2016 1 Mayısı, 1 Mayıs’ın devrimci ruhuna uygun olarak mı kutlanacak yoksa “karnaval”laştırılacak mı?..
Türkiye’de kendisini ’sol’da gören herkes için bahar siyaseten 8 Mart’la başlar, 16 Mart, Newroz, Kızıldere üzerinden 1 Mayıs’a bağlanır.
Bunlar içinde 1 Mayıs bir bakıma ‘baharın tacı’dır.
8 saatlik işgünü uğruna mücadele gibi anlamlı bir kavgadan doğmuş olan 1 Mayıs, dünya proletaryası için her zaman öncelikle ‘mücadele’ günü olmuştur. “Birlik” ve “dayanışma” bunun tamamlayıcı ayaklarıdır. 1 Mayıs’ın özünü ve ruhunu -dediğimiz gibi- öncelikle mücadele oluşturur.
Emeğin kurtuluşu uğruna mücadelenin bütün temel stratejik konularında olduğu gibi 1 Mayıs konusunda da proleter devrimcilikle burjuvazinin sınıf hareketi içindeki uzantıları olan oportünizm ve reformizmin her türü arasındaki ayrım noktasını da bu öze sadakat ya da onu sulandırma yönündeki ısrar oluşturur.
Proletarya devrimciliği, 1 Mayıs’ı bir kavga günü olarak ruhuna uygun bir biçimde kutlamayı esas alır. Koşulları ve dengeleri bu yönde zorlar. Burjuvazinin kendisini hapsetmeye çalıştığı sınırları ve yasakları bu yüzden umursamaz, onları geçersizleştirmenin yol ve yöntemlerini arar.
Buna karşın, işçi sınıfının teorisini olduğu kadar pratiğini de iğdiş ederek onu burjuvazi açısından kabul edilebilir “makul” sınırlar içine hapsetmeyi esas alan reformizm ve revizyonizm ise 1 Mayıs’ı “karnaval”a çevirmek için elinden geleni yapar.
Proletaryanın ölümsüz önderlerinden Engels de Lenin de 1 Mayıs’ı, işçi sınıfıyla sınıf düşmanı burjuvazinin birbirlerini yokladıkları, güçlerinin durumunu ve kavgaya hazırlık düzeylerini karşılıklı ölçtükleri bir gün olarak tanımlar.
2016 1 Mayıs’ı, bu güç yoklaması yönüyle özel bir anlam kazanmış durumda. Kürt illerinde düpedüz bir iç savaş yaşanıyor. Her biri birbirinden daha ağır ve alçakça insanlık suçlarına hedef olan Kürt kardeşlerimiz aylardır haklı olarak soruyorlar “Batı nerede?..” diye. Batıda bunun tamamlayıcı ayaklarını ise faşist devlet terörü ve keyfiliğin azgınlaşması yanında mafya çetelerinin, devlet tarafından örgütlenen linç güruhlarının giderek daha küstah ve pervasız bir hal alan tehdit ve gözdağı eylemleri oluşturuyor. Öte yandan burjuvazi, sınıfın elde avuçta kalmış son hak kırıntılarına karşı da açgözlü yeni saldırılar hazırlığında. Kiralık işçilik adı altında yeni kölelik yasalaştırılırken kıdem tazminatı hakkı gibi sınırlı bir güvence dahi ortadan kaldırılmak isteniyor.
Bu koşullarda, sınıfın ve emeğin kurtuluşundan yana olduğunu iddia eden güçlerin burjuvazi ve faşizmin karşısına her zamankinden daha net, daha kararlı ve daha militan bir tutumla çıkmalarının önemi ve zorunluluğu açık ve ortada değil mi?..
1 Mayıs, eğer ruhuna ve anlamına uygun olarak kutlanacaksa bu koşullarda onun mücadeleci yönünün altını kalınca çizmenin dışında bir yol düşünülebilir mi?..
Bunu her yıl olduğu gibi bu yıl da düşünenler var! Bunlar tescilli kavga ve 1 Mayıs kaçakları zaten. Taksim’in zorlandığı yıllarda bunların gezmedikleri meydan, Türk- İş dahil arkasına takılmadıkları kuyruk kalmadı.
Barış isteyen akademisyenlere dahi yapmadığı alçaklık kalmayan faşist devlet terörünün azgınlığı karşısında yılgınlığa kapılmış kesimler içinden bu kavga kaçaklığına omuz verecek başkalarının çıkması olasılığı da yüksek.
Ancak tarihin önümüze koyduğu soru şu:
2016 1 Mayısı, 1 Mayıs’ın devrimci ruhuna uygun olarak mı kutlanacak yoksa oportünist tabansızlığın kuyruğundan gidilerek farklı bir biçimde “karnaval”laştırılacak mı?..
Bu soruya verilecek yanıt, sınıf mücadelesinin 1 Mayıs’tan sonraki gelişimi açısından da belirleyici olacaktır. Dolayısıyla tarihin önümüze koyduğu direniş mi teslimiyet mi sorusu sadece 1 Mayıs’la sınırlı bir soru olarak görülmemelidir. Bir dönemin karakteri, bu sorulara verilen yanıtlara göre şekillenecektir.
Bu tarihsel sorumlulukla hareket edilmelidir!..
[Alınteri'nin 1 Nisan 2016 tarihli 22. sayısının başyazısıdır]