini büyük ölçüde engelliyor.
Devlet bu imha ve insansızlaştırma saldırısına son vermek yerine, tıpkı olası deprem önlemi için yüzbinlerce ceset torbası stoklaması gibi, yeni katliamlara göre kendini konumlandırmaya devam ediyor.
Oysa biliyoruz ki yasak ilan edilen yerlerde insanlar en temel gıda maddelerine ulaşmaları engellendiği için açlık çekiyor. Elektriksiz, susuz yaşamaya mecbur bırakılıyorlar. En temel hak ve özgürlüklerden bile soyutlanmış, sürekli keskin nişancılarının hedefinde yaşamaya zorlanan halk, eğer bir kurşun ya da bombayla öldürülmemişlerse, evinden yurdundan çıkarılarak göçe zorlanıyor. Evleri, yurtları talan edilip yağmalanıyor. Yaşanan ölümler kendi polislerinin ağır silahlarından çıkan kurşunlarla, uçaklarından atılan bombalarla olurken tüm bunların hesabını vermek yerine oluk oluk akıtacakları kanımız, vereceğimiz onlarca ölü ve yaralımız için kesintisiz sağlık hizmeti vadediyor.
Bir hafta boyunca hastanede yatıp kalkan sağlık çalışanından ne kadar verim alınabileceği ya da kafalarına silah dayanmışken kimi nasıl tedavi edebilecekleri de bir yana, daha geçen ay Cizre’de sokağa çıkma yasağı ilan edildiğinde devlet hastanesini boşaltan, hastaneye yaralı kabul etmeyen kendileri değil miydi? İnsanlar evlerinden çıkamadıkları için günlerce cenazeleri sokaklarda kalmadı mı? Yaralılarına bile kurşun yağmurları altında, saatler sonra ulaşıp, kendi imkânlarıyla tedavi etmek zorunda bırakılmadılar mı? Onlar için hastaneye gitmek, bir köşeden gelecek bir keskin nişancının kurşununa hedef olmak demek değil mi?
Devlet katliama devam edeceğini söylüyor ve kendini ona konumlandırıyor. Bu imha saldırısına karşı, kendi öz savunma güçleriyle karşı duran Kürt halkıyla dayanışmak, onlara omuz vermek, seslerine ses olmak her şeyden öte insan olabilmenin, insan kalabilmenin bir gereği…