Cizre’de bir gazeteci…

"Öfke had safhada. Devlet bu topraklara rüzgar ekti sonucuna da katlanacaktır..."

AGÎRE JÎYAN
Cuma, 11 Mart 2016 (10 yıl 1 ay önce)

 



Mürüvet Küçük



(Haber Nöbeti)



Cizre’de doğup büyümüş bir genç o. Köyleri ‘90′ların kirli savaş yıllarında yakıldığı için göç eden ailelerden birinin çocuğu. Kuşatma boyunca kendi kentinde gazetecilik yapmış. Son derece canlı, ne yapmak istediğini, neyi hedeflediğini çok iyi bildiği her halinden belli olan biri…



 



Bu kuşatmada arkadaşları gözlerinin önünde katledilmiş. O hem bu anları tarihe kaydetme sorumluluğu taşıyarak gazetecilik yapmış hem de onların cenazelerini, yaralı bedenlerini taşımış. Oldukça ağır bir sorumluluk yüklemiş kaybettikleri ona: “Bu anları tarihe kaydetmelisin, sen gazeteci olarak kalmalısın, halkımızın sesini duyurmalısın” demişler. Bu onun için yere düşürmeyeceği bir vasiyet olmuş.



 



Cizre’yi, şimdiki ruh halini, bundan sonra olabileceklerle ilgili belirlemelerini soruyorum kendisine.



 



Cizre’nin tarihsel öneminden bahsediyor. Ta 1880′lerin sonlarından itibaren Cizre’nin Kürt ulusal bilinci ve mücadelesinde özel bir yeri olduğunu vurguluyor. Son 40 yılda da bunun böyle olduğunu, insanların Cizre’ye basit bir gözle bakmadığını, Cizrelilerin de zaten kendilerini öyle görmediklerini anlatıyor. Devamını onun sözlerine bırakıyoruz:



 



Bugün mücadelenin en büyük yükü ve sorumluluğunun kendi omuzlarında olduğunu bildikleri için bir an önce bu katliam ve vahşetin izlerini silmek için mücadele alanlarını genişletmeye çalışıyorlar. Zaten bu kentte yaratılan tahribat, yaşanan vahşet başka bir yerde olsaydı tepki çok daha farklı olurdu, mahrumiyet dili öne çıkardı. Ama evleri yakılan yıkılan insanların yanına gittiğinizde hemen hiç kimsenin bunu öne çıkarmadığını görürsünüz. Keşke tek bir kişi ölmeseydi de tüm Cizre yıkılsaydı derler. Kimse, “benim başıma şu şu geldi, şunları yaşadım...” kelimeleriyle başlayan cümleler kurmuyor.



 



Bu kentin insanlarının geçmişten, gelenekten gelen bir direngenlikleri var. O yüzden de morallerini yüksek tutuyorlar ve bir an önce bu süreci nasıl atlatabilirizi tartışıyorlar. O bakımdan kentin çocuklarına baktığımızda, burada bu bodrumlarda katledilmiş çocuklara baktığımızda zaten hemen hepsi ‘90′lı yıllarda, o savaş koşullarında doğmuş, babasını, amcasını bir yakınını kaybetmiş, yoksulluk içinde büyümüş çocuklardır. Bu barikatları da onlar kurdular. Onlar, 2006′da taş atan, 2009′da molotof fırlatan gençlerdir. O açıdan insanlar bir an önce kendilerini toparlama süreci yaşayacaklardır.



 



Elbette insanlarda bu süreci canlı tutacak çok fazla imge var, anı var. Her sokakta düşen bir insanın evi var. Eskiden hani bir evden bir kişi katledilmiş ya da cezaevinde veya dağda olurdu. Şimdi aynı evden iki ya da üç kişinin yaşamını yitirdiğine tanık oluyoruz. Bu bir kısır döngüye dönüştü, yani insanlar bu 250 ölüden sonra evlerinde oturup, “Tamam işte, devlet gelsin buraları yaptırsın, huzur gelsin” demeyecek, asla böyle bir şey olmayacak.



 



Bu kentin çocuklarına dahi baktığınızda bunu görürsünüz. Sokakta gördüğümüz çocukların oyunlarında savaşın bıraktığı izleri görürsünüz. Bunlar büyüdüklerinde, belleklerinde yer etmiş bu izler yaşamlarına yansıyacaktır. Tıpkı ‘90′lardaki çocuklar gibi 2016′daki çocuklar da büyüdüklerinde devlet için yine aynı 'problemi' doğuracak, yine mücadeleye sarılacaklardır.



 



Devlet burada bir kuşağı katletti. Gerçekten Cizre’de bir kuşak bitti. Ve aslında Cizre’ye rüzgar ekti, bunun sonucu da daha büyük bir fırtına olacaktır. Önümüzdeki süreçlerde buna tanık da olacağız. Bu bir Öcalan, HDP, PKK meselesi değildir. Buradaki durum artık bir yanıyla da Cizre’nin kendi meselesidir. Burada bireysel intikamlar ön plana çıkacaktır. Devlet asla bu süreci işte “Öcalan’la masaya oturdum”, “birkaç kibar cümle kurarım”, “Newroz'da mesajı okuttururum her şey biter” diye düşünmesin!



 



Mezarlığa giderseniz, burada insanlar zaten cenazelerini defnedemiyorlar, zaten ölülerine ulaşamıyorlar, ama bir parça kemik, birkaç kilo kemik bulan da onu defnettiğinde intikam yemini ediyor. Yani öfke had safhada. O yüzden de bundan sonrası için, devlet bu topraklara rüzgar ekti sonucuna da katlanacaktır.



 



Kendisi de tahmin ediyor ki, operasyon bitti denildiği halde, bunun üzerinden haftalar geçmiş olmasına rağmen halen her sokaktan 10 tane zırhlı araç geçebiliyor, gençleri gözaltına alıyor, herkesi GBT’den geçiriyor. Yani bu kentte öldürdüklerini öldürdüler, sağlam kalan bütün gençleri de şu an tutuklamaya çalışıyorlar.



 



 



Zaten bu kentte gezdiğinizde bir yaşlılar bir de çocuklar kalmış, kalan genç nüfus çok az. Kentten çıkan gençlerin çoğunluğu da bu problemi yaşamamak için buraya gelmiyor, çoğu da zaten dağlara çıkıyor. Şimdi ne kadar genç çıkmış, ne kadarı tutuklanmış konusunda sayısal bir veri sunamam. Ama insanlara "oğlun nerde" dediğimizde "ortada yok" diyorlar. Güvende olmadıkları için gidebilecekleri tek adres de bellidir.



 



- Bir gazeteci olarak sen bu süreçte hangi duyguları yaşadın?



Ben de burada doğup büyüdüm. Yanımızda çok sevdiğimiz arkadaşlarımız katledildi ya da bize gazetecilik anlamında yardım eden, evini açıp internetini sunan insanların bir habere gidip döndüğümüzde evine top değdiğini görebiliyorduk. Bu bizim için gerçekten büyük bir acıydı. Fakat biz asla kameramızı, makinemizi elimizden düşürmemeye çalıştık. Yani şartlar çok zordu, bir yerden bir yere geçmek ölümle eşdeğerdi, devletin 15 bin polisini askerini yığdığı bir kentte biz deyim yerindeyse gazetecilik yapmaya çalıştık. Yani Suriye’nin Rakka kentinde muhalif gazetecilik yapmak neyse, Afganistan’da Taliban’a karşı gazetecilik yapmak neyse Cizre’de de aynıydı. Biz devletin hedefi halindeydik.



 



Ama bütün insanların hatta 3 aylık bebeklerin bile hedef haline getirildiği bir yerde, “Ben gazeteci olarak hedeftim, gazetecilik zordu” demek bizler için vicdani ve insani değildir. Bizim için keşke o 3 aylık çocuk öldürülmeseydi de biz tutuklanıp öldürülseydik... kadar nettir her şey.



 



Bu kentin avukatı, doktoru, öğretmeni, sağlıkçısı kısacası bu kentin tüm halkı saldırıya uğradı; keskin nişancılar, obüsler, havan topları, yakılan insanlar… Yani şu anda bu kentin öyküsü demin bahsettiğim şeylerden oluşur. Biz gazeteciler bunun sadece bir parçasıyız. Zorlandık ama bu bizim için önemli değildi. Bizler bu halkın çocuklarıyız, biraz da gönüllü çalışanlarız... Mehmet Uzun’un dediği gibi, biz kalemimizi bu halkın çığlığını duyurmak için kullanıyoruz. Bizim için de gazetecilik, nasıl ki devrimcilik uzun soluklu bir yolsa bizim için gazetecilik de böyle uzun bir yoldur. Bu yolu yürürken önümüze çıkan dikenlere basmamaya çalışacağız ama halkımız ne yaşıyorsa onu yansıtmaktan, gerekirse yaşamaktan uzak durmayacağız.



 





 



- Bu süreçte seni en çok etkileyen, sarsan bir örnek verebilir misin?



Beni sarsan onlarca olay oldu. Dediğim gibi ben burada büyüdüm, yıllar sonra gazetecilik için yeniden buraya geldim. Hacı Özdal, Abdülmecit Yanık, hepimiz o mahallede çocukluk arkadaşıydık. Direniş başladığında, saldırılar başladığında yine görüşüyorduk. “Cihan sesimizi sen duyuracaksın, dikkat etmelisin” diyorlardı. Sürekli iletişim halindeydik. En son Yasef Mahallesi'nde kitlesel bir yürüyüş oldu. Yasağı protesto etmek için insanlar kent merkezine doğru geldi. Hacı’nın annesini, kardeşlerini de tanırım. Evlerimiz aynı sokakta olmasına rağmen geceleri birbirimizin evlerinde kalırdık biz. O yüzden de aileler birbirini tanır. Annesiyle karşılaştık, kucaklaştık. Yürüyüşü ben çekiyorum. Annesi de sürekli slogan atıp zılgıt çeken bir anne. Aile olarak gerçekte mücadele için ellerinden geleni yapan yoksul bir Kürt ailesi.



 



Biz eylemden birlikte döndük, ben görüntüleri atmak için şeye gittim. Hatta kamera kayıtlarında annesinin görüntülerini tutacaktım. Bu görüntülerle ona takılacaktım. Yani ben döndüm işte mahalle girişinde baktım mahallenin tepesi düşmüş. Zaten tepesi düşünce -tepeyi koruyan iki kişi vardı- onların çığlık sesleri falan geldi. 'Yaralı falan var...' dediler. Arada uzun bir cadde var. Ben bu tarafta onlar öbür tarafta. Arada da zırhlı araç var. Ben onlara gidemiyorum. Gazetecilik açısından, gideyim oradan görüntü alayım diye değil ha... Seslendim… Oradan 2-3 yaralı taşındı. Hacı’nın kardeşini gördüm. Kendisini tutamıyordu, insanlar onu zaptetmeye çalışıyorlardı. Sonra babası annesi… annesiyle gözgöze geldik...



 



Yine Mecit’in ailesi koştu oraya geldi, tüm mahalle oraya doğru koştu, ben tek kaldım. Yardım da edemiyordum. Yaptığım tek şey makinemi açıp o anları kaydetmeye çalışmak oldu. Sonrasında en azından Hacı'nın hastaneye yetiştirilebilmesi için makineyi bıraktım. Başka yoldan onların yanına gittik. Yine top atışları devam ediyordu, top atışları arasında biz onu kaldırdık hastaneye gittik. Yanlarına gittiğimde zaten Mecit ölmüştü. Ama biz aileye bunu söyleyemedik. Hacı'ysa yaralıydı. Onu götürdük. Zaten bir saat onu kimin hastaneye götüreceğinin tespitiyle geçti. Kim giderse tutuklanmaz, kimin sorunu yok vs... Kardeşiyle gönderdik, o da gider gitmez gözaltına alındı. Hacı en son hastanede ameliyata alınmıştı ve bize durumunun iyi olduğu söylenmişti. Biz de ailesinin yanıdaydık. Gece 11 civarında bize onun da öldüğü söylendi.



 



Ben bir gün boyunca Hacı ve Mecit’in ailesinden bu haberi sakladım. Çünkü Mecit’in kardeşi Davut Yanık ondan 4 gün önce vurulmuş Kızıltepe’de hastanedeydi. Biz, “Şimdi haber yapsak Kızıltepe’dekiler duyar, bu onlar için çok daha kötü olur” dedik. Ben buradaki diğer basın çalışanlarından da rica ettim haberi hemen yayınlamamaları için. Bazı insanlar söylesin ondan sonra aileye bildirelim demiştim ve haberi 1 gün tuttuk. Yine Hacı’nın kardeşi de 4 ay önce katledilmişti ve Hacı’nın çocukları var. Eşi de kendisi de çocukluk arkadaşlarım. Beni gördüklerinde zaten hemen bir şey olmuş diye düşünüp gerçeği öğrenmeye çalışıyorlar. Ama işte gerçeği bir süre de olsa saklıyoruz. Mesela ablası yakılan bir kız vardı bodrumda. Kız beni gördüğünde yaşıyor mu yaşamıyor mu diye sormadı. Doğrudan “yaktılar mı yakmadılar mı” diye sordu. Yani insanlar artık ölüm biçimlerini bile önemsiyorlar. Kurşunla vurularak yaşanan ölüme seviniyor insanlar. Mesela aileler kızlarının yaralı yakalanmamış olmasına seviniyorlar. Burada feodal namus anlayışı halen çok derin olduğu için…



 



- Teşekkür ederiz.



Ben teşekkür ederim. Ben zaten yazmak istiyorum, arkadaşlar da istiyorlar. Ama şimdi yazamıyorum. Üzerinden bir zamanın geçmesi gerekiyor. Mesela Rızgarı yazmıştım, o da benim arkadaşımdı. İnsanlar siz nasıl dayanıyorsunuz diye şaşırıyor. Bu bize onların vasiyeti, o nedenle elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz.



 



Fotoğraf: Ali Akel