Sur’un, Amed’in yerine bir AKP şehri kurulacak oraya. Ama biz o şehri yıkarız!..
PKK Yürütme Komitesi üyesi Duran Kalkan'la yaptığımız röportajın 2. bölümünü yayınlıyoruz:
Alınteri: 1 Kasım seçim kararı alındıktan sonra yoğunlaşan saldırı ve katliamlar karşısında HDP rolünü yeterince oynadı mı? Biz o süreçte HDP’nin 7 Haziran başarısının baş dönmesini yaşadığını, parlamentarist çizginin dışına çıkamadığını, yeni koşulları ve saldırıları göğüsleyecek bir duruşa geçemediğini düşünüyoruz. Sonrasında Cizre, Silopi gibi yerlerde ablukanın başladığı günlerde bile hala kıpırdamayan, hantal bir duruş sergiledi. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Duran Kalkan: Şimdi HDP’ye saldırı çok yoğun oldu. Yani haksızlık yapmamak lazım. Normalde mesela 5 Haziran Diyarbakır mitingine saldırı bile bir parti için seçime girmeme nedeniydi. Çekilebilirdi seçimden. Yine Adana, Mersin bürolarının saldırıya uğraması ağırdı. Yani 7 Haziran seçiminden önceki baskılar da ağırdı. Fakat 7 Haziran sonrasında onun kat kat fazlası oldu. 200’e yakın büro biliyorsunuz yakılıp yıkıldı. Yöneticileri yaralandı, vuruldu. Bir sürü tutuklama oldu. Linç kampanyası uygulamaları yapıldı bütünüyle.
Ama çok daha önemlisi, 20 Temmuz Suruç katliamı, 10 Ekim Ankara katliamı... Bunların her ikisi de kitleyi sindirip korkutma, HDP’den uzaklaştırma amaçlı saldırılardı. Ve DAİŞ’le filan bir alakası yok. DAİŞ üstlenmedi bu saldırıları şimdiye kadar. Sadece T. Erdoğan ve A. Davutoğlu diyor 'bunları DAİŞ yapmıştır' diye. Aslında HDP’nin 24 Temmuz’dan sonra seçime girip giremeyeceği tartışmalı hale geldi.
Böyle bir ortamda seçime girilir mi girilmez mi... bunu birçok çevre tartıştı. Galiba kendileri de tartıştı. Fakat başka çare yoktu. Seçime girmemesi bir şey kazandırmayacaktı. Yani doğru tutum seçime girmeme olamazdı. Ben bunu net söyleyebilirim kendi görüşümüze göre. Fakat onun dışında yapılması gerekenler var mıydı? Evet. O konuda seçime girerek yanlış yapmadı. Doğruyu yaptı ama seçim öncesi süreçte her zaman doğru politika izledi mi? O tartışmalı. Biz de onu tartışıyoruz.
Aslında o konuda en büyük yanılgıları nerede oldu; 7 Haziran seçim sonuçlarını doğru değerlendiremediler. Yani o sonuçları siyasete nasıl dönüştürecek? O sonuçlar kendisine nasıl bir siyasi görev ve sorumluluk yükledi? O görev ve sorumlulukları nasıl bir günlük politikayla hayata geçirecek? Bunlara doğru ve tam yanıt veremedi. Seçim sonuçlarını doğru okuyamadı bu anlamda. Böyle diyebiliriz. Doğru okuyamadı.
Niye doğru okuyamadı? Halk, millet AKP’ye görev verdi dedi. “AKP’ye iktidar olma görevi, bize ise muhalefet yapma görevi verdi”. Bu yanlıştı. Millet, AKP’yi iktidardan düşürmüştü. HDP’nin ise oyunu ikiye katlamıştı. Türkiye’nin yönünü demokrasiden yana belirlemişti, yöneltmişti. Bu konuda da HDP’ye sorumluluk vermişti. 'Sen yürüteceksin bunu' demişti. Daha büyük bir cesaret ve çabayla siyasi süreci belirleyecek aktör olması gerekirken geri çekildi. O kesinlikle süreci okuyamamadır.
Dolayısıyla 7 Haziran seçiminde aldığı oyların içerdiği siyasi gücü işletemedi. Bitirdi yani, pratiğe dönüştüremedi. Böylece aslında faşist cephenin yeniden T. Erdoğan'a şans tanıyan 24 Temmuz ve 1 Kasım darbelerini hazırlayacakları bir sürece zemin sundu. Onu engelleyemedi.
Oysa ki HDP 7 Haziran seçim sonuçlarını doğru okusaydı, görev ve sorumluluklarına doğru sahip çıksaydı, öne çıksa, bir demokrasi programı sunsa, bütün partileri demokratikleşme programı gibi bir yönelime çağırsalardı, buna dayalı anayasal-yasal reformlar önerselerdi, belki başarılmazdı. Yani biz bunları böyle değerlendirdik, bunu şimdi ifade ediyorum. Bunlar bizim partimizin 10 Haziran 2015 günü yaptığı seçim sonuçları değerlendirmesi toplantısının kararlarıdır. Benim kişisel görüşlerim değil. Biz bunları böyle ifade ettik, değerlendirdik ama şöyle bir sonuca varmadık. Bütün bunları yaparsa HDP gerçekten de süreci yönlendirir. AKP’yi CHP’yi peşine takar, böyle bir demokratik siyasal reformu geliştirebilir. Yok, böyle bir görüşümüz yoktu. Yani bu başarılı olmayabilirdi. AKP, CHP buna girmeyebilirdi. Ama o zaman da şeyimiz şuydu; öyle bir durumda AKP, CHP buna girmese, HDP öyle bir demokrasi programıyla demokratik siyaseti işletemese bile toplum üzerinde müthiş etki yapabilirdi. Belki hükümet kuramaz, siyasi süreci yönlendiremezdi ama oyunu en az ikiye üçe katlardı.
HDP’nin yürüteceği o siyaset, Türkiye toplumunda çok büyük oranda destek görürdü. Onu barışla, demokratik siyasetle ustaca da birleştirdiği zaman oradan müthiş bir destek çıkardı. O zaman çok güçlü hale gelirdi.
İşte 1 Kasım’da seçim kararı aldılar ve uyguladılar. Böyle bir ortamda seçim yapmaya kalksa Tayyip Erdoğan ve AKP, HDP biraz önce belirttiğim doğru siyasetiyle oy oranını ikiye üçe katlardı. Kesinlikle biz ona inanıyoruz. Etkili doğru siyaset olacaktı o. Oysa öyle olmadı. Yani sürecin demokratik siyasi cepheden aktif, etkili yürütülememesi bu karşı faşist darbeye zemin sundu, fırsat verdi. Onun için AKP hızla kendini toparlayabildi. MHP’yle, iç faşist güçlerle, dış faşist güçlerle ittifak yaparak 24 Temmuz’da saldırı yapma fırsatını buldu.
Dikkat edelim, 7 Haziran 24 Temmuz arası bir buçuk ayda saldırı yapacak pozisyona geldi. 7 Haziran yenilgisinin sonuçlarını bir buçuk ayda değiştirebildi. Daha önce kararlaştırdıkları 30 Ekim MGK toplantısının aldığı topyekun savaş konsepti kararını uygulayamaz duruma düşmüşlerdi. Onu uygulayacak hükümet ortadan kalktı. O bir buçuk aylık manevrayla saldırı yapma zemini buldu.
İkincisi, bunun devamı olarak şunu söyleyebilirim. 24 Temmuz saldırısı oldu, arkasından Suruç ve Ankara katliamları geldi. HDP’ye o kadar linç girişimleri oldu. Bu kadar saldırı gündeme gelince HDP bunun nerden kaynaklandığını da doğru değerlendiremedi.
Şundan kuşku duyan oldu: Acaba PKK direniyor da onun için mi bu saldırılar oluyor? Bize bunu söyleyenler bile çıktı. Biz dedik, insaf ya, bu kadar da olmaz! Bizimle ilgili bir şeyi yok. Bunları yapanın biz olmadığımızı, AKP nin, faşist güçlerin yaptığını anlatabilmek için gerçekten de kırk dereden su getirdik. Öyle bir çaba oldu. Bunu siyasi zayıflık olarak değerlendiriyorum.
7 Haziran sonuçlarının siyasi içeriğini doğru okuyamayan, değerlendiremeyen yaklaşım, bu sefer faşist saldırı gündeme gelince o saldırı ortamını da doğru değerlendiremedi. O faşist saldırıya karşı gelişen direnişi de doğru değerlendiremediler. O direnişle birleşmede zorluk yaşadı. Yani adeta direniş dursun, AKP’nin gündemleştirdiği seçim çalışmasına yönelinsin... Oysa ki öyle yapılsaydı HDP adım atamazdı. En küçük bir seçim çalışması yürütülemezdi … Dolayısıyla seçime giremez, oy da alamazdı. 1 Kasım’da seçime girdiyse, seçim barajını da aştıysa, bütün bunların hepsi 24 Temmuz saldırısına karşı geliştirilen direnişin sayesindedir.
Bazıları diyor ki o direniş HDP’yi geriletti, zayıflattı, daralttı. Bu yanlıştır. Ben bunu net ifade edebilirim. Yani kanıtlayamayız tabii, geçmiş süreçtir. Ama birçok olaya bakarak da bunun doğruluğunu değerlendirebiliriz. O direniş olmasaydı barajın altında kalacaktı HDP. AKP’nin bir hesabı oydu işte. Yani böyle bir direniş olabilir diye beklemiyorlardı, hesap etmediler. Bir şeyler yapmaya kalksa PKK, HDP ve diğerleri karşı çıkarlar, engellenir, dolayısıyla ben saldırırım bastırırım sanıyordu. Direniş olunca bastıramadı işte.
Kendisini 1 Kasım seçimlerinde vareden, barajı aştıran şeyin bu direniş olduğunu HDP iyi bilmeli ve sahip çıkmalı. Daha sonra anladılar biraz tabii. Önceki siyasi zayıflıkları düzelten gelişmeler oldu. Farkettiler ki, kendilerini ayakta tutan, her gün şehitler veren halkın sergilediği kahramanca direniştir. O hendekmiş, barikatmış diyerek küçük görülen, hakir görülen, gençlerin, kadınların ölüm pahasına yürüttükleri direniş, aslında demokrasi adına, özgürlük adına, insanlık adına, demokratik siyaset adına ayakta kalan her şeyi koruyan temel güç kaynağıymış. Bu açığa çıktı, bunu gördüler. Sahipleniyorlar, yani mücadele ediyorlar.
Alınteri: Abluka altındaki Kürt yerleşim yerlerine özellikle de özyönetimin açıklandığı yerlerde bir saldırıya başlandı. Asıl amaç Türkiye’de bulunan bütün muhalif kesimleri teslim almaktı. Bu saldırganlığın arka planında başka hesaplar var mı?
Duran Kalkan: Şimdi bu saldırının hedefini doğru tespit edelim. Saldırının hedefi Kürtleri teslim alma değil. Bütün halkı teslim alma, Kürtleri soykırıma uğratma. Yani Kürtler için katmerli. Soykırıma uğrayacak, katliamla, göçertmeyle Kürt toplumu toplum olmaktan çıkartılacak. İşte Master planı diye öne sürdü ya özel savaş planı! Katliamla, sürgünle soykırıma uğramış Kürt toplumunun kalıntılarını asimile ederek Türkleştirmek. Kürtlük böyle soykırıma uğratılacak.
Kürtlere dayatılan soykırım, bütün Türkiye halklarına dayatılan teslim alma. Kürtlere vurarak, faşist diktatörlüğü, despotizmi Türkiye’nin her tarafında uyguluyor. Yani bu diktatörlük saldırısına hiç kimse karşı çıkamaz, özgürlük isteyemez, demokrasi isteyemez, irade kullanamaz. Hükümet, saray diktatörü söyler, herkes bunu kabul eder. Öyle bir sistem kurmak istiyorlar. Yani bu saldırının temel amacı bu.
Gelişen direniş beklenmiyordu. DAİŞvari saldırırım, halk fazla direnemez, gerilla da öyle fazla dahil olamaz, zaten kış koşulları geliyor, kış ortasında sonuca ulaşırım, Planları buydu. Buna göre saldırıyorlardı. Dikkat ederseniz şunu söyleyeyim; saldırılar karşısında direniş olunca, Davutoğlu hala eylem yapıyorlar diyordu. Demek ki beklemiyormuş. Biz şaşırıyorduk. Sen saldırıyorsun, elbette karşıdaki sana karşı direnecek. Bundan doğal ne var? Demek ki ona “direnemezler” denmiş. Sen bunu yap, hemen yağdan kıl çeker gibi bir iki ayda bitireceksin bu işi. Hesap oydu. Ona göre saldırdılar.
Gerillanın hareketi gelişince kırsal alanda, askeri harekat felç oldu. Koparttı gerilla, yolları tuttu. Bölgeleri birbirinden kopardı ayırdı. Bu halkta önemli bir cesaret, moral geliştirdi. Suruç katliamının arkasından Ankara katliamının yarattığı kırılmayı önledi önemli ölçüde. Bunun üzerine ikinci aşamada baktılar ki o özel savaş merkezi, kendi planladıkları gibi değil, karşıda direniş var. Bunun üzerine bu abluka, sindirme (taktiğini), mahalleleri kuşatarak sindirici bir taktiği geliştirdiler. Bu konuda da en çok yurtsever olan, demokrat olan, kendi içinde homojen olan bazı ilçeleri ve mahalleleri hedefleyip oralarda 3-5 günlük, bir hafta on günlük sokağa çıkma yasağı, abluka ve iç baskı uygulayıcı operasyonlar geliştirerek bu durumu tersine çeviririz hesabı yaptılar.
Buna karşı Cizre 10 gün direndi, Nusaybin direndi, Gever direndi. Direniş kırdı bunu. Öyle olunca bütün saldırıyı orduya devrettiler. 14 Aralık’ta Genelkurmay devreye girdi, ordu devreye girdi. Bütün saldırıları Genelkurmay üzerine aldı. Genelkurmay başkanı Şırnak’a geldi, Cizre’ye gitti. Oturdular planladılar. AKP bütün saldırıyı orduya devretti. Erdoğan daha önce Genelkurmay’a gitmişti. Kendisini Genelkurmay haline getirmişti. Bütün olaylara ben karar veririm diyordu. Siyasi irade falan kalmadı, orduya Kürt soykırımı yapma saldırısı devredildi.
Siyaset artık ordunun yaptığı katliamların destekleyicisi durumunda. Siyasi, ekonomik kaynaklarını yaratıyor. Esas güç ordu oldu. Her şeyi yeniden askere devrettiler. Orduya, “ne yaparsan yap en kısa zamanda direnişi ez” talimatını verdiler. Bunun için Almanya’dan da, İngiltere’den de, Fransa’dan da, ABD’den de onay aldılar. Gittiler görüşmeler yaptılar, A. Davutoğlu her tarafı dolaştı biliyorsunuz. Kısa sürede yapmak, öyle etrafa yaymamak kaydıyla böyle bir ezme saldırısını yapmak için yeşil ışık yaktı onlar.
Ordan da aldığı güçle işte bu sefer yeniden bir planlama yaptı ordu. Bu son kuşatma ve ezme saldırıları abluka denen saldırılar bunun üzerine gelişiyor. 14 Aralık’tan bu yana bu temeldedir.
Ordu da bütün gücünü seferber ederek -yerle yeksan etmek deniliyor ya- yaşama dair ne varsa hepsini yok ederek mutlaka sonuç almak üzere bu büyük kuşatma, ezme sürecini başlattı. Onun için de hedefi daralttı. Bir çok alanda direnişler vardı. Hepsinin üzerine gitmeye güçleri yetmeyince seçtiler. Öne çıkan, bütün toplumu etkileyecek, direnişe öncülük eden yerleri seçtiler: Silopi, Cizire Güney hattında. Orta alanda Amed zaten merkez. Doğu hattında kar var, çok fazla bir şey olmuyor, zaman zaman Gever’i vurarak böyle pratiği yürütmek istediler. Ama esas güçlerini bu bazı merkezleri kuşatıp ezerek toplumu sindirmeyi, iradesini kırmayı öngördüler ve en vahşi saldırılar ortaya çıktı.
Bu konuda yani hiç de tahmin etmediğimiz durumlarla karşılaştık. Saldırılar olur diyorduk ama bu kadar olacağını önceden hesaba katmadığımız durumlarla karşılaştık. Bunu açık söyleyebilirim.
Mesela bugün Cizire, Kobanê’den daha çok tahrip olmuştur. Kobanê, Şengal ne? O kadar Amerikan uçağı vurdu. Deniliyordu ki, “Kobanê’de taş taş üstünde kalmadı”. Şimdi Kobanê’yi de görenler Cizire’yi de görenler geliyor, “Kobanê ne, Cizire ne” diyorlar. Bu kadar saldırı yaptı yani, bu kadar tahribat yaptı. Akıl alacak gibi değil. En sonunda da cayır cayır yaktılar.
Alınteri: Peki, bunun gerisinde sizce hangi hesaplar ya da korkular var?..
Duran Kalkan : Evet, bunun arkasında bazı maddi hesaplar, sonuçlar var. Bunları küçümsememek gerekir. Bunu şöyle söylersem daha doğru olur: Suriye’ye yoğun saldırının altında enerji yollarını ele geçirme hesabı yatıyor. Biz bunu çok iyi biliyoruz.
Örneğin, Rusya ile Türkiye bu kadar karşı karşıya gelmeseydi savaşmak üzere… Geçen yıl ve önceki yıl gibi enerji konusunda anlaşmalarını sürdürselerdi, birlikte hareket ediyor olsalardı, ABD’nin Kuzey Suriye’nin tümünü Akdeniz’e kadar şimdiki Suriye Demokratik Güçleri'ne verme yaklaşımı vardı. Türkiye’nin bütün şeylerini oradan koparmak istiyordu. Ne zaman ki Türkiye Rusya ile çatışır hale geldi, Türkiye-Rusya-İran enerji ittifakı parçalandı, dolayısıyla o ittifak Avrupa’yı ve ABD’yi tehdit edemez hale gelince “Fırat’ın batısına geçilemez” dedi. Fırat’ın batısını ABD’nin şimdilik Türkiye’ye bırakmış olmasının altında bu yatıyor. Bunu net söyleyebilirim ben.
Onun gibi Kuzey’de, Cizire’de, Sur’da yürütülen saldırılardan ekonomik kazanç sağlama var. Dozerlerle Kürt evlerini yerle bir ediyorlar, yani o evler artık olmayacak, ona karar vermişler. Sadece uçaklarla vurmadıkları kaldı ama ona gerek yok ki. Top ve tank aynı işlevi görüyor zaten. O düzeyde yıktılar. Şimdi 'yaptıracağız' diyorlar. TOKİ zaten Erdoğan’ın, AKP’nin en üst yönetiminin kazanç kapısı, sömürü ve talan kapısı. Tekrar öyle yapacaklar. O dediğiniz işin bir boyutu.
Fakat tabii diğer boyutlar daha önemli. Soykırım boyutunu görelim. Orada bir tarih var. Bir çok kitapta inceledim. Amed surlarının MÖ 3000 yıllarında yapıldığı söyleniyor. Şimdi 5000 yıllık bir tarih var. Bu Sur dedikleri, Sur değil Amed’dir orası. Yani diğer yerler sonradan olmuş. Amed şehri odur, Diyarbakır belki dışarısıdır. UNESCO insanlık mirasına aldı, biliyorsunuz. O kadar değerli. Tarihi değerleri, kültürel değerleri yıkıyorlar. Soykırım budur işte.
Alınteri: İnsanlık katlediliyor.
Duran Kalkan: Soykırım bu işte. Kürde ait hiçbir şey kalmasın. Evet TOKİ kuracak, oradan maddi kazanç sağlayacaklar ama artık onlar Kürt yapısı olmayacak. Amed gidecek. Bir AKP şehri kurulacak oraya. Onu kimse kabul etmez, edemez, net söylüyorum. Yani biz o şehri yıkarız!..
(Yarın: 40 yıllık mücadele tarihimizde yaşamadığımız ilkleri yaşadık…)