Öldürücü kayıtsızlık

Kürt halkını devletin kurşunu ve bombasından da çok artık bu sessizlik yaralayıp öldürüyor

GÜNCEL
Salı, 15 Aralık 2015 (10 yıl 10 ay önce)

Kürdistan aylardan beri kan içinde.



 



Onbinlerce insanın yaşadığı yerleşim birimleri, günlerce süren sokağa çıkma yasaklarıyla nefes alamaz hale getiriliyor.



 



Bombalanıyor, kurşunlanıyor, yakılıyor, yıkılıyor…



 



Türkiye İnsan Hakları Vakfı TİHV’in hazırladığı bir rapora göre, 16 Ağustos - 11 Aralık arasında yedi kentte, 17 ilçede toplam 52 kez süresiz ve gün boyu sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş. En uzunu 14 gün (Nusaybin) süren sokağa çıkma yasaklarından şimdiye kadar 1 milyon 299 bin kişi etkilenmiş.



 



Bu süre zarfında öldürülen sivillerin sayısı 128. Bunlar arasında 3,5 aylık bebeler de var, yasına güvenerek “nasılsa bana birşey yapmazlar” diye torunlarına ekmek almak için sokağa çıkan 77 yasındaki ihtiyarlar da… Hamile kadınlar da var, keskin nişancılar tarafından vurulan yaralı yeğeninin yardımına koşan halalar-teyzeler de…



 



Yakılan-yıkılan evlerin, kurşunlanıp tahrip edilen tarihi binalar hatta camilerin haddi hesabı yok…



 



Uygulanan vahşeti ne rakamlarla anlatmak mümkün ne sözcüklerle tanımlayabilmek… Düşünün ki analar, gözlerinin önünde vurulan kızlarının cesedini kokmasın diye günlerce buzdolabında saklamak ya da sabaha kadar koynunda yatırmak zorunda kalıyorlar. Bundan ötesi var mı?..



 



“Bundan ötesi” ne yazık ki var: Türkiye kamuoyunun bu vahşeti büyük bir kayıtsızlıkla seyretmesi!..



 



Kürt halkını devletin kurşunu ve bombasından da çok artık bu sessizlik yaralayıp öldürüyor. Devlet de zaten Batı cephesindeki bu kayıtsızlıktan cesaret alarak her türlü alçaklığı büyük bir pervasızlıkla sergiliyor.



 



Şovenizmin kirletip zehirlediği sıradanlıktan vazgeçtik , kendisini “sol” da gören, kesimler dahi bu seyirci tutuma ortak. Arkasına saklanılan bahane de “hendekler” ve “barikatlar”…



 



O hendekler neden kazılmış, o barikatlar da olmasa gözünü kan bürümüş özel tim sürülerinin “köpeksiz köyde değneksiz dolaşma” rahatlığıyla o mahallelerde neler yapabileceği üzerine düşünme zahmetine dahi katlanmayan bu tepkinin sahiplerine sormak lazım:



 



Barikat kurmak, Gezi isyanı sırasında haklı ve meşruydu da şimdi Kürtler kurunca mı “haksız”, “zamansız”, devlete koz veren “yanlış” bir tutum oldu?..




 



Sırf Kürtlerle yan yana görünmemek için özellikle 7 Haziran öncesi, “esas olan sandık değil sokaklardaki mücadeledir” keskinliği taslayanlar, Kürtler şimdi sokaklarda, barikatın diliyle konuşuyorlar. Hamamın namusunu kurtarmak için yapıldığı her halinden belli cılız bir-iki protesto ve basın açıklaması dışında neden Türkiye sokaklarını tutuşmuyorsunuz?..



 



Kürt illerindeki hendek ve barikatlara, sonrasında bunlara eklenen özyönetim ilanlarına değişik yönlerden eleştiriler olabilir, ki bizim de özellikle özyönetim konusunun temellendirilişine, kitlelerin buna önceden ne ölçüde hazırlandığına dair eleştirilerimiz var. Fakat sonuç olarak bugün karşımızda bir de zincirlerinden boşanmış bir devlet terörü gerçekliği var. Hendekler ve özyönetim ilanları bunun bahanesi oldu. Hal böyleyken bu terörü dahi hendeklere bağlayan ya da ikisini de eşitleyip “aynı ölçüde yanlış” bulan bir solculuk nasıl bir solculuktur?..



 



Bu sinikliği “Marksist” olmakla, “proleter sınıf çizgisini esas almakla” temellendirmeye çalışan demagoglar Marks’ın Paris Komünü’ne yaklaşımını neden hatırlamazlar?.. Fransız proletaryasını o tarihsel koşullarda ayaklanmaya kalkmaması yönünde defalarca uyardığı halde Marks’ın isyan patlak verince onu nasıl sahiplenip başarısı için elinden geleni yaptığı bilinir.



 



Marksist devrimciliğin özünden kaynaklanan bu diyalektik tutuma karşın bir de Plehanov’un 1905 Rus Devrimi karşısında takındığı tutum vardır. İşler yolunda gittiği sürece devrimi sahiplenen bu dönek, yenilgi sonrasında “silaha sarılmamalıydılar” pişmanlığıyla boy gösterir.



 



Bugün Kürdistan’daki dizginsiz devlet terörünün hedefi olan hendek ve barikatları “Marksist yaklaşım” görünümü altında eleştirenler Marks’ın değil Plehanov’un izleyicileridir.



 



Hangi gerekçenin arkasına saklanılırsa saklanılsın Kürdistan’da işlenen insanlık suçlarına karşı bu utanç verici bir kayıtsızlık ve sessizlik yerini bir an önce eylemli ve etkin bir dayanışmaya bırakmadığı taktirde, Kürt halkının yüzüne bakacak yüzümüz kalmayacak, Kürt işçi ve emekçileri dahi bizim “emeğin ve halkların kardeşliği” üzerine söylevlerimizi ciddiye almayacaktır!..



 



[Alınteri’nin 15 Aralık 2015 tarihli 15. sayısının başyazısıdır]