Kandil röportajları -I-

Duran Kalkan: Bazı belgeler ele geçirdik, DAİŞ'in Kobanê saldırısı sadece Kobanê saldırısı değildi...

AGÎRE JÎYAN
Pazartesi, 7 Mart 2016 (10 yıl 1 ay önce)

Alınteri olarak Newroz öncesi Kandil'deydik. Kürt illerinde sürmekte olan katliamların ardından dağın, gerillanın bahar öncesi nabzını tutmayı ve yansıtmayı amaçladık. PKK ve HPG yöneticilerinden henüz yeni katılmış gerillalara, Mahmur Kampı'nın yöneticilerinden özgürlük hareketinin taraftarlarına kadar değişik kesimlerle yaptığımız röportajlardan bir seçkiyi bugünden itibaren yayınlamaya başlıyoruz.



 



Yayınlayacağımız ilk röportaj PKK Yürütme Komitesi üyesi Duran Kalkan'la yaptığımız röportaj olacak. Üç bölüm halinde yayınlayacağımız röportajın ilk bölümünü aşağıda bulacaksınız:



 



Alınteri: Ateşkes dönemini ve sonraki süreci değerlendirebilir misiniz?



 



Duran Kalkan: 1 Kasım seçimi sonrasındaki çatışmasızlığı kaldırmayı ifade ediyorsanız soruyla, o, seçime dönük bir karardı. Bir ateşkes değildi. Demokratik siyasetin talebi üzerine, 24 Temmuz’da AKP’nin başlattığı saldırılarını boşa çıkarmak. AKP’nin gerçek yüzünü kamuoyuna daha iyi gösterebilmek, maskesini düşürebilmek, bu anlamda 1 Kasım seçiminin sakin bir ortamda geçmesine katkı sunmak için 10 Ekim’de çatışmasızlık ilan ettik. Yani bir eylemsizlik kararı denebilir buna. Bize saldırılmadıkça biz de eylem yapmayacağımızı taahhüt ettik. Seçime öyle gidildi.



 



Seçimden 20 gün önceydi zaten. Bu karar 1 Kasım’da seçimin daha rahat gerçekleşmesine katkı sundu aslında. AKP’nin bütün saldırılarına, ortamı gerginleştirmesine, özellikle Kürdistan’da, Türkiye’nin metropollerinde, o mahallelerde emekçilerin, Kürtlerin, Alevilerin yoğunlukla toplandığı ilçelerde her türlü baskıyı artırmasına rağmen gene de seçim yapıldı 1 Kasım’da.



 



Aslında 1 Kasım’dakine çok seçim denmez. Seçim diyeceksek de onun gerçekleşmesinde bizim tutumumuzun belirleyici rolü oldu.



 



Seçimden sonra hem seçim sonuçlarını hem de AKP iktidarının yaklaşımlarını değerlendirdik. Zaten seçimden hemen sonra 1 Kasım gecesi tutumlarını açıkladılar. 2 ve 3 Kasım’da hem Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan hem Başbakan Ahmet Davutoğlu seçimde ortaya çıkan sonuçlara göre siyasetlerinin ne olacağını somut ifade ettiler. Ayn zamanda pratikleştirdiler de onu.



 



Biz de 3-5 Kasım günleri arasında PKK Yürütme Komitesi toplantısı yaptık ve bu durumu değerlendirdik. Olumlu bir yaklaşım olsaydı belki eylemsizlik durumunu, çatışmasızlık durumunu devam ettirebilirdik bir süre; fakat baktık ki öyle bir durum yok. İmha amaçlı saldırıları hem artırıyorlar hem de 'yok edeceğiz' diyerek her türlü saldırıyı yürüteceklerini açık söylüyorlar. Bunun üzerine,10 Ekim’de ilan ettiğimiz eylemsizlik durumunun artık bir anlamı kalmadı. Yani bir anlamının kalmadığını dolayısıyla bize dönük saldırılar karşısında direneceğimizi açıkladık. Direnme ilan ettik. Durum bu. Bu bir ateşkes değildi. Ateşkesin kaldırılması olmadı. Aslında öncesinde bir ateşkes vardı tabii.



 



2013 Newroz’unda ilan edilen ateşkes…



 



Tabii daha önce 2013 Newroz’unda ilan edilen ateşkes vardı. Newroz öncesi İmralı’da Abdullah Öcalan’ın çağrısı oldu. Biz o çağrıya binaen hem elimizdeki esirleri bıraktık hem ateşkes ilan ettik. Hem de belirlenen eylem planına uyacağımızı, eğer plandaki hedefler karşılıklı gerçekleştirilir, taraflar ona uyarsa bunun bir gereği ve parçası olarak güçlerimizi Kuzey Kürdistan’dan sınır dışına çekeceğimizi beyan ettik. Ondan sonra çekiliş sürecini de başlattık.



 



Fakat AKP taahhütlerine, kararlarına uymadı. Üç aşamalı bir eylem planı vardı. Birinci aşama, genel mutabakat-çift taraflı ateşkes. Bazı komisyonların kurulması Mecliste ve Meclis dışında Hakikatları Araştırma Komisyonu, süreci İzleme Komisyonu gibi, gerillanın çekilmeyi taahhüt etmesiydi.



 



İkinci aşama, gerilla sınırın dışına çekilecek, buna karşılık siyasi arenada da anayasal ve yasal değişiklikler olacak. Kürt sorununun çözümünü öngören bir dizi demokratik reform yasal ve anayasal düzeyde gerçekleşecek. Bu da Haziran başından Ekim’e kadar, güze kadar öngörülmüştü.



 



Bu ikisi gerçekleşirse, taraflar üzerine düşenleri yerine getirirlerse o zaman yeni bir durum ortaya çıkmış olacaktı. Zaten gerilla sınır dışına çıkmış, Türkiye’de anayasa değişmiş, yasalar tümüyle demokratik reformdan geçirilmiş olacaktı. O yeni ortaya çıkacak duruma göre de üçüncü aşamada normalleşme gerçekleşecekti. Yani ondan sonra işte sistemin örgütlendirilmesi ve yürütülmesi olacaktı ortaya çıkan yasal düzene göre. Gerillanın durumu da diğer şeyler de hep o temelde normalleştirilecekti.



 



Birinci aşamaya biz uyduk. Hatta ikinci aşamanın bir bölümünü birinciye çektik. Gerillanın bir kısmını, ilk gruplarını daha birinci aşamada çıkarttık. AKP birinci aşamaya uymadı. Zamanlamaya uymadı her şeyden önce. “Haziran başına” dedi, sonra “yok Haziran sonuna kadar”... Sadece  çatışmasızlığa uydu. Resmi ilan etmese de orduya emirler verdi. Askeri harekatı durdurdu. O süre için tabii. Sonra yeniden başlattı.



 



Fakat mesela komisyonların oluşmasının içini boşaltı. Göstermelik bazı komisyonlar oluşturulmaya çalışıldı ama tarafların ortak oluşturduğu komisyonlar değildi.



 



Ondan sonraki ikinci aşamaya yani gerilanın çekilmesi aşamasına bu eksikliklere rağmen biz geçtik. Onu başlattık ona rağmen. Belki kolaylaştırıcı olur diye. Fakat AKP hiç öyle yapmadı. Hiçbir değişiklik yapmadı. Ne Anayasa’da bir değişiklik yaptı ne de yasalarda reform diyebileceğimiz değişiklikler yaptı. Hiçbir şey yapmadı.



 



Ondan sonra ucuz bir biçimde şuna dayandık: Gerilla çekilsin!.. Hatta “cehennemin dibine gitsinler”, Bülent Arınç öyle demişti. Dahası silahları bıraksınlar, çekilme de yetmez. Yani kendi üzerlerine düşen siyasi reform hususlarında taahhüt ettikleri hiçbir görevi yerine getirmediler. Onun üzerine biz durdurduk tabii çekilişi.



 



2013 böyle geçti. 2013 sonunda zaten yolsuzluklar, şu bu ortaya çıktı.



 



2014 süreci de biliniyor. 2014’te bu DAİŞ’ in saldırıları gelişti Irak’ta Suriye’de. Ona dayanarak bizi zorlayacağını sandı AKP. Arkasından 15 Eylül’de DAİŞ Kobanê saldırısını başlattı.



 



Şimdi anlaşılıyor ki -bazı belgeler ele geçirdik, kamuoyuna da yayınlandı-, aslında bu sadece bir Kobanê saldırısı değilmiş. “Çöktürme eylem planı” denen bir plan doğrultusunda Irak’ta, Suriye’de ve Türkiye’de PKK’ye, Kürt özgürlük direnişine karşı yürütülecek saldırılar planlanmış. DAİŞ in Kobanê’ye saldırısı onun bir parçasıymış. Diğer parçası, KDP ile AKP ilişkileriymiş. Güney’de PKK yi kuşatmak üzere. Öbürü ise Kuzey Kürdistan’da topyekün Özel Savaş Konsepti temelinde yürütülecek saldırılarla PKK’nin imha ve tasfiye edilmesi.



 



Buna Sri Lanka Modeli diyorlar. Tamil halkına ve gerillasına yöneltilen o ezici saldırıların bir benzeri. Yani 2013’de, 2014’de ateşkese sözde razı olarak seçimleri kazanıp iktidarını sağlamlaştırdıktan sonra AKP Hükümeti, Ergenekocularla da anlaşarak tam bir mutabakat halinde topyekun özel savaş konseptini gündeme getirip ezme ve tasfiyeyi planlamış. Çöktürme denen şey bu ve bunun da başlangıç tarihi olarak öngördükleri son tarih 7 Haziran 2015 seçimleri.



 



Ondan önce 2014 ve 2013’te seçimleri kazanmış. Ateşkes konumuna dayanarak 7 Haziran 2015 seçimlerini de kazanıp tamamen kendini kurumlaştırmış sayıyor, iktidarını sağlamlaştırmış oluyor, önünde engel Kürt özgürlük direnişi, onu da ezerse artık 2023 hedefini garantlemiş olacak. O doğrultuda bir topyekun saldırı planı var.



 



Aslında Kobanê bunun başlangıcıdır. Kobanê’de DAİŞ Rojavalı Kürtlerin özgürlük direnişini ezerse, bu Kobanê’yle sınırlı kalmayacak, Rojava devrimi tasfiye olacak. Yani Rojava Kürdistanı’nı bölmüş ve ezmiş oluyor. Ondan sonra parça parça Afrin ve Cizire’ye saldırıp yok edecek. Zaten T. Erdoğan o zaman ne dedi: “Kobanê düştü düşüyor, arkasından sıra Afrin’e gelecek”. Rojava devrimini tasfiye ederse, arkasından 7 Haziran seçimini de kazanırsa 8 Haziran 2015 te Sri Lanka’nın Tamil’e saldırısına benzer topyekün özel savaş konseptinde saldıracak.



 



Plan budur. Bundan şüpheleniyorduk biz. Böyle bir plan dahilinde hareket ettiğinden şüphe duyuyorduk, öyle izlenimler ediniyorduk ve biz de şu kanaate ulaşmıştık: Eğer 2015 7 Haziran seçimini kazanırsa ertesi gün en ağır imha ve tasfiye saldırısı başlayacak.



 



O bakımdan, öncesinde birkaç şeyi önemsedik. Bir, Kobanê direnişini önemsedik. AKP ve DAİŞ ittifakı ne olursa olsun Kobanê’de yenilmeli. Bu başarıldı. 2015’in Haziran’ında Kobanê direnişi tam zafer kazandı. Cizire’yi etkiledi. Rojava özgürlük devrimi her türlü saldırıyı kırarak bir zafere ulaştı.



 



İkincisi, AKP’nin maskesini düşürmek üzere önder Apo’nun 2014 Kasım’ında gündeme getirdiği barış ve demokrasi müzakere süreci taslağı temelindeki girişimdi. Onun amacı şuydu: Yani bir seçim öncesindedir, AKP en zayıf durumda. Seçimi kazanıp iktidarını sürdürmek istiyor, o zaman gerçek niyeti ne ancak o zaman açığa çıkarılabilir. Böyle bir sürece en makul müzakere programını dayatırsan, eğer karşı tarafta çözüme yaklaşacak milyonda bir eğilim varsa bunu kabul eder, o yönlü bir gelişme olur. Kabul etmiyorsa, demektir ki hile yapıyor. Maskesi düşer açığa çıkar. Seçim sürecini bu biçimde değerlendirmeyi ifade diyordu o girişim. Bir netleştirme girişimiydi. Biz buna evet dedik.



 



Önce bazı maddelerin içeriği bizi çok tatmin etmedi, tartıştık kendi içimizde. Bir iki sefer şey de gönderdik, “biz bunu kabul edemiyoruz” diye... Fakat daha sonra baktık ki, içeriğinden çok bu anlamı önemli. Yönetim olarak tartıştık, dedik ki bunun içeriği çok önemli değil. Bu girişimin kendisi önemli. Karşı tarafı netleştiriyor, yani maskesini düşürecek. Gerçekten milyonda bir demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümünü isteyen bir şey varsa evet diyecek. Demezse bilelim ki hepsi hiledir. En büyük kazanım o zaman AKP nin maskesini düşürmek olur dedik. Onun üzerine vazgeçtik o tür şeylerden, biz dedik her şeyi kabul ediyoruz. Olduğu gibi imzalıyoruz İmralı görüşmelerinde ortaya çıkan sonucu. Bu güçlendirdi elini Önder Apo’nun.



 



Öyle olunca, Kürt tarafı bütünlüklü olarak işte o taslağa evet deyince, o da 28 Şubat’ta Dolmabahçe’de ilan edilince, o zaman AKP eski durumu sürdüremez hale geldi, maske düştü. Sanki hükümet biraz o durumu sürdürmekten yana gibiydi, onu belirtelim. Görüşmeler yapıyorlardı, İmralı’da masa kuruyorlardı, Önder Apo’nun özgürlüğü, gerçekten de heyetler oluşturma yönünde çok yetkin bir yaklaşımları yoktu ama yine de durumu idare eden bazı yaklaşımları vardı. İşte Dolmabahçe’de Başbakan yardımcısı oturdu HDP’nin İmralı’ya giden heyetiyle birlikte açıklama yaptılar. Buna Tayyip Erdoğan müdahale etti. Tayyip Erdoğan kendi adına mı müdahale etti devlet adına mı müdahale etti, kim adına müdahale etti bilemeyiz ama Erdoğan müdahale etti ve bu süreci durdurdu, bozdu.



 



Ondan sonra tek bir görüşme, 5 Nisan’da seçim hazırlıklarını tartışan görüşme oldu. Daha sonra HDP heyetinin önder Apoyla herhangi bir görüşmesi olmadı. Aslında Nisan başından itibaren Tayyip Erdoğan 'Kürt sorunu yok' diyerek, 'hiç görüşme yapmıyoruz' diyerek, İmralı’daki hatta Oslo’daki görüşmeleri inkar ederek, yaklaşımıyla süreci durdurdu, bitirdi.



 



Biten süreç, 2013 Newroz’unda ilan edilen ateşkes süreciydi. Ateşkesi resmen ve fiilen Tayyip Erdoğan 2015’in Nisan başında bitirdi. O bitirmedeki hesabı şuydu: Artık işte Nisan-Mayıs, seçime iki ay kalmış, mecburen PKK seçim siyaseti izleyecek, ateşkes bozulsa da yani savaşla yapabileceği bir şey yok. Böylece seçime çatışmasızlık ortamında gidilecek, nasıl olsa seçimde kendileri kazanacaklar, ondan sonra seçimde elde ettikleri başarıyla Ekim’de MGK toplantısında kararlaştırdıkları topyekun özel savaş konseptini bütünlüklü olarak uygulamaya koyacaklar, bir saldırı başlatacaklardı.



 



T. Erdoğan’ın planı kesinlikle buydu. 7 Haziran seçiminde bu temelde bir başarı kazanmak için yoğun bir çaba da harcadı. Şiddeti geliştirdiler, dikkat ederseniz HDP’nin seçim çalışmalarını engelleyebilmek için her şeyi yaptılar. HDP’nin il ve ilçe büroları bombalandı. HDP’liler Karadeniz’de, Orta Anadolu’da, Ege’de miting yapamadılar. Adana, Mersin il binaları bombalandı. Kürdistan’ın çeşitli yerlerinde toplantıları basıldı. Konvoylarına saldırı oldu. Varto’da, diğer yerlerde... En son 5 Haziran’da yani seçimden iki gün önce Amed’de DAİŞ saldırıyor adı altında HDP mitingine dönük bir katliam girişiminde bulunuldu.



 



O çok tehlikeli bir girişimdi. Biz o girişimi sonrasıyla birlikte şöyle değerlendirdik: T. Erdoğan anladı seçimi kaybedecek. Anketlerden o durum çıktı. Aslında Diyarbakır HDP mitinginde büyük bir katliam yaparak seçim zeminini ortadan kaldırarak seçimleri erteletmekti (amacı). T. Erdoğan kesinlikle bu karardaydı. Bunun için birkaç sefer şunu söyledi: 'Seçime kan bulaştı.' Yani tartışmak istedi. HDP ve diğer bazı güçler o söze rağbet etselerdi, tartışmaya girselerdi, işte seçim olur mu olmaz mı kaygısına düşselerdi T. Erdoğan hemen erteleyelim diyecekti. Fakat tersi oldu. AKP de çok ilgi göstermedi. HDP de tersine daha fazla seçime sahip çıktı. Onun üzerine T. Erdoğan’ın hesabı, planı bozuldu ve 7 Haziran seçimine gidildi.



 



Dananın kuyruğu 7 Haziran seçiminde koptu, biliyoruz. T. Erdoğan’ın planı seçimle bozuldu. O seçimle AKP iktidarını sağlamlaştırarak 2023 hedefini garantiye almayı hesap ederken AKP seçimi kaybetti, tek başına iktidardan düştü. Şok oldu T. Erdoğan. Aslında Ahmet Davutoğlu o sonucu kabullenmeye razıydı. Daha önceye ben dikkat çekmek isterim. Ahmet Davutoğlu birkaç kez açıklama yaptı. 'Eğer seçimi kaybedersem parti başkanlığından çekileceğim' dedi. Fakat 7 Haziran akşamı Konya’da milletin önüne çıktı, dedi ki, “Birinci partiyiz. Millet bana Başbakanlık görevi verdi, koalisyon kur dedi ve kuracağız koalisyonu”. Öyle geldi Ankara’ya. O sonucu A. Davutoğlu aslında kabul ediyordu. Kabul etmeyen T. Erdoğan ve onun arkasındaki güçler oldu.



 



Biri Devlet Bahçeli’dir mesela. 80 milletvekili çıkarmasına rağmen seçimden sonra hükümetin kurulmaması için Tayyip’ten sonra en fazla Bahçeli çalıştı. Birbiriyle kavga ediyorlar gibi göründüler ama danışıklı bir dövüştü o. O kavga birbirini tamamladı, ortak anlamı hükümet kuruluşu engellensin, yeniden seçime gidilsin ve seçim sonuçları kaybolsun. HDP oy kaybetsin, barajın altına düşsün. Topyekun özel savaş temelinde saldırı yapacak bir hükümet kurulsun Ankara’da. Bahçeli bunu canı gönülden istiyordu.



 



T. Erdoğan ve arkasındaki güçler de (iç ve dış faşist güçler diyoruz buna) Bahçeli de destek verdi, CHP içinden bir kesim de destek verdi. Türkiye’deki diğer faşist güçler de destek verdi. Avrupa Birliği destek verdi. ABD kısmen destek verdi. Halbuki o dönemde T. Erdoğan’ı defterden silmişlerdi. Artık T. Erdoğan ile Türkiye’yi yönetmek istemiyorlardı. Karşıtlıkları o durumdaydı. Fakat hemen durum değiştirdiler. Dikkat edin yeni bir ABD-Türkiye anlaşması yapıldı. 22 Temmuz’da ilan etti A. Davutoğlu.



 



Türkiye ABD ve AB nin onayını aldı



 



ABD, T. Erdoğan’a Türkiye’yi yönetme kredisi vermiştir. Yani onun yönetimde kalmasını kabul ediyor. AB’de de bazı (tavizler) verenler oldu. Aslında 7 Haziran seçim sonuçları reddedildi. Çünkü Türkiye’nin önü demokratik devrim yönünde açılmıştı. Demokratikleşme süreci başlamış oluyordu. Bütün demokrasiye karşı olanlar, demokrasi düşmanı olanlar, faşizmden yana olanlar o sonuçtan korktular. Elbirliği ettiler, T. Erdoğan’a o sonuçları işletmemesini söylediler. T. Erdoğan hükümet görevi vermedi Davutoğlu’na. Hükümeti kurmama görevi verdi. Davutoğlu’da onu yaptı aslında.



 



Hükümetsizlik devam ederken ABD ile anlaşma yapıp, AB’nden de biraz destek alınca 20 Temmuz’da Suruç katliamını yaptırdılar. 24 Temmuz’da da DAİŞ ile savaşa giriyoruz adı altında yeni bir topyekun saldırı süreci başlattılar. Onun kapsamı hem Medya Savunma Alanları'nda ve Kuzey Kürdistan’da gerillaya dönük askeri saldırıydı hem de siyasi alana dönük o siyasi soykırıma operasyonları dediğimiz tarzda yeni bir tutuklama ve bastırma hareketiydi.



 



Aslında 7 Haziran seçimini kazanınca uygulamaya koymayı planlamış oldukları topyekun özel savaş saldırısını 24 Temmuz’da başlattılar. Eğer seçimi kazansalardı onu 8 Haziran’da başlatacaklardı. Seçimi kaybedince, saldırıyı başlatma zemini yaratmak için biraz çalışmak zorunda kaldılar. İç ve dış faşist odakların desteğini almak için. 8 Haziran’dan 20 Temmuz’a kadar bunu yaptılar. Bu çalışmayı yürüttüler, belli sonuçlar aldılar.



 



Ilk Suruç katliamı ile başlattılar. Arkasından da bu saldırı sürecini geliştirdiler. Topyekun savaş konseptinin zeminini yaratılar. Neyle yarattılar. Seçim sonuçlarını işlemez kılarak. Meclisi işletmeyerek. Hükümet kurdurmayarak. Bu bir darbedir. Meclis darbesidir. Seçimle ortaya çıkan meclisi lağvetme diyorlar ya, hükümeti düşürmeye darbe demiyorlar mı, meclisi işlemez kıldırdılar. 24 Temmuz’da böyle bir darbe saldırısıyla yeniden seçimi gündeme getirdi. 1 Kasım seçim filan değildi aslında. Demin de ifade ettim ya, o kadar baskıyla, şidddetle HDP'nin bütün çalışma imkanlarını yok ederek… 200 e yakın büroları yakıldı faşist çeteler tarafından. 1 Kasım’da seçim kararı aldıkları süreçte saldırılar daha çok arttı bütünüyle. Büroları yaktılar, Ankara katliamı oldu…



 



(Yarın: HDP 7 Haziran sonuçlarını doğru okumadı)