Devlet çete; çete de devlettir artık Türkiye’de… Bir gerçek ancak bu kadar isabetli bir ifade kazanabilirdi
Akademisyenlerin Kürt halkına dönük dizginsiz devlet terörünün durmasını talep eden ortak açıklamalarından sonra olup bitenler hem rejim krizinin vıcık vıcık bir çürümeye vardığının hem de tam da bu nedenle rejimin saldırganlığının aslında nasıl bir zayıflık üzerinden şekillendiğinin son resmi oldu. Ağzını açanın tepesine binmek güçlülüğün değil zayıflığın, toplumsal dinamikleri denetleyemeyeceği korkusunun ifadesidir.
Bin 100 akademisyenin imzasıyla yayınlanan anlamlı deklarasyon Kürdistan’da dökülen kanlar karşısında “Batı’nın sessizliğini” sarsacak küçümsenmeyecek bir çıkıştır. Karşılaştığı kapsamlı saldırganlık da bu çıkışların birikerek büyük patlamalara dönüşeceği korkusundandır. Rejimin nispi istikrar dönemlerinde daha esnek biçimlerle yönetebileceği toplumsal dinamikler gelinen noktada faşist bir zorbalıkla bastırılmaya, en azından sessizliğe gömülmeye zorlanıyor. Bunu yaptıkça da vıcık vıcık çürümeye doğru gidiyor.
Bölgesel dengelerin sunduğu risk ve olanaklar içinden düşünen Türk tekelci burjuvazisinin neoliberal saldırganlıkta ustalaşarak Hitler tipi faşizme kulaç atan siyasal temsilcisi AKP, eskiden şirket yönetmeye benzettiği devlet yönetimini şimdilerde çeteleşmiş bir organizasyonu yönetmekle özdeşleştirmeye başlamıştır.
Tayyip Erdoğan’ın akademisyenleri hedefe çakan tehditkâr açıklamasının hemen ardından hempa olduklarını bildiğimiz çete reisi Sedat Peker’in de daha önce yaptığı gibi kan banyosundan, oluk oluk kan akmasından bahsetmesi bu açıdan manidar bir tablo sunmaktadır. Devletin bir çete reisiyle bu denli aynılaşması, bu denli örtüşmesi bugünkü Türkiye’nin ve rejimin etkileyici bir kolajıdır adeta. Devlet çete; çete de devlettir artık Türkiye’de… Bir gerçek ancak bu kadar isabetli bir ifade kazanabilirdi.
Türk tekelci burjuvazisi ve siyasal temsilcileri, emperyalist kapitalizmin yaşadığı kapsamlı kriz ve giderek kızışan hegemonya dalaşının kesiştiği noktada tarihsel korkularıyla hayallerinin içiçe geçtiği çılgınca girişimlerde bulunmayı kitleler nezdinde doğallaştırmaya, olmuyorsa da suskunlukla izlemeye zorluyorlar. Kriz koşullarıyla derinleşen toplumsal patlama dinamiklerinin derinliğini ve yaygınlığını bilen rejim, Kürt dinamiğinin bu tarihsel eşikte kendisi açısından kazandığı yeni riskleri de dikkate alarak ilk önce Kürdistan’ı yerle bir etmeye soyundu. Bu arada Batı’nın olabildiği kadar sessiz kalmasını sağlaması gerekiyordu.
O kadar ki işçi ve emekçilerde krizle birlikte daha da derinleşmiş olan patlama dinamiklerini belirli bir süreliğine de olsa kontrol altında tutmak için asgari ücrete komik bir zam yapmak zorunda kaldı. Gençlere-kadınlara-emeklilere aynı şekilde krediler, hibeler, teşvikler dağıtmaya girişti. Bunların Kürt halkının ve devrimci-ilerici dinamiklerin ezilmesi karşısında işçi ve emekçilerin geniş kesimlerinin üç maymunu oynamasını sağlamak için sunulmuş rüşvetler olduğu kısa sürede anlaşıldı. Şimdilik sıra Kürtlerde ve devrimci ilerici güçlerde ne de olsa! Geniş toplumsal kesimlerin bu sırada en azından sessizliğe gömülmeleri, korkunun yarattığı bir siniklikle büzülmeleri belli düzeyde de olsa sağlanmalıydı! Nasılsa sıra onlara da gelecekti. Zaten çığ gibi büyüyen işsizlik, hayat pahalılığı, güvencesiz çalışmanın yaygınlaşarak asıl çalışma biçimi haline getirilmesi konusunda atılan adımlar devam ediyordu! Özellikle Kürt dinamiği ve Batı’daki devrimci-ilerici dinamikler bastırılabildiği oranda sıra daha büyüklerine gelecekti!
Akademisyenlerin ya da toplumsal yaşamda geniş kesimlere hitap etme gücüne sahip diğer kesimlerin (sanatçılar-edebiyatçılar) Kürdistan’daki savaş dursun, Kürt halkının talepleri dikkate alınsın, orada haksız bir savaş var demeleri tam da bu noktada Erdoğan’ın deyimiyle “ihanet” olarak kodlanıyor. Rejimin şu anda fiilen tek cephede yürüttüğü savaşta Batı’nın kontrol altında tutulabilmesi stratejik önemde keza. Onlar bunu bozmaya girişiyorlar.
Tayyip Erdoğan’dan hemen sonra kan banyolarından söz eden Peker gibi mafya-çete bozuntusu faşist zibidilerse Bonapart’ın 10 Aralık derneğini ya da Hitler’in-Mussolini’nin benzer tipte paramiliter örgütlenmelerini insanın aklına getiriyor. Toplumun en tortulaşmış, en lümpenleşmiş, en kriminalize olmuş kesimlerinden oluşan bu tür örgütlenmelerin en başta işçi ve emekçilere dönük terör-linç-katliam gibi kanlı işlerin vurucu gücü olduklarını biliyoruz. Tayyip Erdoğan’ın resmiyet kazanmasa da Peker ve onun gibilerle böyle bir ilişkisi olduğu aşikar. Osmanlı Ocakları’nın henüz tüm boyutlarıyla açığa çıkmamış olan hikayesinin kamuoyuna yansıyan kısımları (kırıntı düzeyinde de olsa) bile bu ilişkinin gelecekte nasıl bir muhteva ve biçim kazanabileceğinin anlaşılması açısından çarpıcı veriler sunuyor. Bu rol geçmişte MHP’li sivil faşistlerin sınıf ve emekçi halk hareketine karşı oynadığı rolün güncel tekrarı olacaktır. Elbette ki süreç böyle giderse.
Zaten rejimin hemen tüm kırmızıçizgilerinde MHP’nin “muhalefeti” bırakıp en Tayyipçi kesilmesi, “ruhumuz sizinle” demesi yolları kesişen bu bulamacın tarihsel niteliğini ortaya koymaktadır. Bugün tüm yollar aslında MHP’de kesişiyor. Devlet de AKP de MHP’lileşmiş, onun en kaba artığı olan Pekerleşmiştir! Devlet partisi CHP’nin ise artık bir işlevi de misyonu da yoktur. Bu tarihsel koşulların en kimliksiz-kişiliksiz siyasi aktörüdür artık o!
Ulusalcı cenahın mide bulandırıcı halini Perinçek olduğu kadar hırslı ve CHP’nin tepesine gözünü dikmiş hastalıklı figür Baro Başkanı Metin Feyzioğlu gibileri temsil etmektedir. Akademisyenlerle ilgili linç histerisinin parçası olmak için canhıraş sahneye zıplayan bu zat, Peker’le aynı şeyleri söyleyerek aslında TC’deki tüm burjuva kliklerinin çürüme düzeyini bir kez daha ortaya koydu. Peker “devlete şükredin yoksa biz neler yaparız” derken Fevzioğlu da ”devleti korumalıyız yoksa…” diyerek literatürde bile dolaysız bir ortaklaşma içinde olduklarını gösterdi. Mesele Kürt olunca en demokrat, hatta hukuk gibi sihirli bir kavramı cüppe olarak giyinmiş olanlar bile en deyme gerici-faşist-kafatasçı siyasetçiler haline gelebiliyor.
Yolları Kürt düşmanlığında kesişen bu zevattan oluşan karma bugünkü Türkiye Cumhuriyeti devletinin özetidir. Bastırmak için didindikleri o toplumsal dinamikler patladığında, tarihsel gericilik birikimiyle şimdilik dizginledikleri geniş toplumsal kesimler açısından o gericilik birikimi sınıfsal olanın duvarına çarptığında bu garip, mide bulandırıcı bulamacın hızla eriyeceği tarih kadar gerçektir.