Avrupa'nın en yüksek binasını dikiyor Türkler. Moskova'da ilk karın ağartmaya başladığı şantiyede, sıfıra düşmüş termometreye aldırmadan koşturuyor işçiler. Nasırlaşmış elleriyle 448 metrelik binayı yükseltiyorlar. Rus işveren dudak ısırarak bakıyor, Türk müteahhit haklı bir gurur yaşıyor. İşçiler devasa inşaatın içinde karınca gibi, dur durak bilmeden çalışıyor. Nedense benim içimde gururdan çok acıma duygusu ve hüzün var. 'Bir Türk dünyaya bedel' coşkusu değil, 'Ne zaman insanımızın yaşam kalitesi yükselecek' kaygısı kafamda...
Bir taşeron anlatıyor, "Günde en az 12 saat çalışıyorlar" diyor. "İki haftada, bazen ayda bir gün izin yapmak normal karşılanıyor. Düz bir işçi ayda en az 700-800 dolar alıyor. Kalacak yer, yemek işverenden. En fazla 100-200 dolar harcarlar. Ayda 500 dolar biriktirmek bir Türk işçisi için iyi para sayılır."
Yıllardır Rusya'da sayısını hatırlayamayacağım kadar çok inşaat projesinin açılışına katıldım. Her yanı Türk ve Rus bayraklarının donattığı, 'Rusya'ya damgamızı vurduk' coşkusunun yaşandığı, devlet erkânının hazır bulunduğu törenler... Beni her zaman bu pırıltı değil, işçilerin o 'büyük gün' yaşadıkları hüzün etkiler. Binanın her çivisinde emeği olan işçilere, 'görüntü bozulmasın' diye ayak altında dolaşmamaları tembih edilir. Sadece bir avuç işçi, ellerinde Türk bayraklarıyla misafirleri selamlamak ve milli duyguları körüklemek için 'vitrin' niyetine öne çıkar. Ama ahalinin sevinçle kurdela kestiği gün, 'Harç bitti, inşaat paydos' denilen işçilerin çoğu, 'Acaba yeni bir iş var mı? Yoksa memlekete mi döneceğiz' kaygısını derinden yaşar. Eliyle büyüttüğü kızını ellere gelin verir gibi yaşarlar o günü işçiler. Marx'ın 'yabancılaşma' ile neyi kastettiğini o gün daha iyi anlarız.
Çalışırlar. Sadece çalışırlar. 12 saat, bazen 20 saat. Saat gibi. Tik tak. Gece-gündüz. Yaz-kış. "Ruslar hem daha fazla ister, hem de gözleri saatte çalışır, mesai bittiği an bağlasan durmaz" diye yakınır taşeronlar. "Bizimkiler iş bitene kadar aslanlar gibi çalışır. O yüzden bu kadar zahmete katlanıp Türkiye'den işçi getiriyoruz" derler. Patronunun "Hafta sonu gel, işleri bitirelim" isteğine, "Oğlumu sirke götüreceğim, kusura bakma gelemem" diyen bir Rus muhasebecinin lafı aklıma gelir: "Siz Türkler aslanlar gibi değil, eşekler gibi çalışıyorsunuz!"
Ama 'yoksulluk' başa beladır işte. Mısır'ın piramidine taş taşıyan kölelerin modern zamanlardaki izdüşümünü bulursunuz Rusya şantiyelerinde. Eş-yavuklu, çoluk-çocuk geride bırakılır, ekmek parası uğruna yollara düşülür. 'Ne iş olsa' yapılır. Yıllardır 'Bir Türk dünyaya bedel' diye Türk'e Türk propagandasıyla uyutulan, mesleksiz ve geleceksiz bırakılan, 'zenginlik üretmek' yerine laf üretmekle vakit geçirilen bir memleketin evlatlarıdır burada ölesiye çalışan işçiler. İnşaat şirketlerimizin dağları taşları inleten başarı öykülerinin temel taşı, Türkiye'de işsiz oturacağına burada her maaşa fit olup çalışan kavruk, nasırlı elli, eğitimsiz, çaresiz köylü işçilerdir.
Rusya'nın ilk kez tanıştığı 'yüzde 100 Türk malı' inşaat teknolojileri, kalıp teknikleri de, Batılı şirketlerin gıptayla baktığı müthiş yetenekli, donanımlı inşaat yöneticileri de bizdedir; bir lokma ekmek için eksi 20 derecede soluksuz çalışmaya mahkûm vasıfsız işçiler de... Bir yanda gıpta edilen Batı'yı donunda sallayacak bir 'üst düzey' birikim; öbür yanda köle hayatından biraz hallice çalışıp yaşar gibi yapan işçilerin 'üçüncü dünya' manzaraları. Kendi cennetimizi ve cehennemimizi bir arada yaşarız. Türkiye'nin gülen ve ağlayan yüzü yan yanadır bu şantiyelerde.
Dünyayı Türk işçi ve mühendislerinin emeğiyle yükselen eserlerle doldurdukça tabii ki göğsümüz kabaracak. Şu yoksul memlekete aç biilaç oturanlara gurbetten ekmek getiren elleri sarılıp öpeceğiz. Ama zavallı işçilerin ayda 500 doları memleketinde değil, ancak gurbette bu kadar ağır bedel ödeyerek kazanabilmesiyle kızaran yüzümüzü gizleyemeden... Orada aş ve umut bulana kadar, buraların piramitlerine taş taşımaya devam edeceğiz. Sırtımızda yoksulluğun kırbacı şaklayarak... Firavun'ları da gurbette değil, içimizde arayarak...
Suat Taşpınar (Radikal)