Beyazıt Öztürk üzerinden tüm topluma fütursuzca gözdağı verilmek isteniyor
Tarihsel gericilik birikiminin güncel temsilciliğini yapan burjuva siyasal iktidar, Hitler ve Mussolini tipinde faşizmlerden devşirdiği deneyimlerle tüm bir toplumu alıklaştırmaya, olup biteni sorgusuz sualsiz kabul etmeye zorluyor. Onun organik parçası haline gelen “aydınlar”, medya, iletişim araçları bu kapsamlı operasyonun ön safta yer alan askerleri gibi kılıç sallıyorlar. Tüm güçlerini birleştirerek; istedikleri gibi kılıç sallamayan ya da sallayamayanların tepesine biniyorlar. Hiçbir ayrıntıyı, hiçbir sızıntıyı kaçırmamacasına…
Birkaç gün önce Kanal D’de yayınlanan Beyaz Show’a Diyarbakır’dan telefonla bağlanan Ayşe Çelik isimli öğretmen, her gün çocukların-kadınların-yaşlıların katledildiği savaşa dikkat çekmek istemiş ve “çocuklar ölmesin” diyerek duyarlılık çağrısında bulunmuştu. Burjuva medyadaki show dünyasının parlak isimlerinden Beyazıt Öztürk bir anlık boşluğuna gelmiş olmalı ki söylenenler karşısında onaylayıcı birkaç söz söylemiş, stüdyodakilerden alkış istemişti. Bu gelişmenin artık “ben insanım” demenin bile bir bedeli olduğunu hatırlatmanın vesilesi yapılması uzun sürmedi.
Önce siyasi iktidarın organik parçası olan medya kılıcını çekti. Yeni Şafak ve Sabah gazeteleri çirkef bir dille Ayşe öğretmene, uzun süredir didiştikleri ve son olarak 'yola getirdikleri' Kanal D’ye, program sunucusu Beyazıt Öztürk’e demediklerini bırakmadılar. Kışkırtıcı bir dille hem bu organik bütünün parçası olan mahkemelere görevlerini hatırlattılar hem de Ayşe öğretmen ve Beyazıt Öztürk’ü düzenin katillikte ustalaşmaları için elinden geleni yaptığı kiralık katillerinin önüne attıkları bir hedef haline getirdiler.
Mahkemeler hemen ertesi gün harekete geçtiler. Siyasi iktidarın en gözüpek savunucusu olduğu anlaşılan Bakırköy Başsavcılığı bu soruşturmanın da aktörü oldu. "8 Ocak 2016 tarihinde Kanal D isimli televizyon kanalında yayınlanan Beyaz Show isimli programda terör örgütü propagandası yapıldığı iddiasıyla ilgili olarak cumhuriyet başsavcılığımızca 9 Ocak tarihinde soruşturma başlatılmıştır. Program CD'si incelenmeye alınmış olup, program sorumlusu, canlı yayına bağlanan ve program sunucusu soruşturma kapsamına alınmıştır" açıklamasıyla görevini eksizce yerine getirdiğini gösterdi.
Senkron bozulmadı. Kendisini Göbels sanan Sabah’ın çirkef yazarı Cem Küçük, Kanal D’yi “seni yola getirdiğimizi sanıyorduk ama henüz istediğimiz kıvama gelmemişsin” anlamına gelen sözlerle tehditler savurdu. Yazısının sonunu ise kutuplaştırdıkları toplumun karşıt kutbuna seslenircesine “görün bakın neler olacak” tehdidiyle bağladı.
Tüm bunlar burjuvazinin sınıf karakterinin bir kez daha kendisini kustuğu bir aynaya dönüştü. Kanal D’nin panikle yaptığı açıklama bunun en somut ifadesi oldu. Ayşe öğretmeni, programa bağlanmasını “provokasyon” olarak tanımladığı o açıklamayla Doğan Grubu, çıkarları neyi gerektiriyorsa onu yapacağını, burjuva siyasal iktidara biat etmekten sapmayacağını kanıtlamaya çalıştı. Fakat bu yetmedi. Siyasi iktidar, vurucu timi içinde yer alan Cem Küçük üzerinden kendisine “yetmez, Beyazıt Öztürk’ü de cezalandırmalısın” mesajı yolladı.
Siyasi iktidarın medyadaki silahşorları işi, yüzü maskeli bir özel harekât polisinin Beyazıt Öztürk’ü tehdit ettiği görüntüsünü yayınlamaya kadar vardırdılar.
Bu arada Beyazıt Öztürk de Kanal D Ana Haber’e çıkarılıp nedamet getirmesi sağlandı. Kişisel tarihinde belki de ilk defa gösterdiği bu anlamlı tutumunu sürdüremeyen Öztürk, “içim dıştan göründüğü gibi değildi”, “ben de polis çocuğuyum”, “boşluğuma geldi” gibisinden gerçekten acınası bir savunmayla paçayı kurtarmaya soyundu.
Öztürk'ün bu tutumu bizi şaşırtmadı. Zaten şaşırtıcı olan program anında koyduğu tutumdu. Kürtler sözkonusu olduğunda en ilerici görünen burjuva aydınların bile bir noktadan sonra havlu attıklarını, gerçeği eğip bükmek için kırk takla attıklarını biliyoruz. Beyazıt Öztürk gibi nasıl bir omurgaya sahip olduğunu bilmediğimiz TV aktörleri açısından bu hayli hayli böyledir.
Kürtler ya da genel olarak direniş dinamikleri lehine en küçük bir sızıntının bile betonlaşmış gericilik harcıyla hızla kapatılmaya zorlandığı, gerekirse bu harca kanın da katıldığı böylesi bir konjonktürde Beyazıt Öztürk’ten daha fazlasını beklemek abes olmasa gerek.
AKP şahsında organize olan burjuva iktidar bloğunun bugünlere gelmesinde büyük emeğe sahip olan burjuva liberal aydınların bir kısmının bugün de faşist zorbalaşmanın teorisini yaptıklarını, onun meşrulaşmasının yumuşak gücü misyonuyla hareket ettiklerini biliyoruz. Beyazıt Öztürk gibi medya dünyasının parlak showmenlerinin bir an vicdanlarının seslerini dinlemelerinin ömrüyse gördüğümüz gibi hiç de uzun olmuyor. Olmuyor olmasına ama bu duruşlarıyla faşist zorbalığın kitleleri almaya çalıştığı korku ve sindirme kıskacının materyaline dönüştükleriyle kalıyorlar.
Faşist saldırganlık her şeyi kaba ve fütursuzca toplumsal algıları korkuyla zapturapt etmenin aracı kılıyor. Bu ablukaya karşı burjuvazinin herhangi bir kanadından, kliğinden, eğiliminden tutum geliştirmesini beklemek nafile! Hepsi için mesele devletin bekası, sermayenin akışı ve karların güvenceye alınmasıdır. Gerisi teferruattır.
Beyazıt Öztürk’ün programından sonra olup bitenler bir kez daha gösterdi ki burjuvazi için zamanın ruhu ahlaksızlığın yüceltildiği, evrensel değerlerin bu ahlaksızlıkla ezilmeye çalışıldığı bir kıvamla şekilleniyor, her zamankinden daha kirli biçimiyle karşımızda duruyor. Kız evladını babaya helal gösteren, ensesti pornografik bir dille soğukkanlıca meşrulaştıran Diyanet, bunun nasıl bir ruh olduğunun son ifadesidir!
Bu ruhla nasıl bir toplumsal çürümenin yaratılmak istendiğinin, aslında nasıl bir toplum tahayyülü içinde oldukları açık değil mi?
Bu çürümeye hayır diyen en küçük bir direnişin ya da Beyazıt Öztürk’ün deyimiyle aslında nasıl olduğunun bile farkında olunmayan duyarlılık görüntüsünün hızla yok edilmeye çalışılacağının bir kez daha ilan edilmesi dışında bir anlamı yoktur olup bitenlerin.
Belediye başkanı ve milletvekilinin bile kayyumunu üretecek kadar kapsamlı bir siyasal zorbalık, toplumsal çürüme, sokaklarda günlerce bekletilen cansız bedenler… Fakat biliyoruz ki tüm bunlar gücün değil güçsüzlüğün, yeninin değil çürümenin ifadesidir. Burjuvazi açısından çıkışsızlık ve karanlığın…
Bugünlerden geriye ise direnenler ve direnenler adına türkü söyleyenler kalacak! Tüm direniş dinamikleri bu kokuşmuşluk karşısında bu özgüven ve cesaretle bir araya geldiklerinde; zamanın kızıl ruhu, onun en küçük bir gölgesine bile izin vermeyecektir!