Hala anlamadınız mı?..

Bu demagojiyi neden hala sürdürüyorsunuz bilmiyoruz ama oturuyorsunuz bari sesinizi kesin oturun!..

GÜNCEL
Salı, 29 Aralık 2015 (10 yıl 9 ay önce)

Mesele hendekler değil, hala anlamadınız mı?..



 



Nergis Torul



 



La Fontaine’in “kurtla kuzu” hikayesi bilinir.



Kurt kuzuyu yemeyi kafaya koymuş ama bir bahane bulması lazım. Irmağın kıyısında su içerken karşılaşırlar bir gün. Kurt fırsatı kaçırmaz, kuzuya bulaşır: “Neden suyu mu bulandırıyorsun?” diye. Kuzu der ki, “Ne bulandırması?! Ben de senin gibi kafamı uzatmış içiyorum”. “Olsun, yine de bulandırıyorsun”. “İyi ama bu imkansız, suyun akışı senden bana doğru”. “Farketmez” diye yanıtlar kurt, “ayrıca duyduğuma göre sen geçen yıl bana küfretmişsin”. Kuzucuk şaşkın, “nasıl olur” diye itiraz eder, “ben geçen yıl daha doğmamıştım bile…”. “Sen değilsen o zaman kardeşindir” diye homurdanır kurt bu kez. “İyi de benim kardeşim yok ki…” itirazı da kar etmez kuzunun. Sonuçta zorba kafasına koyduğunu yapar, kuzuyu parçalamaya yönelir…



 



Kürdistan’daki ‘hendekler’ de kuzuyu parçalamayı kafasına koymuş kurdun mazeret arayışına benzedi. Sadece Kürt halkının burnunu sürtüp iradesini kırmayı kafaya koymuş olan devlet sarılmıyor bu bahaneye; Kürtlere ve Kürt özgürlük hareketine düşmanlık kusmak için fırsat kollayanından sergiledikleri siniklik ve mecalsizliğe mazeret arayanına kadar geniş bir çevre de “hendekler”in arkasına saklanıyor.



 



Bunlar içinde en mide bulandırıcı olanlar herhalde bu sonuncu kategorideler. Çünkü bunlar, devletin yaptıklarına da “karşıymış” gibi görünerek başlıyorlar söze fakat ardından “ama hendekler…” diye sürdürerek katille kurbanlarını eşitleyen bir vicdansızlığın teorisini yapmaya koyuluyorlar. Birinci kategoriyi oluşturan tetikçilerle de sonuçta bu noktada birleşiyorlar zaten.



 



Yüzbinlerce insanın yaşadığı Kürt yerleşim birimlerinde bugün nasıl kirli bir savaşın yürütüldüğü, ırkçı şoven devlet terörünün nasıl zincirlerinden boşandığı ve her gün nasıl iğrenç insanlık suçlarının işlendiği ruhunu ve vicdanını satmamış gören her göz için açık ve ortada bir gerçek artık. Bunun örneklerini saymaya kalkmak bile abes. Hal böyleyken hala hendekleri ve özyönetim ilanlarını tartışmak, devlet terörünün azmasını şu ya da bu biçimde bunlara bağlamak, devlet terörüyle hendeklerin arkasındaki halk direnişini aynı torbaya koyup ikinciyi birincinin nedeni olarak göstermeyi sürdürmek en hafif nitelemeyle ‘suç ortaklığı’dır.



 



Politikada ‘zamanlama’ kuşkusuz önemlidir. Bazen içeriğin bile önüne geçer, onun haklılığını gölgeleyebilir. Bu bağlamda, savunma amacıyla kazılmış –haklılığı da pratikte kanıtlanmış- hendeklerin değil ama özerklik ilanlarının -hem zamanlama, hem içinin yeterince doldurulmamış olması, hem de kitlelerin hatta kadroların dahi önceden hazırlanmamış olması bakımından- eleştirilmesi gereken yönler taşıdığı açıktır. Bunların dışında başka eleştiriler de olabilir. Ancak bugün gelinen noktada tayin edici soru şudur: Şimdi bu eleştirilerin sırası mıdır?..



 



Kimin gerçekte hangi tarafta yer aldığını bu soruya verdiği yanıttan görebiliriz. Bu arada özellikle de Kürt hareketine “sırası mıydı” diye soranlar aynı soruyu bugün önce kendilerine sormalıdırlar.



 



Tıpkı Gezi isyanı sırasında olduğu gibi meselenin “hendekler” ve “özyönetim ilanları” olmadığını görmek için, son günlerde ortalığa dökülen kimi kanıtlara göz atmak bile yeterli. Örneğin, başbakan müsveddesi Davutoğlu kuklası, Sofya gezisi dönüşünde başbakanlık uçağına aldığı ‘çamur medyası’nın tetikçilerine şu itirafta bulundu:




Daha 2013 yılı Kasım ayında yaptığımız değerlendirmede 12 kritik ilçeyi öngörmüştük. İki üç ay önceki mücadeleye bakarsanız, Lice, Silvan, Varto, Kulp var, Cizre devam ediyor, Doğubeyazıt, Yüksekova var. Bu kritik ilçelerin çoğunda kontrol sağlandı. Şimdi mücadelenin yoğun olarak seyrettiği 4-5 yer kaldı: Sür, Cizre, Silopi, Nusaybin, Dargeçit… Şu anda oraya yoğunlaşmış durumda.




Tarihe dikkat edilsin: 2013 Kasım’ı. O tarihte bölgede tek bir ilçede, tek bir mahallede, tek bir sokakta bile ne bir hendek vardır, ne barikat, ne de “özyönetim” ilanı…



 



Meselenin Kürt halkına diz çöktürüp iradesini teslim almak olduğunu gösteren ikinci somut kanıt, muhtemelen moral bozukluğu yaratıp özellikle tabansızları panikletmek amacıyla basına sızdırılan “çöktürme eylem planı”dır.



 



2014 Eylül’ünde Kamu Güvenliği Müsteşarlığı tarafından hazırlanıp Genelkurmay tarafından da onaylandığı belirtilen bu harekat planına göre; Kürt özgürlük hareketini geriletip halkı teslim almak amacıyla girişilecek geniş çaplı bir askeri operasyon sırasında 10-15 bin kişinin öldürülmesi, 8 bin civarında yaralı, 5-7 bin arası tutuklama, 150-300 bin civarı göçertme öngörülmüş. Sivil kamu görevlilerinin bölgeden geri çekilmesi (öğretmenleri çektiler nitekim) buna karşın önceden de bölgede görev yapmış asker ve polis şeflerinin tekrar bölgeye atanması (‘90’lardaki birçok ‘faili belli’ cinayetten yargılanan albay Musa Çitil’in tümgeneral olarak D.Bakır Bölge Jandarma Komutanı olarak atanması hatırlansın), muhalif gazete ve televizyonların bir bahaneyle kapatılıp susturulması, bölgeye basının alınmaması, bölgedeki yerleşim birimlerinin tanklar ve zırhlı araçlarla kuşatılarak giriş-çıkışların tümden kapatılması, elektrik, gaz ve su şirketlerinin tüm faaliyetlerinin operasyon yetkililerinin emrine bağlanması planın temel hedefleri arasındadır.



 



Ortada yine 3-5 hendekten fazlasının olmadığı bir tarihte hazırlanan bu katliam planıyla bugün yaşananların bire bir örtüşmesi bir tesadüf müdür?..




 



Yapılanların boyutları ve iğrençliği yetmezmiş gibi ortaya dökülen bu somut kanıtlara rağmen hala hendekleri ve özyönetim ilanlarını “sorumlu” görenlere sormak gerekir: “Meselenin hendek meselesi olmadığını sen hala anlamadın mı?..”



 



Anlamadığınız için mi yoksa elinizden geleni yapmayı gözünüz yemediği için mi bu demagojiyi hala sürdürüyorsunuz bilmiyoruz ama oturuyorsunuz bari sesinizi kesin oturun!..



 



(Alınteri'nin baskıdaki 1 Ocak tarihli 16. sayısından alınmıştır)