Hitlerci faşizme karşı direniş!

Sadece şu son günlerde yaşananlar, giderek nasıl daha koyu bir karanlığa sürüklendiğimizi bir kez daha göstermiş olmalı

GÜNCEL
Cumartesi, 16 Ocak 2016 (10 yıl 9 ay önce)

Türkiye’de sadece şu son bir hafta-10 gün içinde yaşananlar, giderek nasıl daha koyu bir karanlığa sürüklendiğimizi bir kez daha göstermiş olmalı.



 



Olayları tek tek ele almaktan çok oluşturdukları bütünü görmek ve bu bütüne rengini veren karakteristik özellikler üzerinde durmak lazım. Yoksa hala ormanı (ve asıl düşmanı) bırakıp tek tek şu ya da bu ağaçla (ve Kürtlerle) uğraşan ahmaklıklardan kurtulmak olanaksız.



 



Toplumu boğucu bir denetim altına alıp iktidar tarafından belirlenmiş sınırların dışına çıkan en küçük bir davranışa dahi tahammülsüz Hitlerci bir tahakküm peşinde koşulduğunu Tayyip Erdoğan zorbası açık açık dillendirdi zaten. Rejim krizinin zirve yaptığı 2008’deki cumhurbaşkanlığı seçimi ve 2010’daki Anayasa Referandumu’nun ardından hızlanan bu yönelimin, 7 Haziran sonrası nasıl vites büyüttüğü de biliniyor. “Çocuklar ölmesin, analar ağlamasın” şeklinde masum bir dilekte bulunmak ya da “boş bulunup vicdanının sesini dinlemek” bile yasak bu rejimde!..



 



Sorun sadece faşist devlet terörü ve zorbalıkla, onu tamamlayıp güçlendiren dinci gericiliğin zincirlerinden boşanmasından ibaret değil. Bunların yanı sıra rüşvetin, hırsızlığın, yolsuzluğun ayyuka çıkması, emek, doğa ve tarih yağmasının akıl almaz boyutlar kazanması, 9 yasındaki çocuklarla evlenmeyi ya da öz kızına şehvet duymayı din adına meşru görecek kadar kokuşmuş bir sapıklığın “normal” hale gelmesi ya da Kürdün cenazesine bile işkence yapıp günlerce sokaklarda çürüten ırkçı barbarlığa dahi sesini çıkarmayan bir kayıtsızlık ve toplumsal çürüme de bu gidişin birer parçası. Yani çok yönlü ve çok katmanlı bir bütünlük söz konusu. Bunların hepsinin kökeninde de neoliberalizm yatıyor.



 



Arsızlık, yüzsüzlük, edepsizlik, yalan, dolan… tablonun tamamlayıcı unsurları. Bunlar içinde gidişe rengini veren özellikle hangisi diye bir soru sorulacak olsa, en uygun sıfat ‘pervasızlık’ olur herhalde. Çünkü her konuda hiçbir sınır, kural, ölçü, değer tanımayan bir pervasızlık hüküm sürüyor. 



 



Tabloyu tiksindirici olduğu ölçüde ürkütücü hale getiren biraz da bu pervasızlık zaten.



 



Yalnız bu noktada şunun da görülmesi gerekiyor: Bu pervasızlık bilinçli. Toplumdaki güçsüzlük ve çaresizlik duygusunu, asıl olarak bundan kaynaklanan korku ve yılgınlığı büyütüp derinleştirme amaçlı.



 



O nedenle, bu gidişe karşı direnişi örgütlemeye, meydanı bu pervasızlığa bırakmama noktasından başlayarak örmek lazım. Ayrıca hangi konu ve alanda olursa olsun faşizmin karşısında gerilememek, korkunun tutsağı olup rezilce diz çökmemekle sınırlı bir direniş de olmamalı bu. Hitler özentisi muktedir ve yalakalarının elinden “köpeksiz köyde değneksiz dolaşma” rahatlığını alacak karşı atakları da içermeli. İşte o zaman görürüz “el mi yaman yoksa bey mi…”.



 



Kürdistan’da hendekler ve barikatların arkasında mevzilenmiş emekçi halk direnişi, bugün işte bunu yapıyor. Gerilemek, diz çökmek, aman dilemek yerine canını dişine takmış direniyor. Bunun karşı kutbunda ise Doğan Medya denilen çirkef çukuru ile Beyaz denilen zavallının “Ayşe öğretmen vak’ası”nda sergiledikleri omurgasızlık var.



Zaten bir zamanlar AKP’nin ideolojik-siyasi hegemonyasını kurmasına cürümlerinden büyük katkıda bulunan 2. Cumhuriyetçi liberal budalaların oynadıkları rolü, özellikle 1 Kasım’dan sonra korku ve panik içinde AKP’nin ayaklarına kapanıp alçalma yarışına çıkan Ertuğrul Özkök, Doğan Medya, Boydak Holding, TÜSİAD patronları, Ahmet Hakan, Beyaz gibi korkaklar almış durumda. Tayyip zorbası ve tetikçilerinin tehditleri karşısında yerlere kapanıp köpekleşerek bunlar, tüm toplumu korkutarak sindirip teslim almanın peşinde koşan Hitler özentilerinin “karşı durulmaz bir güç” olarak algılanmasına hizmet ediyorlar.



 



Ancak “Ayşe öğretmen vak’ası”nın gösterdiği başka bir şey daha var: Asıl korku içinde olanlar bu hayasız zorbalar!.. Kürtler dışında herkesi sindirip her şeyi denetim altına aldıklarını zannettikleri bir anda ekranlardan kendini duyuran naif bir ses bile bunları allak bullak etmeye yetiyor!..



 



Kürt illerinde aylardır sadece dizginlerinden boşanmış teröre değil açlığa, susuzluğa, doktorsuzluğa ve hepsinden acısı yalnızlığa rağmen direnen Kürtler gibi o ses ve hemen ertesi gün o sesi büyütmeye soyunan kadınların varlığı, faşizmin hiçbir zaman kadir-i mutlak bir egemenlik kuramayacağını hatırlatıyor. Bunlar, tutulması gereken yolu gösteriyorlar aynı zamanda.



 



[Alınteri'nin 15 Ocak tarihli 17. sayısının başyazısıdır]