Gerilla yaşamına tanık olmak, onların özgürlük diye tanımladıkları dağları onların gözüyle görebilmek…
Viyan Dicle
Birebir gerilla yaşamına tanık olmak, onların özgürlük diye tanımladıkları dağları onların gözüyle görebilmek… Onları, yaşadıkları yerleri, yaşamlarını tanımak… Kuşkusuz çok heyecanlıydık… Okumuş, başkalarından da dinlemiştik ama birebir görmek farklı bir heyecan katıyor.
“Hevallerin kontrol noktasına geldik” dedi bizi götüren kişi. Selamlaşmadan sonra aracı kulanan arkadaşla bir şeyler konuştular ve bize dönüp “Tamam, ben gidiyorum, artık dönüşte görüşürüz” diyerek vedalaştı, ayrıldık.
Bir yerden bir yere geçerken sürekli yer değiştirmek, araç değiştirmekle geçen o iki gün içinde özgürlüğü için mücadele eden yüzlerce gerillayla karşılaştım. Sıcaklığı ve yaşam dolu duruşları her hallerinden belli oluyordu.
“Gare’ye doğru gidiyoruz” dendi. Gare?.. “Kandil’in sembolik bir anlamı var ama Gare Kandil’den de büyük” diye açıklama yaptılar. Gece saat 01:00 gibiydi. Dışardan baktığında bir tepelik, içeri girdiğinde resmen bir oda, ‘misafirhane’ dedikleri yerdi burası… Sabah 05:00 kalkış saati, kalktığımda her tarafım çamurdu.
Dışarı çıktım yağmur yağıyordu. Gerillanın bu alanda keleşleriyle birlikte şemsiye ve el feneri yanlarından ayırmadıkları gereçleriydi. Yağışlı havalarda ve keşif uçaklarına karşı şemsiyeleri korunma olarak kulanıyorlar. Saat 06:00 gibi kahvaltı ve sohbetler…
20 yaşlarında Beritan ne kadar da güzel ve gülüyor. Kendinden bahsederken direkt “Babam beni partiye teslim etti” diyor. “Ben zaten istiyordum, asıl babam teşvik etti. 16 yaşında katıldım. Beşik kertmesiydim. Nişanlım, ‘Peki biz ne olacağız’ diye sorunca, ‘Beni seviyorsan sen de gelirsin’ dedim. Üç ay sonra nişanlım da geldi. Bir kez gördüm. Daha sonra duydum ki Adana’da canlı bomba olmuş, şehit düştü. Ailesi çok geldi beni götürmeye, ‘Gel, sen gelirsen oğlumuz da gelir’ diye yalvardılar. Ama ben kabul etmedim. Nişanlısına bir şiir yazmıştı, başladı okumaya…
“Biz niye buralara geldik? Kendi özgürlüğümüz için, bunu başarıncaya kadar da burada kalıp savaşacağız” diye ekledi. Kerkük’te IŞİD’e karşı savaştıklarında 13 yaşındaki IŞİD’li bir çocukla nasıl karşı karşıya geldiğini, onu öldürmek istemediğini, esir alıp onu ikna edebileceğini düşündüğünü anlattı:
Çocuk sadece beni öldür diye gözlerimin içine öyle dik dik bakıyordu ki… tek söylediği ‘Beni öldür…’ oldu. Ben ona anlattıkça o aynı kelimeyi tekrar ediyordu. 13 yaşındaki çocuğu öldüremezdim. Ertesi gün gittim ki benim esir kaçmış. İki gün sonra orada hala çatışmadayız; bu çocuk tekrar karşıma çıktı. Maalesef bu defa yapmam gerekeni yaptım… Bunları anlatırken ses tonundaki duyarlılık, “Kerkük bizim sayemizde kurtuldu” deyişindeki cesaret, gerillaya olan güven müthişti. Peşmergelerin hepsi kaçmıştı çünkü…

Kampa gelirken belli yere kadar gerillalar getirdi gerisini sivil araçla yaptık. Talabani ve Barzani’nin yönetiminde olduğu yerden geçerken belli uyarılarda bulundu aracı kullanan arkadaş: “Aracın önünde kadın oturduğu zaman bunlar müdahale ediyorlar kadınlar arkada oturmalı’ diye. O kadar geri ve tutucular ki, bazen, ‘kadınlar römorka binmeli, erkeklerin yanında oturmamalı’ diyebiliyorlar. Fakat gerilla araçlarına bu şekilde müdahale edemiyorlar.”
Uzun bir yolculuktan sonra Mahmur Kampı’na vardık. Burada Kerkük ve Mahmur’un ana karargahında kaldık. Mahmur ve Kerkük HPG sayesinde IŞİD’cilerden temizlendikten sonra HPG buraya yerleşmiş, belli bir gücünü burada konumlandırmış. Dış düşmanlara karşı korunmak amacıyla buraya yerleşmiş. Karargah gerilaların geçiş güzergahı; içindeki hastanede olduğu yaralı ve hasta gerilaların tedavileri yapılıyor. Sürekli bir sirkülasyon halinde burası, fakat sabit kalan gerilalar da var; hem tecrübeli savaşçılar hem yeni katılanlar…. HPG’ye ait fırın, terzihane dışında buranın güvenliğini sağlamak için tabur ve birlikler de var.
Terzi Narvin Rojavalı bir gerilla, Rojava’da savaşmış. Az buçuk Türkçesiyle, “Üç ay sonra buradan çıkıp farklı bir alana savaşmaya giderim… “Asıl Bakur’a (Kuzey Kürdistan) gitmek istiyorum. Umarım önümüzdeki dönem oraya giderim” diyor. Birçoğunun yaşamı, mücadeleyle bütünleşmiş. Adeta “gizli” bir görevlendirmeye göre hareket ediyorlar. Günlük yaşamda kimse kimseye ‘şunu yap, şunu kaldır’ demiyor. Herbiri ortak kulanım alanlarının doğal bir çalışanı ve o sorumlulukla hareket ediyorlar. Kimse kimseye iş bırakma ve kaytarma yapmadan ortak yaşamlarını birlikte örüyorlar. Yemeği kim boştaysa o yapıyor. Ortalık süpürülecekse kim boştaysa o yapıyor. Koletif, komünal bir yaşam bu…
Piroz İranlı, aksayarak yürüyordu. Karargahta teknik işlere bakıyor. Ayrıca akşamları nöbet ayarlamalarını o yapıyordu. O kadar güzel ve masum bir hali vardı ki, hani ‘içi dışına vurmuş’ derler ya, o cinsten. “Ayağına ne oldu, niye aksıyorsun” diye sordum. Döndü, gülerek, “Yoldaşlarım anlatmamı istemiyor” dedi. Sonra öğrendim; 25 Ekim 2015 Beytülşebap’ta faşist Türk devletinin saldırısı sırasında on beş gerilla ölümsüzleşmişti. Piroz da bir yoldaşını kurtarırken bacağından yaralanmış. Mütevaziliğinden olayı anlatmak istemiyordu…
Mahmur kampı boyunca benimle birlikte her tarafa koşturan 12 yıllık gerilla Tamara…
Karargah sorumlusu Çiğdem‘in, “Ben Türk kökenliyim ama 23 yıldır bu mücadele içindeyim. Bir yoldaşımın tırnağına zarar gelmesi kan bağım olanlardan daha çok canımı acıtır. Bu halkın özgürlüğü bizim özgürlüğümüzdür” deyişi…
Mahmur Kampı’nı duymuştum. Ama buranın Rojava’ya özyönetim konusunda örnek oluşturduğunu bilmiyordum. Öyle bir sistem oturtmuşlar ki beş anaokulu, 5 ilkokul, 4 ortaokul, lise ve iki yıllık yüksekokul. Belediyesi, hastahanesi, kafeteryası, dükanlarıyla 14 bin kişinin yaşadığı koca bir alan. Kendilerini kendileri yönetiyor. Okuldan mezun olan öğretmenler dönüp burada görev yapıyor. Diş doktoru Mahmur Kampı’ndan mezun olmuş Hewler’de üniversite okumuş ve o da burada çalışıyor. IŞİD 2015′te buraya saldırınca HPG gelmeden önce sivil savunma adıyla kendilerini koruma kararları almışlar. Yaşadığımız alanları terk etmeyeceğiz demişler.
Kerkük’te iki karargah var. Bunlardan biri toprak evlerden oluşuyor. İçerisi çok serin; “Yazın burada durulmaz” dedim. “Evet, burası çok sıcak olur fakat içerisi serindir” dediler. “Peki buralarda yılan ve akrep çokmuş?” diye merakımı yenemeyerek sordum. “Biz onlarla yaşamaya alıştık”. “Yılanla da mı?!.” Cevaplarken gülüyor. “Evet yılanla da. Dağlarda ve buralarda çoktur. Bizim nasıl doğada yaşama hakkımız varsa yıllanların da var. Kesinlikle dokunmayız yılana. Zamanla yılanların sevimli yaratıklar olduğunu görüyorsun. Doğanın bir parçası onlar” diye ekliyor. Bu açıklamalarından hiç etkilenmedim doğrusu, yılan sonuçta, bana hala hiç sevimli gelmiyor hala” dedim. Gülümsüyor…
Örgütlü yaşam… Kendini zorlayan ve inandığı dava uğruna yapamayacağı şeyin olmadığını gösteren bir duruş. Ayten Amed’in dediği gibi, zorlandıkça hem kapasiteni, yapabileceklerinin ne kadar fazla olduğunu görüyor hem de çelikleşiyorsun. . Bu çelikleşme örgütlü kolektif bir güce dönüşüyor…