Bu toplumdan kaç ‘Boyalı Kuş’ çıkar?

Bu kriz taze bir solukla buluşmadığı oranda dipsiz bir kuyuya dönüşüyor

GÜNCEL
Perşembe, 14 Nisan 2016 (10 yıl 6 ay önce)

Çocuklara dönük cinsel saldırganlığın sarsıcı boyutlara ulaştığı şu günlerde bir çengel gibi zihnimize asılan acıtıcı sorular da birbirine ekleniyor: Neden?.. Eskiden de böyleydi de saklanıyor muydu?.. Şimdi her gelişmenin hızla yayılabildiği iletişim olanakları mı bu karanlık tabloyu açık hale getiriyor? Yoksa bu çürük koku, zamanın ruhuyla ilgili olarak mı bu kadar keskin yayılıyor?..



 



Hayvanlar bile cinsel saldırının hedefi artık! 17 aylık bebek, 2 yaşındaki çocuk… İslami kimliği bir palto gibi giyinen, devletin pekçok olanağıyla ihya edilen bir vakfın yasa dışı evlerinde onlarca erkek çocuk teslim edildikleri öğretmenleri tarafından tecavüze uğrayabiliyor. Zihinsel engelli kız çocukları ve arkadaşları yıllarca babalarının tecavüzüne uğruyor ve anneler kelimelerin kifayetsiz kalacağı bu iğrençliği izleyerek ortak olabiliyor…



 



Biz her defasında böğrümüze yumruk yemiş gibi soluksuz kalırken, “bu ne ki?!” dercesine bir öncekini(leri) aratacak yeni çürüme örnekleri midemizi dışarı çıkarıyor.



 



Ardı ardına dizilen sorular zinciri içinde hepsini birbirine ekleyen bir halkayı yakalamak da yetmiyor. Bu esas halkayı bu denli güçlü kılan diğer etmenleri aramak zorunda kalıyorsunuz.



 



Esas halka, neoliberal kapitalist barbarlığın tahayyül ettiği bir toplum yaratmaya doğru gidecek kadar engelsizce yürüdüğü son on yıllar. Tüketim çılgınlığı, sapkınlık ve hazcılığın doğallaşması, insana dair tüm duygu ve evrensel değerlerin yapaylaşması, toplumsal yabancılaşmanın dip noktalara ulaşması…



 



Peki bunu zembereğinden boşalmışçasına dizginsizleştiren ne? Yine “bu çürümüş sistemin yapısı” demek kolay. Ki öyle de… Savaş, ırkçılık, kölece çalışma koşulları, yokluk ve yoksunluklar içiçe geçerek devasa bir toplumsal kriz yaratmıyor mu? Yaratıyor!..



 



Bu kriz taze bir solukla buluşmadığı oranda dipsiz bir kuyuya dönüşmüyor mu? Dönüşüyor!..



 



Ama başka bir şey daha var, tabloyu ağırlaştıran: Sadece Karaman’daki Ensar Vakfı’nda yaşanan iğrençlikler ve bunlara karşı devletlülerin aldıkları tutum bile size de çok şey anlatmıyor mu?..



 



Kürdistan’da terörü dizginsizleştirip ölülere bile işkence yapılmasını meşrulaştıran, cenazeleri sokak ortalarında hayvanlara parçalatan, insanları diri diri yakan, kadın iç çamaşırlarıyla bile sapıkça ilişki kuran kiralık katiller sürüsünün nasıl bir haleti ruhiyesi olduğunu hiç düşündünüz mü?..



 



Bu sapkınlığın devletlüler tarafından nasıl kollanıp, pamuklara sarıldığını.. Ethem’in katili Şahbaz’ın bile bu katiller sürüsüne cesaret vermek için korsan bir şekilde salıverildiğini…



 



İşte bu faşist mantık kendisine uygun bir toplumsal doku arar, onu yaratmak için didinir, onun hafızasındaki tüm gerici-arkaik birikimi kaşımaz sadece, sular ve gübreler diye düşünmemek mümkün mü?..



 



Tüm bu vahşeti, ırkçı-şoven sarhoşluk içinde huşuyla seyredebilecek kadar insanlıktan çıkmış bir toplum için ne gerekiyorsa yapar. Ve böyle bir toplum için hiçbir kırmızı çizgi kalmaz! İnsanlığın yazılı olmayan tüm kadim yasalarını gözünü kırpmadan çiğner geçer.



Zaten bilumum devlet zevatının Ensar Vakfı’ndaki sapıklığı perdelemek için didinip durması, dahası bu sapıklığı bile doğallaştırması bundan değil mi?..



 



Faşizm, tüm iğrençliklerini sorgusuzca izleyecek hatta giderek zevk alacak bir toplum yaratmak ister. Çünkü öyle bir toplumla soluk alıp verebilir. AKP gibi dini sonuna kadar siyasallaştırıp her türlü saldırganlığın kılıfı olarak kullanan bir güç eliyle yapıldığında bu, tablo bugün karşılaştığımız tablo olur.



 



Bugünleri yaşarken insanın aklına Jerzy Kosinski'nin 1965 yılında yazdığı ve 2. Dünya Savaşı'nı bir çocuğun gözünden anlatan romanı “Boyalı Kuş” geliyor.



 



O romanı okuduğunuzda, savaş ve faşizmin yarattığı toplumsal yıkım ve çürümenin insanın üzerine bir karabasan gibi çöktüğünü hissedersiniz. Faşizmin, dogmaları, gerici değerleri, batıl inançları sömürerek evrensel erdemlerle buluşamamış bir toplumla nasıl bütünleştiğini ve o toplumun karanlık yüzünü nasıl zifiri bir boğuntuya dönüştürdüğünü görürsünüz. Çocuk tacizlerinin, ensestin, her türlü ahlaksızlığın doğal karşılandığı ama Çingene ya da Yahudi olmanın o hurafelerle de birleşerek şeytanla özdeşleştirildiği bir toplumdur bu…



 



“Havuz medyasının” haber ve yorumları, nasıl bir toplumsal dokuya seslenildiğini olduğu kadar aslında nasıl bir toplumsal doku tahayyülünün de turnusoludur: Boyalı Kuş’taki gibi bir toplum istiyor onlar. En son A Haber denilen çamur deryasının bir tetikçisinin Alman kanalı ZDF’ye vermeye çalıştığı akıl almaz “ders” bile acı acı gülümsetiyor insanı. Demek bu kadar salakça kurguları bile yutacak kadar alıklaşmış bir kitle var diye düşündürüyor. Çimdikleyen bir etki yaratıyor, hatta tırmalıyor zihninizi.



 



Sadece son bir ayda olup bitenleri bir araya getirerek düşünün: Bir yanımızda Kürdün paramparça edilen bedeni, bir yanımızda bu olup bitenleri sessizce izlerken aslında kendisi de içten içe çürüyen/çürütülen bir toplum…



 



Kapitalizmin çürümüş sureti, dinci gerici-faşist şartlanma ve dogmalarla da birleşerek nasıl bir toplumsal surete dönüşüyor, düşündünüz mü?..



 



Açlık, sefalet, işsizlik, yoksunluk kol gezerken buradan bir çıkış yapamayan, giderek bu duruma alışıp şükretmeyi refleks haline getiren bir toplum, tarihsel hafızasındaki tüm kötülüklerle de barışık yaşar, hatta onları yeniden üretir. Biz şimdi böyle bir etabındayız tarihin…



 



Ya barbarlık içinde çöküş ya sosyalizmdir bu etabın adı. Bunun sancılarını, gerilimini ve çıkardığı sorumlulukların basıncını hissetmeyen bir komünistlik-devrimcilik hatta demokratlık olabilir mi?..



 



Temel soru budur sanırız…



 



[Alınteri'nin baskıya hazırlanmakta olan 23. sayısından alınmıştır]