"40 yıllık mücadele tarihimizde ilkleri yaşadık"

Kürt özgürlük mücadelesi, Ortadoğu’da demokrasinin, özgürlüğün, sosyalizmin yolunu açmayı ifade ediyor

AGÎRE JÎYAN
Çarşamba, 9 Mart 2016 (10 yıl 1 ay önce)

(PKK Yürütme Komitesi üyesi Duran Kalkan'la yaptığımız röportajın üçüncü ve son bölümünü yayınlıyoruz)



 



Alınteri: Eylemsizlik kararını kaldırdınız. Şimdiki süreç daha farklı akacak. Açıklamalarınızda “Baharı bekliyoruz” dediniz. Ona dair sormak istiyorum; Bizi nasıl bir süreç  bekliyor, nasıl bir karşılık verilecek?



 



Duran Kalkan: Biz “baharı bekliyoruz” demedik. Beklemiyoruz, mücadele ediyoruz. Hareket olarak da, halk olarak da her yerin özelliklerine göre, her mücadelenin tarzına göre, her zamanın taşıdığı özelliklere göre mücadele etmek durumunda kalıyoruz. Kışsa kışa göre, yazsa yaza göre, şehirse şehre göre, dağsa dağa ya da ovaysa ovaya göre. Bu temelde mücadele ettik, ediyoruz.



 



Bu sene özgürlük mücadelemiz gerçekten de 40 yıllık, direniş olarak da 36 yıllık… 1978 Hilvan direnişiyle başlatabiliriz, 40 yıla yaklaşıyor neredeyse. 1977 Antep katliamıyla PKK silah kullanmaya başladı. Onu belirtebilirim. Bir “intikam direnişi” dendi buna. 18 Mayıs 1977’de Antep’te Haki Karer’in katledilmesinin ardından o katliamın intikamını almak üzere silah kullanmaya başlayan hareket oldu. Ondan önce gençlik çatışmaları içerisinde bireysel olarak PKK grubu içerisindekiler silah kullanıyorlardı ama bu bir örgüt yaklaşımı değildi. Bu gibi şeyler örgütlü filan değildi. Nasıl bir silahlı mücadele, nereye kadar gider, PKK’nin belli değildi.



 



O günden bu yana çok mücadele dönemlerinden geçtik. Yani ‘80 öncesi oldu, ‘80 sonrası oldu, ‘90’lı 2000’li yılları yaşadık. Şimdi bu geçen süreçte, 24 Temmuz saldırıları karşısında bütün bu 40 yıllık mücadeleye katkı sunan, yenilik içeren gelişmeler oldu. Bunu söylemek için bunları izah ettim. Mesela, şehirde ilk defa böyle bir savaş yürüttük. Kış döneminde bu kadar çatışmayı ilk defa yürüttük. Kırsal alanda yürütülen savaşta verdiği kayıptan belki iki kat, belki üç kat fazla kayıp verdi Türk ordusu, polisi, özel timleri bu kış sürecinde. Ölü ve yaralıları ne kadardır açıklansın, bunlar net sonuçlar oldular. Öyle hafif bir savaş değildir. Yüksek yoğunluklu bir savaş yaşanıyor. Bunu, topyekun özel savaş konseptine karşı topyekun direniş olarak da tanımlayabiliriz.



 



Topyekün direniş mücadele düzeyimizi yükseltti



 



Böyle bir mücadele düzeyine ulaştık. Bu yeni gelişmeler, mücadelede tarz, taktik değişimi, yeni açılımdır. Demek ki PKK’nin ve Kürt halkının mücadele rezervleri geniş. Yani bunlarla da bitmiyor. Daha yenileri var. Sorunuza bu temelde cevap verecektim.



 



Bahardan kastımız, bahar olursa imkanlar biraz daha artar, bunu hatırlatmak istedik. Yoksa mücadele şimdi devam etmiyor, o zaman başlayacak değil. Baharda imkanlar daha çok artar, nasıl artar? Kırsallar açılır. Dağ, ova ve şehirde mücadele bütünlüğüne ulaşırız. Kitle-gerilla mücadele bütünlüğüne daha etkili ulaşırız. Kış sürecinde dar imkanlarla bu kadar direnmiş bir hareket geniş imkanlara ulaşırsa direnişi kat kat büyütür. Bunu herkes bilmeli, görmeli. Dolayısıyla da bu direniş büyüyecek. Zaten bunu kendileri de biliyorlar. Yani bizim söylememize gerek yok.



 



Yalçın Akdoğan daha önce ifade ediyordu. İşte kış geliyor, onun için ateşkes ilan edecekler. 10 Ekim’de ilan ettiğimiz eylemsizliği öyle yorumladılar. Halbuki öyle değildi. Biz gerçekten de olabilecekse siyasi bir çözüm süreci gelişsin istiyorduk. Yani olabilecekse. Bunu tıkadılar. Reddettiler. O girişimlerimizi kendilerini aldatma, savaşı zayıflatma yaklaşımı olarak değerlendirdiler. Gerçekte öyle değildi. Saldırdılar onun için. Biz saldırırsak demek ki zayıf durumdalar o zaman yok ederiz hesabı yaptılar. Fakat pratik gösterdi ki, gerçek öyle değil. Ne bizim tutumumuz öyleydi -yani onları aldatmaya dönüktü aslında- ne de kendileri saldırırsa sonuç alabilecek durumdalar. Alamadılar zaten.



 



Şimdi bütün bu süreçlerin sonuna gelindi. Korkuya kapıldılar. Kış sürecinde kentlerdeki bu direniş, Yalçın Akdoğan ve çevresinin bütün hesaplarını, bu planlarını bozdu, yerle bir etti. Şimdi onun için kaygıya kapılmış durumdalar.



 



Kendi içlerinde bazı çevreler çıktılar tehlikeli sürece soktunuz partimizi, hareketimizi diye. Saldıran kendileri. Tabii biz saldırılara karşı daha aktif direneceğiz. Halk direndi zaten. Cizire, Sur birer halk direnişiydi. Gerilla zaten direniyordu. Kürt halkı 7 den 70'e birçok yöntemi kullanarak direniyor. Böyle bir direnişi tüm Türkiye’ye yaymak, bütün Türkiye toplumunun emekçilerinin, kadınlarının, gençlerinin direnişi haline getirmek bizim tercihimiz, isteğimiz. Bunun daha doğru olacağını, hem yük paylaşma hem de özgürlük ve demokrasiye daha hızlı ulaşma gibi bir sonuç yaratacağını düşünüyoruz.



 



Türkiye’ye yayılması görüşümüz bu çerçevededir. Metropollerde mücadele zayıf olunca Kürdistan’daki katliamlara karşı tepki az olunca... eleştirilerimiz bu amaçlı. Yani bu yolu daha da kısaltmak, gerçekten de Türkiye’de yaşayan bütün halkların, emekçilerin, kadın ve gençlerin özellikle özgürlüğünü sağlamak için. Bunun yolu oradan geçiyor. O nedenle çağrı yapıyoruz, davet ediyoruz.



 



Mücadelemizin iki temel ayağı var



 



Çünkü Kürdistan’daki direnişin bir ayağı Kürt soykırımını önlemek, Kürtleri özgürleştirmekse, ikinci ayağı Türkiye’yi demokratikleştirmek, Türkiye’de yaşayan halkları özgür ve demokratik ortamda yaşar hale getirmek için destek vermek, güç vermek, mücadele etmektir. Kürt özgürlük direnişi Kürde ne kadar özgürlük veriyorsa Türkiye’ye de o kadar demokrasi veriyor. Bu nedenle Türkiye demokrasi hareketinin -artık demokratik devriminin, ne dersek diyelim- iki ayağından birisidir. Öyle bir rol oynuyor.



 



Alınteri: Türk ve Kürt halkının birlikte mücadelesini güçlendirmek sınıf hareketinden geçiyor, bu noktada ne düşünüyorsunuz?



 



Duran Kalkan: Toplumun değişik kesimlere ayrılma gerçeğini yani sınıflaşma gerçeğini reddetmiyoruz. Dolayısıyla bu temeldeki örgütlenmeleri, mücadeleleri de reddetmiyoruz. Önemsiyoruz. Mücadelelerin bir parçası olarak, özgürlük ve demokrasi mücadelesinin önemli bir parçası olarak görüyoruz.



 



Ama tabii yeni paradigma şeyimiz de (yaklaşımımızda) dar sınıf yaklaşımını, hem mücadelede hem toplumu keskin bölmeler bakımından çok da doğru görmüyoruz. Bu bir toplumsal gerçeklik ama tek toplumsal gerçeklik değil. Toplumun onun dışında da gerçeklikleri var. Yapıları var. O temelde de mücadeleler sürüyor. Hepsini birlikte görebilmek, çelişkilerin tümünü önemsemek, o çelişkilerin hepsine yönelik mücadelede seferber olmak daha doğru, daha başarılı sonuç veriyor.



 



Bu çerçevede ele alındı mı zaten Kürtler emekçi bir halk. Çok az bir kesimi var işte işbirlikçi burjuva, bilmem tekelciliğin uşağı konumunda. Gerçekten de uşaklık kavramı çok iyi tarif ediyor o kesimi. Onun dışında emekçi bir halk denebilir. Kürdistan’da da öyle, Türkiye’nin metropollerine yayılmış olarak da öyle. Sadece İstanbul’da değil, Çukurova’da öyle İzmir’de öyle. Ama İstanbul çok daha büyük, ifadeleriniz doğru o bakımdan. Türkiye’ye yayıldığı zaman... bu toplum orada birlikte çalıştığı insanlar var yani. Farklı halklardan gelmiş işçiler, emekçiler var. Çok değişik toplumlardan gelmiş ama aynı yaşam statüsünde olan, aynı yerde çalışan insanlar olarak yeni bir toplumsallığı ifade ediyorlar, bir toplumsal kesim... İşçi sınıfı-emekçi kesimler diye ifade ettiğimiz toplumun yüzde 80’inden fazlası olan geniş bir kesim böyle ortaya çıkıyor. Bunların örgütlendirilmesi, eğitilmesi, mücadeleye sevkedilmesi önemli.



 



Yani hangi mücadeleye sevkedilmeli? Olduğu yerdeki mücadeleye de sevkedilmeli, Kürt özgürlük mücadelesine de sevkedilmeli. Ulusal özgürlük mücadelesinden de bu insanlar kopmamalı. Daha etkili, daha sonuç alıcı mücadele edebilmeleri buna bağlı biraz. Ama oldukları yerin mücadele gereklerine göre de mücadele etmeliler. Bu konuda pratik görevler var.



 



Demin belirttim, Kürt özgürlük mücadelesinin bir rolü Kürdistan’a özgürlük getirmekse diğeri Türkiye’ye demokrasi getirmek. Türkiye’deki demokrasi mücadelesiyle Kürdistan özgürlük mücadelesi bu kadar iç içe stratejik bütünlük halinde. Diğer yandan o insanlar ortak yerde çalışıyorlar, ortak kaderi paylaşıyorlar. Dolayısıyla onların her türlü ekonomik-demokratik hak ve çıkar mücadeleleri ortak. Onların bu temelde örgütlendirilip mücadeleye sevkedilmesi önemli, ama şunu öngörmek lazım: Kürt gerçeği kabul edilmeli her yerde. Kürt ulusal kesiminin, ulusal dil ve kültürüyle kendi özgün örgütlülüğünü yaratarak - demokratik özerklik diye tanımladığımız buydu aslında-, öyle bir sistem içerisinde diğer toplumsal kesimlerle, emekçilerle kardeşçe yan yana olurken ama kendi ulusal kültürel kimliğini yaşamasını sağlayacak bir örgütlenme ve mücadele kesinlikle esas alınmalı. Niye? Soykırım uygulanıyor.



 



Kürdistan’a devletin dayattığı kültürel soykırımdır



 



AKP nin 24 Temmuz saldırıları aslında fiili soykırımdır. Katliam ve sürgün. Ama Kürtleri katliamdan da geçiremezler, süremezler de. Yani 25 milyon var en azından Türkiye sınırları içinde. Bu 25 milyon insan ne katledilebilir ne de bir başka yere sürülebilir.



 



Dünyanın dört bir yanına dağıtıldılar zaten. İstanbul başta olmak üzere metropollere dolduruldular. Sadece 1993-94’de o köyler yakılıp yıkıldığında 3,5 milyon Kürt metropollere gönderilmiş. Bu MİT raporlarında var. Şunu söylemek istiyorum, katliam ve sürgünle Kürtler yok edilemez. Asimilasyon ve kültürel soykırım lazım. Bu topluma kültürel soykırım uygulanıyor. Kültürel soykırım uygulanan topluma devrimci sosyalist güçler kesinlikle özgürlük tanımalılar. Örgütlendikleri her yerde kendi kültürünü, dilini, ulusallığını yaşayacakları bir statü tanımalılar. Tanımazlarsa o zaman kültürel soykırımın uzantısı haline gelirler. O nedenle bu belirttiğim önemli.



 



Yalnız böyle bir durum ortak yaşamı ve mücadeleyi kesinlikle engellemez. Onu güçlendirir. O örgütlenmede düz olmayacağız. Faşizm düzlüktür. Sosyalizm düz değildir. Toplumsallık asla düz değildir. Binbir türlü iç içeliği, çok renkliliği, çok çiçekliliği ifade ediyor. Öbür türlüsü faşizmin yöntemi, biz öyle yapamayız. Zorlukla olur biraz ama bu zorlukları aşacak çalışma ve mücadele yöntemlerine ulaşmalıyız. O zorluklar yenilirse oradan büyük zaferler çıkar.



 



Oluşan sistemi 'demokratik ulus' olarak tanımladık biz. Farklı etnik toplulukların her düzeyde bir arada ama kendi ulusal özelliklerini de yaşayarak varolmaları, yeni birlikler oluşturmaları, yeni ulusal kategoriler oluşturmayı gerektiriyor. Önder Apo’nun 'demokratik ulus' olarak tanımladığı teoriyi bence bu temelde ele almak, değerlendirmek önemli. Çözümleyicidir birçok sorun için, anlamlı. Bunlar ihtiyaçtan doğan değerlendirmeler, kavramlar. Savunmalar okunuyor, “yeni teoriler” diye değerlendiriliyor, bence çok öyle görülmezse iyidir. Kürt sorunu gerçekten zor bir sorun. Çözümü zor. Öyle düz ve dar bir yaklaşımla çözümü mümkün değil. Çözüm arıyoruz biz. Önder Apo’nun o kadar çok yoğunlaşması, düşünmesi, yeni kavramlar üretmeye çalışması hep bu zor soruna çözüm bulabilmek için.



 



'Demokratik ulus' kavramı da böyle bir kavram ve bence gerçekliği de ifade ediyor. Yani ulus devlete karşıdır. Ulus devlete herkes karşı çıkmalı. Yani Kürdü inkar edebilmek için Türk tarihi inkar ediliyor. Ulus nasıl tanımlanıyor? “TC'ye vatandaşlık bağıyla bağlı olan” deniliyor. Türkiye Cumhuriyeti daha yüzyıl olmadı kurulalı. Peki Türkler yüzyıldır mı varlar? Ondan önceki tarihleri ne oldu? Türk toplumu gerçekten yok mu? Kürdü inkar edeceğim derken Türk kendini de inkar ediyor. Devlet Türkü inkar ediyor. Bu yanlış bir. İki, ulus eşittir devlet deniliyor. Öyle olur mu? Toplum ayrı, devlet ayrı. Biz okuyoruz. Bütün sosyal bilimlerde, aslında ilahiyatında da öyle, Marksizm’de de öyle, yani toplumsal kategoriler ayrı devlet ayrı bir kategori. Bir baskı ve sömürü gücü. Toplumun içinden çıkmış olsa da, çıktıktan sonra toplumdan kopmuş, üstünde yer almış baskı gücü. Hem Marx hem Lenin ayrı bir kategori olarak tanımlıyor.



 



Ulus devletin kendini ulusun sahibi gibi görmesi mevcut devletlerin en büyük yalanıdır. Toplumlar buna kesinlikle karşı çıkmalı. Sosyalizm buna karşı çıkmadır. Sosyalizm toplumculuktur. Toplumcu mu olacağız devletçi mi? Ulus devletin bize dayattığı devletçiliktir. O devletçiliğe karşı çıkarsak, onun karşılığı toplumculuktur. Yani sosyalizm. Sosyalizmin özü, esası budur. Devlete karşı toplumu varetmek. Demokratik toplumu örgütleyip geliştirmek. Devletin devletle toplumu özdeşleştirme tutumu kesinlikle reddedilmeli.



 



Alınteri: Özyönetime dair düşüncelerinizi alalım son olarak...



 



Toplum olmanın siyasal biçimi



 



Duran Kalkan: Biz özyönetimi -bundan önceki kısımda ifade ettiğim- toplum olmanın siyasal biçimi olarak görüyoruz. Yani demokratik toplum olmak, devlet karşısında toplum olarak varolmak, siyasal boyutta demokratik özyönetim oluyor. Kuşkusuz toplum sadece siyaset değildir. Ekonomisi var, kültürü, tarihi var, hukuku var, özsavunması var. Ama önemli şeyi nedir, siyasetidir. Yani onun yönetimi. Bütün o diğer alanlardaki yaşamı düzenleyecek, koordine edecek bir yönetim gerçeği olmak durumunda. İşte demokratik özyönetim odur.



 



Demokratik özyönetim, toplum olmanın, dolayısıyla özgür olmanın temel biçimi. Bu bakımdan da demokrasinin özü, esası olarak görüyoruz. Demokrasi eskiden yanlış tanımlanıyordu. Halkın oyu deniyor mesela. Halk olarak aldığın nedir? Bir kategoriyi halk (olarak) alırsan, onun (diğer) parçalarını görmezsen, orada bir kesimin iradesi öbürlerinin iradesine ket vuruyor yani. Bu anlamda çoğunluk iradesi demokrasi değildir. Azınlığın haklarının korunması demokrasidir. Bu nedenle merkezi bir yönetim oluşturmak demokrasi değil. Yerel yönetim olmak demokrasidir. Eski zaman demokrasi tanımları artık aşıldı. O feodal despotik düzene karşı mücadelede belki demokrasi olmuştur ama ulus devlet yapısına karşı mücadelede onlar demokrasi olamaz. Onlar ulus devlet diktatörlüğünün ta kendisi zaten.



 



Bunun karşısında demokrasinin iki boyutu var: Bir, azınlığın haklarının korunması, yani çoğunluğun azınlık üzerinde istediğini yaptığı değil, azınlığın kendi kendisini ifade ettiği, haklarını koruduğu bir sistem olması. İki, yerelin irade ve inisiyatif sahibi olması. Yani üstte olanın, genel olanın her şeye hükmettiği değil, yerelden kendi kendini yöneten bir sistemin gelişmesi. Özyönetim bu işte. Özyönetim bunun ikisini de ifade ediyor. Ve demokrasinin özü, esası bu.



 



Örneğin, diyorlar ki seçim yapıyoruz, halkın iradesi çıktı, meclis oluştu, hükümet kuruldu. O zaman her yere hükmedebiliriz. İyi oluştu ama Kürtler de o meclise oy vermediler yani, oy verdiklerini koymuyorsun meclise. Kürdistan’da yüzde 80 hükümete karşı oy çıktı. Şimdi Cizire’yi yok ediyor. Cizire’de yüzde 94 çıktı. Yüzde 94’ü yüzde 6’lık oy eziyor yok ediyor. Bundan daha vahşi bir durum olabilir mi?



 



Bütün Türkiye sınırlarını tek al, ona göre bir çoğunluk belirle, bu olmaz! En alt birime kadar farklı kategoriler düşünüp oralarda demokrasiyi işletmek lazım. Nasıl? Kendi kendini yönetimle. Orada varolanın, yaşayanın kendi kendini yöneteceği bir irade ortaya konulması. Demokrasi budur. Bizim demokratik özerklik dediğimiz de bu aslında. Ya da demokratik konfederalizm dediğimiz de bu.



 



Onun için bu, Kürt sorununu da çözer, kadın özgürlüğü sorununu da çözer, diğer ezilenlerin haklarını da çözer diyoruz. Tabii eğer bu kabul edilirse böyle. Demokratik özyönetimleri esas alarak bütün bu çelişki ve sorunları çözebiliriz. Yerle yönetimler oluyor bu, yerinden yönetim diyelim. Bunu önemsemeliyiz.



 



Gerçekten de bir iş ve rol koordinasyonu olarak toplum yönetimi oluşacaksa, demokratik yönetim diyeceksek ancak böyle oluşur. Sosyalizmin gelişmesi de böyle bir yönetim örgütlülüğünün geliştirilmesine bağlı. Böyle olmadan olmaz. 20. yüzyıl deneyimlerini de bu temelde incelemeli. Sovyet deneyimini de, Çin’i de, diğer yerleri de. Aslında önemli hamleler oldu Sovyetler’de. Ne kadar özgür irade ortaya çıktı, dil, kültür, halk yapıları, etnik yapılar ortaya çıktı, belli düzeyi yakaladılar. Fakat derinleşmedi. Bir yerde durduruldu, ezildi. Çin de öyle. Diğer yerlerin hepsi öyle. Bir düzeye geldi, derinleştirilip sonuca götürülemedi. Onun için zaten çözüldüler. Kendi ideolojileriyle siyasi sistemleri çelişince çöktüler. Yoksa niye çöksünler. Değil mi? Kimse vurmadı. Kimse Sovyetler Birliği’ni yıkmadı. Bu çelişki yıktı işte.



 



Alınteri: Son bir soru: Ortadoğu’daki gelişmeler, emperyalistlerin çatışmaları, çıkarları vs. Kürt hareketi bunun neresinde?



 



Duran Kalkan: Belirttiğim demokrasi anlayışıyla bağlı hepsi. Toplamda demokratik Ortadoğu Konfederasyonu'nu öngörüyoruz. Bütün halkların, halk gruplarının, bütün etnik grupların, bütün toplumsal kesimlerin, bütün cinslerin... kendi özgün örgütlülüklerini özgürce gerçekleştirerek, kendi kendilerini demokratik birlik içinde yönetmeleri.



 



Tabii birliği esas almazlarsa dağılma çıkar, parçalanma çıkar. Esas alınması gereken demokratik birlik, ama bütün farklılıkların kendi özgünlüklerini sağlayacak ölçüde bir demokratik birlik. Demokratik birlikle özgün ve özgür örgütlülük birbirini tamamlıyor. Biri olur diğeri olmazsa orada farklı bir durum çıkar ortaya. İkisini birlikte ele almak lazım.



 



Aslında PKK direnişi Ortadoğu’da bunu temsil ediyor. Ve Ortadoğu’nun aydınları bunları anlamaya çalışıyorlar. Tartışıyorlar. Teorik olarak sunulan tezler var.



 



Bir de pratiği gelişiyor bu durumun. Pratik gelişmede de böyle bir direniş neyi temsil ediyor? Aslında Ortadoğu’nun kendi tarihine uygun biçimde mevcut sorunlarına, bütün bu savaşları çatışmaları yok edecek bir çözümü getirmeyi temsil ediyor. Bir dünya savaşından söz ediliyor. Ortadoğu savaşı diyor kimisi. Ne dersek diyelim, bir savaş var. Çok vahşi bir savaş. Bu savaş halkların savaşı değil. Toplumlar bunun içinde değil. Bu savaş küresel kapitalist sistemin kendi iç çelişkilerinden doğan yeni hegemonyalar kurmak için yürüttükleri savaş. Paylaşım savaşı deniliyor, hegemonya savaşı deniliyor buna. Şimdi de ulusüstü sermayeyle ulus devlet statükoculuğu arasındaki bir savaş oluyor. Kapitalist sistemin iç çatışmasıdır bu.



 



Ulus devlet statükoculuğunu temsil eden en büyük sistemlerden biri Türkiye devleti sistemi, diğeri de İran devleti sistemi. Ortadoğu’da ulus devletçiliği bunlar ellerinde tutuyorlar. Her iki güç de Kürdistan üzerindeki sömürgeciliği, soykırımı uygulayan güçler. Dolayısıyla ulus devlet statükoculuğuyla aslında sömürgecilik iç içe geçmiş. Bir diğeri de işte Avrupa’dan gelişen ABD’nin de öncülük ettiği finans kapital sistemi. Küresel sermaye müdahalede bulunuyor, ulus devlet statükoculuğunu aştırarak dar sınırları kırarak daha kolay hareket, daha çok sömürü istiyor. Kapitalizm azami kar demektir. Daha fazla sömürü demektir. Bunları ister hep. Onu yakalamak istiyor, yeni yöntemler geliştirerek...



 



Ulus devlet statükoculuğu da diyor ki, yok, bir şeye alışılmış, bir statükoyu tuttturmuşlar, böyle kalacağım diyor. Ortadoğu’daki sömürüye ben hakim olacağım, pay alacağım... Aradaki kavga bu. Burada halklar yoktur. Bunu bilelim.



 



Bize göre de, herkese göre de halklar bunun dışında, toplumlar bunun dışında. Onlar ise demokrasi ve özgürlükler mücadelesi veriyorlar, sosyalizm mücadelesi veriyorlar. Türkiye toplumu da öyle, Kürdistan toplumu da öyle. Arap toplumu da, Süryani toplumu da… Ortadoğu’da bulunan bütün toplumlar öyle.



 



Dolayısıyla bugünkü dünya savaşı biçiminde olan küresel kapitalizmle ulus devlet statükoculuğu arasındaki savaş bir, bir de bunlarla halkların yürüttüğü mücadeleler var, ideolojik politik mücadele. Ve diğerleri arasındaki çatışma onlar için fırsat sunuyor imkan sunuyor. Yani o savaşla ilgililer, değerlendiriyorlar ama kesinlikle o savaşın bir parçası değiller, mücadeleleri ayrıdır. Böyle bir mücadelenin içerisinde Kürtlerin duruşu, PKK’nin duruşu, onların çatışan iki tarafın dışında üçüncü taraf dedik biz.



 



Biz üçüncü tarafız



 



Onun için bazen üçüncü çizgi diyorlar arkadaşlar. Üçüncü çizgi dedikleri şu: Küresel kapitalizmle ulus devlet statükoculuğu... iki taraf var, çatışıyorlar. Onlarla mücadele eden üçüncü taraf ise halklar, emekçiler. Kürdistan özgürlük mücadelesi bu üçüncü taraftır.



 



Onların sistem birliğine karşı ikinci taraf oluyoruz tabii ki. O dünya savaşı denen çatışmanın her iki tarafı da hangisi sonuç alsa kapitalizmi sürdürmeyi ifade ediyorlar. Onlar sömürü biçimini biraz yenileyerek devam ettirme arayışındalar. Kürt özgürlük mücadelesi tabii demokrasinin, özgürlüğün, sosyalizmin yolunu açmayı ifade ediyor. Gerçekten de halkların kardeşliğine, demokratik birliğine dayalı bir sistem öngörüyor. Bunun için de demokratik konfederalizmi, onun yerel şeyi (ayağı) olarak da demokratik özerkliği, Ortadoğu’nun tarihsel ve toplumsal gerçekliği, o gerçekliğin içindeki çelişkilerin çözümü açısından en iyi model olarak görüyoruz. Bu kadar etnik grup var. Dil, kültür… Onların içinden 'şu gerekli şu gereksiz diyemezsin, şu gitsin öbürü kalsın' diyemezsin. Özgürlük ve demokrasi, Ortadoğu toplumlarının zenginliği, onların hepsinin varolmasıdır. İşte onları hepsinin varolmasını öngörüyor Kürt Özgürlük direnişi. Gerçekten de kardeşlik ve demokratik birlik mücadelesidir.



 



Alınteri: Teşekkür ederim.



 



Duran Kalkan: Ben teşekkür ederim.