Gerilla komutanı Ayten Amed'le, 26 yıllık gerilla yaşamı ve sürece dair yaptığımız röportajı yayınlıyoruz
Alınteri: Seni tanıyabilir miyiz?
Amedli olduğum için Ayten Amedli olarak biliniyorum. 1990 yılından beri mücadelenin bir çok alanında yer almış bir kadın militanım.
Alınteri: Bir kadın olarak gerilla mücadelesinde yer almanda asıl etken neydi?
AA: En büyük etken, halk olarak, ulus olarak egemen bir devlet tarafından sömürülüyor olmamız ve herhangi bir hakka sahip olmamamızdır. İnsanın en doğal haklarından biri de yaşamını -anadili de içinde- kendi istediği çerçevede örgütleyebilmektir ki bize bu bile reva görülmemiştir. İçinde yer aldığımız sistemden kaynaklı ulus, dil, kültür olarak her şeyimiz yasaklar çerçevesinde yürütüldü, inkara tabi tutuldu. İnkar ve yasaklar çerçevesinde örülmüş bir yaşamın içerisinde toplumun bir bireyi olarak yaşamını sürdürmek kadar zor bir şey olmasa gerek.
Bir aşamadan sonra sistemle bütünleşme dediğimiz okula başlamak zorundasın. Başladığın okul, kendi yaşamına dair, içinde büyüdüğün kültüre dair, dile dair, herhangi bir yaklaşım içine girmeni zaten yasaklıyor. Bu yasaklar çerçevesinde bir yaşamı sürdürmek aslında bireyi ölüme terketmektir. Başkaları tarafından çizilmiş sınırlarda yaşamaktansa kendi yaşam hakkını da ölüm hakkını da kendin seçmek istiyorsun bir yerden sonra. Eğer yaşayacaksam da öleceksem de kendi amaçlarım, kendi isteklerim, doğrultusunda olsun isterim, bunu yeğlerim diyenler bu mücadele saflarına akın ediyor. Aksi taktirde diğer bir yaşam seni sen olmakta çıkaran bir yaşamdır. Kendin olmaktan çıktığın an zaten yaşamın hiçbir anlamı yoktur.
Bu, Kürt kadınların katılımında en temel etken olmakla birlikte diğer bir etken ise, toplum içinde sürekli hor görülen, küçümsenen, ezilen bir cinsin bireyi olman. Ezilen ulusun yanı sıra ezilen kadın gerçekliği ile karşı karşıyasın. Mensubu olduğun ulus olarak zaten yaşama hakkın yoktur. Kadın olarak zaten sana biçilen yaşam sınırları, erkeğin ihtiyaçlarını karşılama çerçevesinde çizilmiştir. Bu sınırların dışına çıktığın anda, adına toplumsal gelenekler, değer yargıları, ahlak kuralları dediğimiz kurallar bütünü sana yaşama hakkı tanımamaktadır.
Hem kadın olarak hem ulus olarak iki yandan sömürülen bir birey gerçekliğiyle karşı karşıyayız. Ya bu kıskaçta yaşamayı kabul edecek ve kendin olmaktan çıkacaksın. Ya da verili sisteme, toplumsal geleneklere başkaldırarak daha zorlu ama daha onurlu yaşamı tercih edeceksin. Bizim yaptığımız aslında zorlu ama onurlu bir yaşamı tercih etmek oldu.
Alınteri: Gerilla olarak yaşamınızdaki zorluklardan söz eder misin?
AA: Şimdi birey olarak bağlı olduğun topluluktan kopmak başlı başına sorun. Mensubu olduğun topluluktan kopmak başlı başına zorlu bir yaşamı göze almayı gerektirir. Sen dağa çıkmakla, mücadeleye katılmakla en büyük zorluğu aşmış sayılıyorsun. Çünkü bir karar aşamasıdır o. Seçtiğin yolda her türlü şeyle karşılaşacağını biliyorsun.
Bunun bir boyutu açlıktır. Bir boyutu yokluktur. Doğanın yaşam koşulları üzerindeki hükmüdür. Diğer bir boyutu ise -ki en önemli boyutu- sen bir mücadele içerisindesin, savaş gerçekliğiyle karşı karşıyasın ve her an için yaşamının bir merminin ucunda olduğunu biliyorsun. Önünde üç yol var; ya yaralanırsın ya düşmana esir düşersin ya da şerefli bir duruşla ölüme gidersin.
Zaten toplumdan kopma kararı aldığında bütün bunları göze alarak geliyorsun. O yüzden çoğu kez yaşadığımız zorlukların aslında senin amacına kilitlendiğin, amaca ulaşmak uğruna katlanman gereken yaşam gerçekliği olduğunun farkına varıyorsun. O yüzden seni zorlayan konular olarak ele almıyoruz. Zamanla bunlar senin için yaşamın bir parçası haline geliyor. Birer anıdan ibaret ele alıyorsun.
Zorluklara katlandıkça çelikleşiyoruz
Çoğu kez yaşarken yoğun zorluklarla karşılaştığın anları daha sonra yoldaşlar ortamında gülerek anlatabiliyorsun. Zorlu koşullar insan denilen bireyin varlığını oluşturmada önemli bir rol sahibidir. Şöyle bir söz var ‘Demir dövüldükçe çelikleşir’; bizse zorluklara katlandıkça çelikleşiriz. Zorlandıkça, aslında devasa bir iradeye sahip olduğumuzu öğrendik. Sen iradeni güçlendirdikçe yenemeyeceğin hiçbir zorlu koşulun olamayacağının farkına varıyorsun. Dolayısıyla kendini, sınırlarını tanımış oluyorsun. Neyi, nereye kadar yapabileceğinin farkına varıyorsun.
Bizim yaşadığımız zorlu koşullar aslında bizi biz yapan koşullardır. Savaş ortamında yer alan her insanın zorlandığı en temel konu, acısıyla tatlısıyla yaşamı paylaştığı insanı yanı başında kaybetmesidir. Her bir şehadet, bir yoldaşını kaybetme seni bütün benliğinle zorluyor. Farklı bireyler olsan bile tek yürekte birleşiyorsun. Kalbin tek atıyor. Farklı farklı binlerce insan olabiliriz fakat hepimizin yüreği bir anda atıyor. Birinin yüreğinin durması demek diğerinin de bir parçasının gitmesi demek. Yaşanan şehadetler senden bir parça götürüyor.
Fakat şöyle bir gerçeklik de var; sen artık onları da kendinle yaşatmak zorundasın. Mücadelenin her alanında attığın her adımda onları nasıl yaşatacağının yoğunlaşması ve bilinciyle hareket etmen gibi bir zorunluluğun da var.
Alınteri: Senin katıldığın dönemle şimdiki gençler arasında bir kuşak çatışması yaşanıyor mu?
AA: Her toplumda her toplulukta manevi kültür dediğimiz bir olgu vardır. Toplumları, toplulukları bir arada tutan o manevi kültürdür. Maddi kültüre herkes çabuk ayak uydurabilir, onunla bütünleşebilir. Fakat manevi kültürlerle bütünleşme her insan açısından bellirli bir zaman ister. Bu anlamda ciddi bir kuşak çatışması demeyeceğim. Çünkü biz de katılırken bizden önceki dönem, daha doğrusu PKK’nin kurucu üyelerinin bizden önceki mücadele süreçleri vardı, 1978-90 arasının12 yıllık bir mücadele tecrübesi vardı. Bizden daha tecrübeli bir kesim vardı. Bizim geldiğimiz süreçte de biz nasıl yavaş yavaş öğrenip deneyim kazandıysak, bizden sonra gelenlerin de benzer şeyleri yaşayacağının farkındayız. Çünkü biz yaşayarak öğrendik.
Örneğin '90’lı yıllarda ne sistem bu sistemdi ne sistemin yaşattığı birey gerçekliği bu kadar acı ve düşürülmüştü. Biraz daha sade, biraz daha temizdi, özellikle Kürt toplumu açısından. Çünkü şehir yaşamıyla çok fazla bütünleşmeyen, köy doğallığında yaşam sürdürmesi gibi bir durum söz konusuydu. Savaşın yaygınlaştırılmasıyla birlikte boşaltılan nice köyler var. Bu nüfusun ağırlıklı bir bölümünün şehre kayma durumu ve devlet tarafından bu kesime karşı bilinçli olarak uygulanan bir politika var. En temelinde de toplum bireyinin özünü boşaltmaya dönük yaklaşım ve bir siyaset içerisindedir. Daha çok güçten düşürülmüş, iradesizleştirilmiş, sistemin kendisine tabi kılınmış bir birey gerçekliğiyle karşı karşıyayız.
Fakat çok iyi bir sistem ve toplum çözümlemesine sahip olduğun için o toplumdan gelen bireyin de az çok hangi özelliklere sahip olduğunu biliyorsun. Mümkün mertebe güçlendirilmiş eğitimlerle bu bireyi dönüştürmeye çalışıyorsun. Yani kişilik değişimi dediğimiz olguyu yaşamın her alanında eğitime dönüştürerek bu kişiliği değiştirmeye ve dönüştürmeye çalışıyorsun. Çünkü zamanında sen de aynı toplumun içinden gelmiş bir birey olarak aynı süreçleri yaşamışsın. Yaşadığın için de karşındaki insanı anlamakta pek fazla güçlük çekmiyorsun.
Şöyle bir gerçekliği de var gençliğin: Zihni açıktır, almaya çok daha elverişlidir, değişime ve dönüşüme açıktır. Sistem ne kadar oynamış olursa olsun, senin elinin altındaki bir hammadde gibidir. Senin onu o gerçeklik temelinde eğitme imkanın her zaman vardır. PKK’nin içerisinde en önemli konulardan biri de bireyin ideolojik siyasal ve düşünsel eğitimidir. Asla vazgeçilmeyen temel bir noktadır. Bu konuda ciddi anlamda sıkıntılarımız yok.
Alınteri: Sonuçta savaşıyorsun. Düşmanla karşı karşıya geliyorsun. Yanında belki yoldaşlarını kaybediyorsun. Ya da düşmanla karşı karşıya geldiğinde vurup vurmama yönünde bir tereddüt yaşıyorsun. Bu konuda bizimle paylaşmak istediğin bir anın var mı?
AA: '96 yılında Amed eyaletindeydik. Eylem geri çekilmesinde bir yere geldik. Ondan sonra devlet araziye çıktı, peşimizdedir zaten. Kapsamlı bir operasyon başlattı alanda. O zaman biz grup olarak kötü bir ormanlık alanın içerisindeyiz; gündüz olmuş, artık hareket etme şeyimiz de kalmamış. Düşman da araziye çıkmış. Bir yerde saklanmak durumunda kaldık. Tam kaldığımız yere doğru bir grup asker geliyor. Mecburen mevzilendik. Mevzilenirken de hepimizin tek bir düşüncesi vardı: Son mermimize kadar çatışacağız ama buradan kurtulamayacağız.
Kademeli mevzilendik ve en ön mevzide de ben varım. Kendimizce bir gerilla taktiği uyguladık. Planlamaya göre ilk çatışmaya girecek grup-mevzi benim kaldığım mevziydi. Ben ateş etmeyene kadar gruptakilerin hiçbiri çatışmaya girmeyecek. Bütün savaşan güçlerde öncü grup vardır. Öncü grup 3 kişilik bir asker grubu. Diğer gruplarla 150-200 metrelik bir mesafeyle bulunduğumuz noktaya doğru dümdüz ilerliyor. Aramızda 2-3 metrelik bir mesafe kala -her ikimizin de eli tetikte ama- göz göze geldik. Ben askerin gözlerinin içine bakıyorum, asker benim gözlerimin içine bakıyor. O anda kim atik davranırsa -anlık bir şeydir- karşısındakini vurur. Ne kadar süre böyle kaldık, onu ben zaten hiç hatırlamıyorum. O tür anlar çok kısa bile olsa sana uzun bir zaman dilimi gibi gelebiliyor. Ne kadar kaldık bilmiyorum. Sadece askerin sesiyle o anın bozulduğunu hatırlıyorum. Döndü, “komutanım burada kimse yok” dedi. Çatışma olmadı. Savaş ortamında bu tür şeyler oluyor.
Alınteri: Peki günlük yaşamı nasıl örgütlüyorsunuz?
AA: Bir arada yaşayan bir topluluğun kendi yaşamını düzenleme gibi bir sorumluluğu vardır. Sayının çokluğu ya da azlığı bir şeyi değiştirmez. Senin içerisinde yer aldığın çalışmayla bağlantılı bir şeydir.
Örneğin tabur yaşamımızı örgütlerken, bizdeki karşılığı rojbaş saati -günaydın diyelim-vardır. Her akşam tabur yönetiminin günlük yaşamı planladığı bir planlama sürecimiz var. Örneğin diyelim ki bugün saat 7'de eğitime başlayacağız 11’e kadar. 11’de bir ara, dinlenme, yemek vb. ihtiyacını karşılama. 16:00’ya kadar eğitim örneğin. Koşullara göre yaşamımızı örgütlemeyi biz bu şekilde ayarlayabiliyoruz.
Mevsimsel olarak da örgütlediğimiz bir yaşam biçimimiz var. Hem güvenliği alma hem de günlük yaşam ihtiyaçlarını karşılama temelinde, bunların hepsi bir plan dahilinde gerçekleştiriliyor.
Planları hayata geçirmede her birimin, her alanın yönetimi sorumlu olduğu kadar diğer arkadaşların de buna katılmasında ciddi bir sıkıntı olmuyor. Planlar ihtiyaç ve ortak görüşler temelinde oluşturuluyor.
Alınteri: Kuzey Kürdistan’da faşist Türk devletinin saldırıları azgınlaşarak arttı. Burada emperyalistlerin de Türk devletine onayı var. Bu sürece dair ne diyeceksiniz?
AA: Önderlik sürecin bu aşamaya gelmemesi için yıllardır bir çaba sarfediyor. Önderlik tarafından atılan her adım, devlet bazında, PKK hareketinin güçsüzlüğü, 'biz istediğimiz anda bitirebiliriz' biçiminde algılandı. Bizim çözüme dair, daha doğrusu önderliğin çözüme dair attığı her adım devlet tarafından bir zayıflık olarak ele alınıyor. Fakat şöyle bir gerçeklik gözönünde bulundurulmadı: Çatışan güçler arasında ateşkes ya da çatışmasızlık süreçleri ne zaman geliştirilir? Her iki gücün dengede olduğu süreçlerde değil mi? Karşısındaki insanı ya da sistemi, istediklerini gerçekleştirmeye zorlamayacak hiçbir güç ateşkes sürecine geçmez. Biz tek başına kendi çözümü dayatan bir yaklaşıma hiç girmedik. Çünkü sonucun böyle olacağını her zaman hesaba kattık. O yüzden atılan bütün adımlar, uzatılan bütün eller maalesef havada kaldı. Devlet bunu kendince bir fırsat olarak değerlendirdi. Bunu yaparken hep karşısındakini suçlama temelinde davrandı. Güçsüz insan her zaman kendi güçsüzlüğünü itiraf etmez. Güçsüzlüğünü kamufle etmek için kullandığı yol karşısındakine saldırmaktır. Devlet kendi güçsüzlüğünü bu şekilde kamufle etmeye çalıştı.
Bizim de bu aşamadan sonra kendi çözümümüzü geliştirmemizin ötesinde bize başka yol bırakılmadı. Bu yüzden halk olarak da hareket olarak da kendi çözümümüzü geliştirmekten öteye başka bir yol bırakılmadı bize. Cizre’dir, Silopi’dir, bu direnişlerin temel sebebi, kendi çözümümüzü, kendi kaderimizi bir daha asla ve asla tekçi bir zihniyeti olan devlete bırakamayacağımız gerçekliği var artık. Bir ulus olarak, bir halk olarak biz kendi kaderimizi artık egemen devletlere bırakabilecek pozisyonda değiliz, buna tahammülümüz kalmamış.
Bu devrimi gerçekleştirme uğruna binlerce kişimizin de kendini feda etmesi gerektiğinin farkındayız. Bu yüzden ben dünyada örneği görülmemiş bir direnişin şu anda Kuzey’de sergilendiğinden eminim. Dünyada en uzun vadeli Paris Komünü'dür, 72 gündür. Sur bugün kaçıncı gününe giriyor? 84-85. gününe giriyor. O dönemin teknik koşulları, devlet yapılanmaları bu kadar güçlü müydü? Hayır. Bu kadar yoğun saldırıyor muydu? Hayır. Bütün gelişmiş teknolojilerle saldırmalarına rağmen bir kesimin orada ölümüne direnmesi kendi çözüm iradesini ortaya koyması demektir.
Bu yüzden de bu süreç bu yönüyle devam etmek durumundadır. Yani ya devleti hizaya getirirsin, devlet senin bütün haklarını kabul eder ya da sen farklı bir biçimde farklı bir yöntemle alırsın. Almak zorundasın. Bizim de uğraştığımız süreç ve aşama budur.
Mevcut durumda devlet ciddi anlamda bir çıkmazda gerçekten. Ki Erdoğan’ın mevcut durumda uyguladığı politika, sadece Kürt halkını değil, bütün Türkiye halklarını uçurumun kenarına getirmiş durumdadır. Kendi iktidarı uğruna, bireysel kariyeri ve yetkisi uğruna...
Bu sürecin sadece savaşan iki tarafa bağlı olduğunu da düşünmüyorum. Çözüm sürecinin gelişmesi, nihai çözüme ulaşması Türkiyeli halkların geliştireceği mücadeleyle de bağlantılıdır. Halktan yana gelişecek tavır ve eğilimler, ağırlıkla da halkların bütünselliği temelinde olursa, bu süreç farklı bir biçimde de geliştirilebilir.
Alınteri: Son olarak söylemek istediğin bir şey var mı?
AA: Bütün Türkiye halkının, daha doğrusu, o coğrafyada yaşayan bütün toplumsal kesimlerin mevcut süreç içerisinde ya da yaşadığımız çağ itibariyle gerçekten de artık ulus devlet modellerinin hükmünün kalmadığı, tekçi devlet zihniyetlerinin hüküm süremeyeceği böylesi bir süreçte, devletin Türk toplumunu yokluğa ölüme doğru sürüklediği bir süreç karşısında tavır sahibi olmaları ve kendi yaşam haklarına sahip çıkmalarıdır. Biz kendi yaşam hakkımıza sahip çıkıyoruz. Ama adına Türkiye denilen coğrafyada yaşayan herkesin kendi yaşam haklarına sahip çıkmaları için mevcut sisteme karşı onurlu bir mücadele içerisinde olmaları ve bu temelde mücadele yürütmeleri gerekir. Bu mücadelede de herkese başarılar diliyorum.