İçerisi-dışarısıyla tüm toplum hücreleştirilmiş yaşamlara sıkıştırılmak isteniyordu!
19 Aralık!..
O gün devlet 8 jandarma komando taburu, 191 subay, 432 astsubay, 392 uzman jandarma, 281 uzman erbaş, 7 bin 800 er, Skorsky helikopterler ve 20 bini aşkın bombayla, bedenleri tutsak edilen ancak iradeleri asla teslim alınamayan hapishanelerdeki komünist ve devrimcilere vahşice saldırdı…
19 Aralık “Hayata Dönüş Operasyonu” hakkında herkes kendi ideolojik sınıfsal duruşunca belirlenen değerlendirmeler yaptı. Bu değerlendirmeler doğal olarak hapishanelerin sınıf mücadelesi içindeki yerinin nasıl tanımlandığına, içerisi-dışarısı arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğuna göre içerik kazandı. Süreç değerlendirmesinin üzerinden yükseldiği sorular ve bunlara verilen yanıtlar da buna göre şekillendi.
Bu tarihsel saldırı ve direnişin nirengi noktasını oluşturan, “F Tiplerine geçişin altyapısının ta ’91 yılında çıkarılan bir yasayla oluşturulduğu, yapımına ‘98’de başlandığı halde bu denli kapsamlı bir saldırı neden o zamanlarda değil de yıllar sonra gerçekleştirildi?” sorusu pek gündeme getirilmedi. Getirildiği koşullarda yanıt hapishanelerden verildi. Devlet hapishanelerde inisiyatifi kaybetmiş, ipleri elinden kaçırmıştı; devrimci hareketin ezilmesi elzemdi!
Devletin o kapsamlı saldırısının nedenleri ve hedefleri kapsamında bunlar da önemli bir yerde duruyordu. Fakat bu değerlendirmeler sorunun bir yönünü ifade etmeleriyle birlikte eksikti. Eksik olduğu için de çıkarılan sonuçlar ve belirlenen direniş hattı da buna göre şekillendi. Bu, politik tutumlara ya sol/maceracı direnme çizgisi ya da sağ bir temkinlilik hali olarak yansıdı.
Oysaki saldırı çok daha kapsamlı nedenler üzerine oturuyordu. Bunun en iyi özeti de dönemin Başbakanı Ecevit’in: “Cezaevlerine hakim olamazsak IMF politikalarını hayata geçiremeyiz” sözleriyle yapılıyordu. Devlet tüm süreç boyunca “cezaevlerinde kaybedilen inisiyatif, parti okulu haline gelmiş cezaevleri” söylemleriyle sistemli bir manipülasyon çalışması yürütse de Ecevit’in o tarihsel sözleri her şeyin açık ifadesi, adeta itirafıydı.
19 Aralık o sözlerde açık ifadesini bulan nedenlerle yapıldı! Herhangi bir cezaevi operasyonu değildi. Özünde tüm topluma, özellikle de işçi ve emekçilerle mevcut ve potansiyel muhalefet dinamiklerine gözdağı vermeyi amaçlıyordu. Devrimci harekete vuracağı ciddi darbelerle kendi yaralarını sarmak dışında bir iş yapamaz hale getirmek istiyordu. Bu açıdan o aynı zamanda kapsamlı bir tasfiye operasyonuydu. Benzerlerinde olduğu gibi (Latin Amerika, IRA) Türkiye’de de bu saldırının darbeleriyle ideolojik-siyasal tasfiyecilik derinleştirilmek isteniyordu. Kısacası içerisi-dışarısıyla tüm toplum hücreleştirilmiş yaşamlara sıkıştırılmak isteniyordu!
Tam da bu nedenlerle belirlenecek direniş hattı da bu kapsama uygun bir militan, akılcı, uzun vadeli ve aynı zamanda güncel olmak zorundaydı. Fakat o kesitte sürecin öznelerinden hepsi sorunu bu kapsamda ele almadıkları için ya sol-maceracı ya da sağcı politika ve taktikler izlediler. (*) Bu durum o görkemli direnişin sonuçlarına da yansıdı.
Bu saldırıyı sadece içerde tutsak olan komünist ve devrimcilere dönük bir saldırı olarak görmek, tanımlamak kelimenin tam anlamıyla “ağaca bakıp/odaklanıp/takılıp arka plandaki ormanın görülmemesi”dir. F tipi saldırıları ile içerdeki komünist ve devrimciler nezdinde bütün bir topluma deli gömleğinin giydirilmesi hedeflendi. Üstelik bu tarih boyunca hapishaneler üzerinden gerçekleştirilmeye çalışılan politikalarla aynı kumaştan bir deli gömleğidir. Burjuvazinin evrensel boyutlarda kullandığı tecrit politikası, neoliberal birikim politikalarının daha pervasızca hayata geçirilmesi için vahşilik sınırlarını aşan kanlı bir korku mesajıdır.
Komünist ve devrimci tutsakların tecritle derin bir yabancılaşma ve çözülme içine sürüklenmeleri hedeflendi. Fakat tüm tarihsel deneyimler de gösteriyor ki devrim idealiyle bütünleşmiş insan, cezaevi duvarlarına da o duvarları daha da daraltan tecrite de teslim olmamıştır, bundan sonra da olmayacaktır. Burada asıl hedef, o duvarsız gibi görünen dışardaki hayatları kafeslere kapatmaktır. F tipi korkusuyla kendi içlerine büzmek, kapana kısılma korkusuyla terbiye etmektir! O günden öngörülen ve karşı koyulan bu gerçek, bugün tutsak olmayan yaşamlarımızın ilmek ilmek ve üstelik ustaca yabancılaştırılarak fiilen tecrit altına alınmış olduğu gerçeğiyle açıkça ortadadır!
Bu saldırı ile geleceğin en ileri temsilcilerinin dışarda olduğu gibi, zindanda da kendi idealleri doğrultusunda yaşamak için kan can pahasına sergiledikleri iradi duruşu kırmayı hedefliyorlardı! Bu duruşun işçi ve emekçilerin öncü bölükleri üzerinde yarattığı umudu kırmayı… İşçi ve emekçilere dönük büyük saldırılara hazırlanılırken, tüm direnme odaklarına unutulmayacak bir gözdağı vermeyi… Örgütlenme fikri, kolektif hareket etme bilinci, devrimci kararlığı çözmeyi… En ileri bölükleriyle birlikte tüm bir toplumu F tipleri şahsında, hücrelere doldurup; ruhlarıyla hapsetmeyi… Kısacası tüm bir ülke faşizmin giydirdiği o deli gömleğine sığmayıp patlamadan, bu gömlek daha da sıkar hale getirilerek, boğulmak isteniyordu!

Cezaevleri nezdinde söylemek gerekirse… Bedenleri tutsak edilen insanların ruhları ve iradelerini de teslim almak için hiçbir hakları kullandırılmayarak tecrit katmerlenerek devam ediyor. Kaldı ki o gün 19 Aralık barikatlarında direnenler bunun bedelini gerek canları gerekse bir ömür boyu birlikte yaşamaya mahkum edildikleri hastalıkları/rahatsızlıklar/sakatlıklarıyla ödemeye devam ediyorlar. Tutsaklar, 11 ve 25 metre karelik hücrelerde birbirlerinden ve dışardan yalıtık, tamamiyle hapishane yönetimlerinin keyfe keder uygulamalarıyla koyu bir tecrit yaşıyorlar. Öyle ki mektup hakları, telefon hakları, görüşleri engelleniyor. En son değiştirilen yönetmeliklerle cezaevi yönetimlerinin tutsaklara istedikleri kadar iletişim “cezası” verebilmeleri sağlandı. Bu öyle bir düzenleme ki, kendi hukukları içerisinden itirazda bulunma hakkının kullanılması bile mümkün değil!
Dışardaki sonuçları ise kabaca, ancak en görünür örnekleriyle söylemek istersek eğer… Kiminle hangi koşullarda beraber olacağımızdan (“evlenmeyen tipler var”) nasıl üreyeceğimize (“En az üç çocuk”); hangi dilde konuşacağımızdan/eğitim alacağımızdan kendimizi savunacağımıza; jinekolojik müdahalelerden (“Kürtaj cinayettir”) neyi ne kadar yiyip içeceğimize (“Obezlere şişko diyelim”, “Tıksırıncaya kadar içiyorlar”, “Öğrenci üniversiteye gelip de alkolü alıp kafayı mı bulacak yoksa ilmi alıp kendini mi bulacak”); interneti nasıl kullanacağımızdan (“Hakara makara yapıyorlar”, “Sosyal medya büyük toplulukları gaza getirebiliyor”) hangi dizileri izleyeceğimize (“Aşkı Memnu’dan irrite oluyorum” ve malum Muhteşem Yüzyıl çıkışları); nasıl eğitileceğimizden (4+4+4; “Tinerci mi olsun istiyorsunuz”lu sınıfsal aşağılama; “Dindar nesiller yetiştirmek istiyoruz” -ki bu nesillere Sünnî olmayanlar dahil değil elbette) inanma/inanmama özgürlüğümüze (“Alevilik yok; İslam var”; ateist kelimesinin her fırsatta küfür olarak kullanılması) yaşam alanlarımızı nasıl kullanacağımıza (Haydarpaşa, Taksim Projesi, Tarlabaşı’nın “ıslahı, İstanbul’a çılgın proje, HES’ler,.. vesaire) varıncaya kadar başbakan ve genel olarak AKP (ve hempaları) yaşamımızın her alanına sürekli olarak müdahale ediyorlar. Üstelik bütün bunları yaparken toplumda her geçen gün alabildiğine derinleşen bir duyarsızlaşma yaratmayı da beraberinde örgütlüyorlar.
O gün devleti yönetenlerin ağzından “Cezaevlerini ele geçiremezsek IMF politikalarını hayata geçiremeyiz” itirafları bugün karşımıza bütünüyle bir sınıfa ve ezilen halklara yöneltilen “Ulusal İstihdam Stratejileri” olarak çıkmakta. O gün üzerimize giydirilmeye çalışılan ve kısmen de başarılı olunan deli gömleğinin dikişleri patlama sınırı dayandıkça üzerimize yeni sömürü yasalarıyla bir kördüğüm daha atılmakta. Bunu anlamlandırabilmek ise IMF diyalektiğinin anlaşılmasında yatmakta. Bir yanda “koskoca” bir devlet aygıtı ve emperyalist ölçekte hayata geçirmek istedikleri politikalar, diğer yanda bu politikaların üzerlerinde uygulanarak yaşamları ipotek altına alınacak olan işçiler, emekçiler, ezilen halklar ve aşılması gereken eşik olarak hedefe çakılan komünist ve devrimciler!
Egemenlerin devlet aygıtı başta olmak üzere sayısız araçla sömürü çarklarını işletebilmek için topluma giydirmeye çalıştıkları deli gömleğini her seferinde ve neye mal olursa olsun parçalamayı kendisine amaç edinmiş en büyük engel olan devrimcilerin ortadan kaldırılması…
Geldiğimiz noktada, bütün “Yapılacak bir şey yok” ve teslimiyetçi zihniyetlere karşı bulunduğumuz her alanda örgütlenmeli ve örgütlü öznelere destek olmalıyız. Öyle ki 19 Aralık saldırısı yaşamımızın her alanına hücre hücre işlemeye devam ediyor. Kim olursak olalım, işçi, emekçi, köylü, Kürt, Türk, Ermeni… vb. hiçbir ayrım gözetmeksizin yeni F tipleri üzerimize geçirilmeye devam ediliyor. Diğer yandan ise liberal politikalar ekseninde örgütlülük ve örgütlenme fikri çeşitli safsatalarla tasfiye edilmeye çalışılarak örgütsüzlük özneleştirilmeye çalışılıyor.
Bu tarihi geriye saramayacağımız aşikar! Ancak 19 Aralık saldırısının hücre hücre yaşamlarımıza yöneltilmesi de anlatmaya çalıştığımız üzere hepimizce aşinadır. Yaşamımızın her alanında her yeni güne uyanırken üzerimize çullanan 19 Aralık saldırılarına karşı, ağaçların arkasındaki ağaçları görme bilinciyle yeniden yeniden yeniden 19 Aralık barikatlarına!
(*) Kürt ulusal hareketiyse, bırakalım saldırının boyutunu görmeyi, kaydadeğer bir gündemleştirmede bile bulunmadı. Saldırıya dair herhangi bir değerlendirme de yapmadı. Oysa bu saldırı aynı zamanda ulusal mücadeleyi de hedefliyor, sistemin istediği gömleğini ona da giydirmekte bir manivela olarak kullanılıyordu. Zaten bugün olup bitenler fazla söze gerek de bırakmıyor. Tecrit ve F tiplerinin en yakıcı etkisi on binlerce Kürt tutsak tarafından da derinden hissediliyor; bu politikanın en katı biçimi onlar üzerinde uygulanıyor. Dışarda yapılmak istenenlerle bütünlük oluşturacak tarzda tecrit bütünsel bir tasfiyenin özel bir sembolü olmuş durumdadır.
[Devrimci Proleter Gençlik, 15 Aralık 2012]