Gerçeğin direniş yüzü…

Kürdistan’da bugün yaşananların 1990’lardan temel bir farkını da sergilenen direnişin inatçılığı ve görkemi oluşturuyor

GÜNCEL
Çarşamba, 13 Ocak 2016 (10 yıl 9 ay önce)

Nergis Torul



 



Kürdistan’daki ırkçı faşist devlet terörü bütün azgınlığıyla sürüyor. Her biri birbirinden ağır insanlık suçlarına her gün yenileri ekleniyor.



 



Sürmekte olan katliamın ve işlenen suçların teşhiri hem Türkiye hem de dünya kamuoyundaki korkunç duyarsızlığın kırılabilmesi açısından önemli. Bu konuda hiçbir gevşeme, bıkkınlık ve bezginlik olmamalı.



 



Bu teşhirler, tarihe düşülen birer suç kaydıdır aynı zamanda. Yaşlı, hasta, kadın, çoluk-çocuk demeden katledilen bir halkın dirisine de ölülerine de yapılan alçaklıklar “Kürt düşmanlığı” nedeniyle taşlaşmış ya da AKP’nin hışmına uğramak korkusuyla sinmiş vicdanlarda bugün bir yankı uyandırmıyor olsa bile bu zifiri karanlığın da sonu nasılsa gelecek. Bu defterler en geç o zaman açılacak ve yapılanlar yapanların yanına kar olarak kalmayacak!..



 



Kürdistan’da bugün yaşanan iç savaş sırasında devletin halka yaptıkları doğal olarak öne çıkıyor. Çünkü yapılanlar, insanlıktan falan vazgeçtik, burjuvazinin kendi yasalarına ve savaş hukukuna bile uymayacak rezillikte. Ancak bu gerçeklerin yanı sıra bir de bir direniş gerçekliği var. Dikkatler hâkli olarak birincisinin üzerinde yoğunlaşırken işin bu yönü sık sık gözlerden kaçabiliyor.



 



Halbuki bu ikisi birlikte varlar; birbirlerini de etkileyip derinleştirecek şekilde ortadaki gerçeğin iki yüzünü oluşturuyorlar.



 



Öyle ki, yüzbinlerce insanın yaşadığı yerleşim birimlerini tank ve top ateşine tutup günlerce aç-susuz, elektriksiz, doktorsuz, vb. bırakarak diz çökmeye zorlayan Türk ordusu ve polisinin, evinin bahçesinde, odasında, sokaklarda vurduğu sivillerin cenazelerine bile eziyet edecek ölçüde alçalmasının bir nedeni bu rejimin genlerinde varolan gözüdönmüş Kürt düşmanlığı ise diğer bir nedeni de bu inatçı direniş. Bunun yarattığı öfke, korku ve çaresizlik.



 



Kürdistan’da bugün yaşananların 1990’lardan ya da eski isyanlardan temel bir farkını da sergilenen direnişin inatçılığı ve görkemi oluşturuyor zaten.



 



Kürt halkının direnme dinamiklerini zayıflatıp iradesini kırmak, bu arada Rojava devrimiyle Kuzey Kürdistan arasındaki ilişki ve etkileşimi koparmak amacıyla kirli savaşı hortlatma yolunu seçen ırkçı faşist rejim, bölgeye önce zırhlı araçlar ve teknik imkanlarla donatılmış polis özel harekat sürülerini yığdı. Fakat her türlü alçaklığı yapma yetkisini tanıdığı halde umduğu sonucu bunlarla alamadı.



 





 



Bu kez devreye ordu sokuldu. Ağustos sonlarında “tankların şehirlerde ne işi var” dediği iddia edilen Genelkurmay, Eylül’den itibaren tanklarıyla, toplarıyla, helikopterleriyle, havanları ve özel birlikleriyle kısacası bütün gövdesiyle savaşa katıldı. Önceleri hem bir böbürlenme hem de direnen Kürt emekçileri içinde korku yaratmak amacıyla pompalanan haberlere gore 4 general ve 36 albayın komutasında 10 bini aşkın komando halka karşı cepheye sürüldü.



 



Ancak YDG-H’lı gençler ve kadınların başını çektiği Kürt halkının umulmadık direnişi, hakkında “efsaneler” düzülen “anlı-şanlı” Türk Ordusu'nu da madara etti. 40 güne yakındır vahşi bir abluka uyguladıkları ve yoğun bir ateş altına aldıkları halde ne Sur’a ne Cizire’ye ne Silopi’ye hala girebilmiş değiller. Uğradıkları -ve çoğunu sakladıkları- kayıpları da cabası.



 



Kürt halkının inatçı direnişi karşısında uğradıkları başarısızlık o kadar açık ki, AKP’nin suç ortağı Genelkurmay Başkanı, bütün kuvvet komutanlarını da yanına alarak cepheye gidip harekatı bizzat yönetme ihtiyacı duydu; o da yetmedi , Kürdistan’a özel eğitimli deniz piyadeleri (sualtı komandoları) göndermek zorunluluğunu hissettiler.



 



Her geçen gün biraz daha kudurganlaşan ırkçı faşist devlet güçleri Sür’ün, Cızire’nin, Silopi’nin bütün sokaklarına bir süreliğine girmeyi “başaracak” olsalar bile bu onların sadece siyasi ve moral açılardan değil askeri açıdan da esaslı bir tokat yeyip yenildikleri gerçeğini ortadan kaldırmayacaktır.!..



 



Sur’un, Cizire’nin, Silopi’nin yoksul emekçilerinin, yürekli gençlerinin ve yiğit kadınlarının esinlediği direniş ruhunu, iradesini ve bu deneyimin derslerini ne Kürtlerin ne de diğer ezilenlerin içinden ne yaparlarsa yapsınlar söküp alamayacaklardır!..



 



[Alınteri'nin baskıya hazırlanan 15 Ocak tarihli 17. sayısından alınmıştır]