Pazartesi, 13 Kasım 2006 (19 yıl 11 ay önce)
Kendilerine biçilen rolü kabul etmeyen kadınlar, yaşadıkları toplumsal yapıya ve değerler sistemine ve tabii ki bunu belirleyen üretim ilişkilerine, kendilerinin de var olduğunu haykırdılar.
“Haykırdılar” diyorum çünkü birçoğu; toplumsal bir lincin ortasında yalnızlaştırıldı ve üretimlerinin ve kendilerinin afaroz edildiğini görerek ayrıldılar bu dünyadan. Sonradan itibarları iade edilmek üzere!..
“Kadına kadınsı tavır yakışır”
Kadın ressamlar, müzisyenler, heykeltıraşlar uzun süre kitaplara konulmadı, çoğu ne sanatın ne de bilimin kapısından içeri girebildi.
Felix Mendelsson-Bartholdy’nin babası Abraham Mend Felix,
"Müzik çalışmaların konusunda bana yazdıkların, kardeşin Felix’in çalışmaları hakkında düşündüklerin… bunların hepsi güzel şeyler. Müzik kardeşin için belki bir meslek olacak, fakat senin için bir süsten öteye gidemeyecek. Bu anlayışla hareket et. Kadınlara sadece kadınsı bir tavır yakışır" diye yazmıştı.
Bu satırlar, babası tarafından kardeşinden 4 yaş büyük olan, o zamana kadar 450 besteye imza atmış olan Fanny Mendelssohn-Bartholdy’ye hitaben yazılmış.
Dönem, bundan pek farklı olmayan ilişkilerin ve bunun neticesindeki düşünüşün hakim olduğu dönem. Kadınlar kadınsı tavırları bilmeliydiler ve ataerkil sistemin dünyasına böyle pervasızca girmemeliydiler!
Rüzgara karşı yürümek
Zamanın Fransa’sı, kadınların kendi rollerini “layıkıyla oynadıkları” çağ. Kadınsı, bir süs gibi taşıdıkları yetenekleriyle isimsiz kadınlar…
Camille Claudel; 8 Aralık
1864’te
Fransa’da doğmuş, çocukluğu küçük taşra kasabasında toprakla haşır neşir geçmiş, henüz 13 yaşındayken geleceğini oynadığı oyunla belirlemeye başlamış, tehlikeli sınırlara doğru yol almış bir kız çocuğuydu: Taşa ruh vermek… Küçük Claudel, heykeltıraş olacaktı…
Bu yaşlarda Bismarck, Napolyon 1 ve “David ve Goliath” heykellerini yaparak herkesi şaşırtırken kararlığını da gösterir. Ama bunun bir çocukluk hevesi olduğunu düşünen ailesi ise, Camille’de ki tutkuyu ve bu tutkunun bir gün hayatının uzun yıllarına mal olabileceğini tahmin dahi edemezlerdi.
Bir anne; bir çok kadının cesaret etmediği bir alan olan sanatta kendini ifade etmek isteyen bir kadına, ünlü bir yazar ve başarılı bir diplomatın annesi; ailenin “siyah civcivi” bir kızın annesi, oğluna ne kadar destek oluyorsa kızına da o kadar köstek olacaktı. Annesi ile hiçbir zaman anlaşamazlar zaten.
Ve bir kız kardeş, sonuna kadar Camille’e karşı olan. Camille daha baştan engellere karşı savaşmaya başlıyor.
Ailede tek ayrık otu vardır o dönem, babası… Diğerlerinden farklı yaklaşan, kızına olan inancıyla onun heykele olan tutkusunu ve aşkını bilen ve bunun için yaşadığı sürece desteğini esirgemeyen, bunun için Camille’in iyi bir eğitim alması sağlamak için ailesini alıp Paris’e yerleşmeye karar veren.
Ve Rodin…

Böylece
1881 yılında
Paris’e yerleşen Camille, burada kız öğrenci kabul eden az sayıdaki akademiden birine,
Colarossi Akademisi’ne yazılır. Üç arkadaşıyla birlikte bir stüdyo kiralayan Camille, bir süre sonra dönemin iyi heykeltıraşlarından
Rodin’in öğrencisi olur. Bu tanışma ikisinin de hayatlarında dönüm noktasıdır aynı zamanda.
Camille’nin heykele getirdiği hareket, o gün için -ve hala- bir devrim niteliği taşımaktaydı. Ve bilinen, Rodin’in altın çağının da bu ilişki ile birlikte doruğa çıkmasıydı.
Rodin’in Camille üzerinde ne kadar etkisi ve emeği varsa, Camille’nin de Rodin’nin sanatına getirdiği “
Camille dönemi” gibi iddialı bir başlıkla tanımlanabilecek kadar etkisi olmuştur. Camille artık öğrencilikten çıkmış, öğretmeni için bir rakip olacak düzeye gelmiştir çoktan. Ayrıca yaşadıkları öğrenci-öğretmen ilişkisi de, ikili arasında ki girift aşk ilişkisiyle doruğa çıkmıştır. 1890’lara gelindiğinde Camille, artık yeteneğiyle nam salmış olan ve sanat çevreleri tarafından saygı gören bir sanatçıdır. Artık özgürlüğünü kazanmanın ve Rodin’in etkisinden kurtulmanın mücadelesini verir. İlişkiyi daha fazla sürdüremez de. Çünkü bu ilişkinin niteliği ve gidişatı, Camille’in bağımsız ve güçlü kişiliğine çok uyan bir durum değildir.
Bu dönemden sonra yaptığı heykeller, Camille’nin en karakteristik ve en güçlü eserleridir. Camille, “Vals”, “Clotho”, “Olgunluk Çağı”, “Kayıp Tanrı”, “Geveze kadınlar”, “Sakuntala” gibi en önemli heykellerini, Rodin’le yaşadığı kavgalar ve ayrılıklardan sonra yapar.
Ve yıl
1898’de, artık bir yol ayrımına gelir Camille. Tek başına devam etmesi gerekmektedir. Rodin’siz ve sevgisiz… Çok kolay bir ayrılık olmaz bu, Camille için hayatının en acı ve özlem dolu dönemi başlar.
Herkes için “fazla”…
Camille,
“Akıl sağlığını da yitirdi” savıyla en sevdiği kardeşi olan yazar Paul Claudel, Rodin ve tabii ki annesi tarafından
1913 yılında, 49 yaşındayken, ölümüne kadar bir daha oradan çıkmamak üzere hastaneye yatırılır.
Çünkü Camilla, ailesi için fazla özgür, fazla başına buyruk, ve bundan da öte, kabına sığmayan bir “asi”ydi. Rodin içinse tehlikeli bir rakip olmaya başlamıştı. Yaptığı eserlerin bazılarının Camille’e ait olduğu iddiası, sanat çevrelerinde konuşulur olmuştu. Camille onun için ilham kaynağı değil, sanatı üzerinde dolaşan gölgeydi.
Sanat çevreleri içinse Camille sivri dilliydi, fazla konuşuyordu ve fazla doğrucuydu.
Yani Camille herkes için çok “fazla”ydı. Bundan sonra Camille için artık taşlara ruh katmak, yaratmak onları kendi duygu yoğunluğuyla yoğurmak mümkün değildir.
İronik bir şekilde, Camille’in de büyük emeğinin olduğu,
Rodin’in bilinen adıyla “
Düşünen Adam” heykeli, akıl hastanelerinin bahçelerinde bütün ihtişamıyla dururken, Camille bir akıl hastanesinde 30 yılını heykelden uzak, eski sevgilisi ve öğretmeninin yaptığı heykelin gölgesinde geçirir… Hastanede de “kurallar” bozulmaz. Delilere heykel yapmak yasaktır!
“Kendisi olma” kavgası
Camille Claudel,
1943 yılında 79 yaşında ölünceye dek
30 yıl akıl hastanesinde kaldı. Hemen hemen hiç konuşmadı. Nadir dostlarına yazdığı mektuplarda ise bir çığlık yollamaktadır insanlığa ve onun değerlerine:
“Beni buradan çıkarın. Çok üşüyorum!..”
Camille, yaşadıklarını tanımlarken,
"Bu kadar yalnız kalmak için ne yaptım?" diye sormaktadır.
Bu kadar yalnız kalmak için Camille çok şey yapmıştır aslında. En başta bir kadının doğuştan kendisine biçilen rolü reddederek bu yalnızlığın tohumlarını atmıştır.
Kadınlar için lanetlenmiş bir alanda sınırları zorlamış, ve yaşadığı aşkta büyük bir sanatçının gölgesi olmaktansa, direnerek “kendisi olma” kavgasından asla geri adım atmamıştır.
Artık tüm umudunun kırıldığı dönemde,
"Galiba herkes haklı. Bu mutsuz sanat koca sakallıların işi, doğaya onca yakın olan kadınların değil…" dese de…
O kendi yaşadığı dönemin ve geleceğin isyancısı bir kadındı.